ÖZET

 Yakup Kadri Karaosmanoğlu yeterince iyi bilinen meşhur yazarlardan birisidir. Modern Türk yazarlığında birçok eserleri yayımlanmış ve ilgi ile okunulmuştur. Uzun ve kısa hikayeleri ile de bilinen yazar, hikayelerini yaşadığı İstanbul’da yazar. Hikayelerinin çoğu Milli Mücadele yıllarını anlatırken diğer bir kısmı ise psikolojik ve sıradan insanların hayatlarını anlatmaktadır. Onun yazdığı hikayeler kimseyle karşılaştırılmayarak kişileri objektif yollarla oluşturmuştur. Yakup Kadri’nin edebi muhite adım atması II. Meşrutiyet dönemine denk gelmektedir. Eserlerinde sayısız konulara yer vermiştir. Birçok eleştirmen ve edebi tarihçiler onun romanlarının öykülerine göre daha yetkin ve fazla olduğunu ifade etmişlerdir. 

Anahtar kelimeler: Roman, hikaye, özet, eser, yazar.

Abstract

 Yakup Kadri Karaosmanoğlu is one of the famous writers who are well known enough. In modern Turkish writing, his works will be published and will be read with interest. The writer, who is also known for his long and short stories, writes his stories in Istanbul, where he lives. While most of his stories tell the years of the National Struggle, another part tells about the lives of psychological and ordinary people. His stories have created people who cannot be compared with anyone in objective ways. The step of Yakup Kadri to the literary neighborhood II. It corresponds to the constitutional period. He has included numerous topics in his works. Many critics and literary historians have stated that his novels are more competent and more than stories.

Keywords: Novel, story, abstract, work, writer.

GİRİŞ

 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1947’de “Ondört yaşında bir adam” öyküsünü kaleme almıştır. Bu öykü veya diğer kaleme aldıkları eserlerden bazılarının veya çoğusunun II. Meşrutiyet yıllarından etkilenerek kaleme alması dikkat çekicidir. O dönemin zorlu hayatını, çocuklar üzerinde olan etkisini ve bu bakış ile hazırladığı eserler üzerinde etkisini görmekteyiz. Ömer Seyfeddin, Memduh Şevket ve Refik Halit gibi yazarlarla aynı dönemi paylaşıp ve aynı devir içinde öykü yazmalarına mukabil Yakup Kadri’nin, hikayeci yönüne göre daha geride kaldığı bilinmektedir. Tabi her yazarın eserlerinde etki eden bir hayat şartı, çevresi, yaşadığı toplum ve başka ögelerin etkisinin olduğunu unutmamak lazım ki eserlerini incelerken bunları göz önüne almak gerekir. Tabi bunların yanında dönemin edebiyat ve sanat anlayışı da etkili bir yere sahiptir. II. Meşrutiyet dönemine denk gelen şairin eserlerinde o sancılı ve sıkıntılı dönemlerin oluşumunu ve gelişmelerini görebiliriz. Bu dönemlerde milli bilinci uyandırmak ve halka umut verme noktasında önemli bir yere sahiptir. Bu süre zarfında düşmanların, ekonomik sıkıntıların ve savaşın toplum üzerindeki etkilerine bu dönem şairleri fazlasıyla yer vermişlerdir. 

Bütün bu bilgiler ışığında bu öykü hakkında incelememize geçmeden önce hikaye hakkında kısa bir bilgi vermek yorumlarımıza katkı sağlayacaktır. 

Hikaye bir arabanın nereye gittiği belli olmayan yol üzerinde geçmektedir. İlk konuşmalar arabanın içindeki adam ve arabacı arasında geçmektedir. Arabacı nereye gideceğini bilmediği için sürekli olarak adama sormaktadır. Adam da bu sorgulara sinirlenerek, “Sen nasıl bir arabacısın ki yolu bilmiyorsun?” diye çıkışır. O da “Yol yok ki bileyim” diye karşılık veriyor. Gerçekten de yol olmadığının haklı sebebini düşünüyor. Yolun nereye gideceği bir araba eşliğinde oluyor ki genellikle bu yol da tarlaya çıkıyor. Sabahtan beri arabasınının sarsılarak ilerlemesi zorlu bir yolculuk meydana getiriyor. Şafakla beraber yola çıktıklarını ancak akşam olduğunu ve hala kasabaya ulaşamadıkları anlatılır. Halen daha nasıl ve nereye gideceklerini bilmedikleri için kime soracaklarını düşünüyorlar fakat bir çare bulamıyorlardı. Sonunda arabanın istikametinde bir çocuğun gittikleri yola doğru yürüğünü görürler. Ve seslenirler yol bulmak amacı ile. Sekiz on yaşlarında cılız bir oğlan çocuğudur. Ağır bir çuval yüklenmiş, papuçları ellerinde ilerliyordu. Arabacı şehir yolunun nerede olduğunu sorunca çocuk eliyle işaret ederek ; “İşte oradadır, ben de oraya gidiyorum.” diyerek devam etti. “Öyleyse birlikte gidelim” dedi adam. Çocuk kabul ederek arabaya bindi. Bu haliyle hayli saygılı ve terbiyeli görünüyordu. Tıpkı büyük adam gibi bakışları vardır ki Anadolu çocuklarında sık rastlanan bir bakıştır. Bunlar hayatı erkenden yaşayan ve oyun zamanı olmayan küçük adamlar gibidirler. Adam yaşını,hangi köyden olduğunu, şehre neden gittiğini sordu. O da cevap vererek kuruyemişleri şehirde satmak için yola çıktığını anlatır. Adam yolunun uzunluğunu öğrenince çocuğun nasıl yorulmadığına şaşırmaktadır. Çocuk ise her zamanki işleri olduğunu ve yorulmadığını anlattı. Sattığı şeyler ile ev ihtiyacını gidermek ve anne, ablasına bakmak zorundadır. “Baban yok mu?” diyince başıyla yok işareti yaptı ve babasının hikayesini anlattı. Seferde askere gitti fakat künyesi geldi(öldü). Annesinin ayaklarının raharsız olmasından dolayı her işi kendinin yaptığını ablasının sadece su getirdiğini anlatır. Ablasının gelin gideceğini de anlatır. Adam “Sen de nişanlansana, eşin sana yardım eder” diyince çocuk; “Nişanlandım fakat olmadı. Kızın başına kaza geldi, düşman köyden çıkarken.” Ne kazası olduğunu adam sordu. “Gözümün önünde ona dokundular ve ben hiçbir şey yapamadım. Bunu yapanların arkasından gitmeye çalıştım fakat annem sana da kıyarlar diyince yerimde kaldım.” 

“Hayatın en mühim hadiseleri ile boğuşmuş bu yavrunun karşısında kendimi hiçbir şey bilmeyen, anlamayan, ve korkunç bir masal dinliyor gibi durmuş dinliyordum. Ben artık bu olaydan sonra otuzdört yaşında toy bir çocuktum.” diyerek hikaye son bulur. 

Reşat Nuri Güntekin’in “Kirazlar” Adlı Hikâye İncelemesi

Hikayeyi dinlediğimde aynı kurguya sahip bir diğer hikaye olan Peyami Safa’nın “Anadolu’da bir gece” hikayesi ile anmak yerinde olacaktır. Bu hikayede de küçük bir çocuğun at arabası ile yolculuğu anlatılır. Her iki hikayede de önemli karakterler çocuklardır. Ve Yakup Kadri’nin deyişiyle bu çocuklar, çocukluklarını yaşamadan ‘adam’ rolünü üstlenmişlerdir. Yakup Kadri bu hikayesinde çocuğun ile nişanlısı arasında geçen olayı trajedik bir şekilde anlatması bana da tesir etti. Ve her iki hikayede de Anadolu gerçeği ve erkek olmak temi üzerinde durularak karakterler üzerine yansıtılmıştır. Her iki çocuğun da aileye bakma yükümlülükleri ve hayat zorlukları üzerinde durulmuştur. Çocuğun babasının seferde ölümü Milli Mücadele zamanına denk gelmektedir diyebiliriz. Yerel ağız özelliklerinin bulunması dikkatimi çekti ve hoşuma gitti. Bu hikaye gerçek bir olaya dayanmaktadır. Milli Mücadele zamanlarını anlatması savaş zamanında olduğunu göstermez. 

İncelemelerimin neticesinde sade bir dil ve samimi bir konuşmanın olması dikkatimi çekti. Sorulan sorulara verilen cevapların aslında sanki küçük bir çocuğa ait değil de kocaman yürekli bir adama aitti. O küçük çocuk hayatın birçok zorluğu, engeli ve trajedi unsurlarına rağmen hayatta kalma mücadelesini çok iyi bir şekilde yansıtmıştır. O küçücük omuzlarında babasının vefatından sonra anne ve ablasına bakma sorumluluğunu aldığı ve bundan hiçbir zaman yorulmadığını ifade etmektedir. Bazen insanlar yaşı kaç olursa olsun hiçbir sorumluluk altına girmeyerek hayatın getirdiği engebelerden kaçarak aslında çıkış yolu sandığı boş bir araziye ulaşma gayesindedirler. Şu küçük çocuğu göz önüne alırsak birçok insanın yapmadığı veya yapamadığı her zorlukta yere düşüp kalkmaya gayret etmediği, çaba harcamadığı yolda o küçücük bedeni ile hayata tırnakları ile tutunması zor bir durumdur . Ve hiç kimse bu çocuğun yaşadığı şeyin bu değil de tamamen çocuk olmanın gerektirdiği güzellikleri yaşamasını isterler. Onun çocukluk hayatını yaşaması gerektiğini fakat hayatın ona sunduğu olumsuz imkanlar neticesinde belki de hiç istemediği bir hayat tarzına bürünmektedir. Şimdiki çocukları göz önünde bulundurursak eğer “Acaba onlar bu zorlu hayatı yaşasalardı ne yaparlardı? “Sorusu da aklıma takılmadı değil. Sonuçta verilen bir ömür ve kaybedilen çocukluğu vardır. Bu çocuğun belki de bu hayatta kendi için çocukluğunu doya doya yaşaması hep içinde ukte olarak kalır bence. Geri dönüp çocukluğuna baktığında zihninde hep yaşadıkları zorlu hayatın ona getirdikleri ve götürdükleri hep olacaktır, içinde bir yara olarak. Belki yıllar sonra bile olsa bedenen büyüse bile o içindeki çocuk ve çocukluk özlemi bir köşede duracaktır, ağlarını örecektir. Aslında hayatın acımasız olduğunu gördüm bu hikayede. Tabi yaşanılan ortam ve dönem belki yaşanılması gereken savaş onun verdiği etkenler, yoksulluk birçok insanları kaybedip onların çocuklarına kaldıramayacağı veya kaldırabilecekleri yükleri bırakıp gitmek, istenmeyen bir durum olmaktadır. Babası böyle bir olay yaşanmasını istemese de hayatın önlerine sunduğu yaşam onları bu hale getirecektir. Ve bu yaşamda da acı çekerek hayat sürenler daima var olacaktır. Ve bunlar muhakkak ya ilk çocuk olan evin büyüğü -kız ya da erkek fark etmez- ya da evin tek erkeği olan -küçük ya da büyük olan- evin bireyidir. Küçük yaşta alınan bu sorumluluk aslında onun her şeye yetişebileceğini; annesinin, ablasının yapabileceği işleri ve onları hep memnun etme çabasında olacak ve onlar için hayatını feda edecektir ki bu hikayede sonunu bilmesekte böyle yorumlamak mümkündür.

Ahmed Mithat Efendi’nin “İstanbul’da Bir Don Kişot” Adlı Hikâyesi Üzerine Bir İnceleme

SONUÇ

Yakup Kadri’nin bu hikayesi gerçekten hem etkileyici hem de akıcı bir dil kullanması onun üslubunun bir özelliğidir. Sanki birçoğumuzun hayat hikayesini biliyor da onu yazıyormuş diye düşündürüyor ki olması ihtimali çok yüksek. Bizim bilmediğimiz belki birçok hayatın da bu şekilde olduğunu gözler önüne sermektedir. Yıllar sonra okuyup, dinleyip etkilenebiliyorsak ve hayatımızın içinden ona ait parçalar bulabiliyorsak bu hikayenin gerçekçi ve samimi olduğunu gösterir. Yakup Kadri de bunu ustalıkla yapmış ve bize sergilemiştir. Zannımca Yakup Kadri bu hikayesi ile hayatın olumlu yanlarının yanında bazı hayat şartları ile mücadele eden hayatları gözler önüne serer ki, serdiği kahramanlar da hiçbir zaman şikayet etmezler. Bu yönüyle sandıkta kalmış, gün yüzüne çıkmamış hikayeleri anlatarak acının da var olduğunu, insanların bu acılar ile nasıl yoğrulduğunu, güçlü olduğunu sergilemektedir. Ve bunu da ustalıkla eserlerine yansıtmaktadır. 

KAYNAKÇA

  • IŞIKAY, Ömrüm, “Anadolu’da Bir Gece İle Ondört Yaşında Bir Adam” Hikayelerinin Mukayeseli İncelenmesi Ve Peyami Safa’nın Hikayeciliği Üzerine Birkaç Söz.”, Manisa 2012: 87.
  • UÇ, Himmet. “Yakup Kadri’nin Hikayeleri.” İlmî Araştırmalar : Dil, Edebiyat, Tarih İncelemeleri, 19 (2005): 149-163.