ÖZET

 Reşat Nuri Güntekin’in akıcı, anlaşılır bir dille yazılan romanlarının yanısıra öykü alanında verdiği eserlerinde de sevecenlik dikkatimizi çekmektedir. Ağır duygusal romanlarının yanısıra toplumsal konularda yazılan romanları ile de dikkat çekmektedir. Fakat aynı şeyi öyküleri için söylemek mümkün değildir. Öykülerini daha açık seçik bir şekilde yazmış ve karmaşaya, dengesizliğe yer vermemiştir diyebiliriz. Reşat Nuri’nin romanları öykülerine göre daha fazladır. Ve romanlarında toplumsal olaylara daha fazla değinmiştir. Ve belki de Reşat Nuri Güntekin, romanlarında yer verdiği toplumsal sorunların aksine daha insancıl, sevecen, sıcakkanlı karakterler ile öykü alanında da bu sorunlarla baş etme yoluna gitmiştir. Gerek dönem İmparatorluğu olsun gerekse savaşlar yazarı o durumdan az da olsa soyutlayıp daha çok okuyucuyu sevecenliğe yöneltmiştir diyebiliriz.

Anahtar kelimeler: Sevecenlik, roman, öykü, dil, toplumsal, savaş.

Abstract

 In addition to the novels written by Reşat Nuri Güntekin in a fluent and understandable language, loveliness draws our attention. In addition to his heavy emotional novels, he draws attention with his novels written on social issues. But it is not possible to say the same for their stories. We can say that he wrote his stories more clearly and did not include confusion and imbalance. Reşat Nuri’s novels are more than their stories. And in his novels he touched on social events more. And perhaps Reşat Nuri Güntekin, in contrast to the social problems in his novels, has gone on to deal with these problems in the story area with more humane, loving and friendly characters. We can say that both the Empire of the period and the wars have abstracted the writer even less than that and directed more readers to loveliness. 

Keywords: Affectionality, novel, story, language, social, war.

GİRİŞ

 Milli Edebiyatın önemli yazarlarından biri olan Reşat Nuri Güntekin, o dönemin yazarları gibi daha çok toplumsal sorunlar ve ulusal değerler üzerinde durmuştur. Sade bir Türkçe ile eserlerini meydana getirmiştir. Anadolu’nun iç sıkıntılarını, dertlerini ve inançlarını eserlerine de yansıtan bir yazardır. Onun hikayeciliğini anlattığımızda sadece “sevecenliği” ile yer edinmiştir demek yerinde olacaktır. Çalakalem yazdığı öyküleri de vardır fakat daha çok kendi benimsediği ahlak anlayışı (sevecenlik, dürüstlük, alçakgönüllülük vs.) ile ilerme yoluna gitmiştir. 

Yazarın romanları öykülerine göre daha fazladır. Ve romanlarında ele aldığı toplumsal sorunlar, duygusal ilişkiler ile iç içedir fakat aynı durumu öyküleri için söylemek mümkün değildir. Ama usta işi öykülerde unutulmaz inceliklere, duygusal doruklara, öykü sanatını zenginleştiren özelliklere rastladığımızı da belirtmeliyiz. (İleri, Reşat Nuri Güntekin, 76) Yani onun romanları toplumun genel akışı ile yoğrulurken, öyküleri de o dönemin genel beğeni ve akımlara bağlı olarak ele alınmıştır.  

Yazarın edebi kişiliğine  kısa bir değinmeden sonra asıl konumuz olan “Kirazlar” adlı hikaye incelemesine geçmeden önce hikaye’nin özetini vermek, sunacağımız yorumlara katkı sağlayacaktır.

 5-6 dönümlük bahçe içinde eski bir ev vardır. Buranın panjurları kapalıdır ve ihtiyar karı koca yaşar. Çarşıya giden ihtiyar hizmetçiden başka kimseleri yoktur. Kimseyle görüşmezler fakat herkes bu ihtiyarları tanır. Komşularından biri “Onlar Rumeli muhacirlerindendir. Dünya kadar paraları vardır fakat cimridirler.Çocukları da yoktur. Bahçeleri kiraz ağaçları ile doludur.” Mahalle külhanbeyleri kiraz çalma yolunu düşünürler. Apartman kiracısı ise parayı topladığında onların her zaman ağlamasına şaşırır ve ne kadar para düşkünü! olduğunu düşünür. Kiraz mevsimi geldi ve kirazlar pazara gitti. Bu arada bir doktoru yaşlı adamın rahatsızlığı için yanlarına çağırdılar. İmam ise doktora bu insanların yağlı müşteri olduğunu, ne kadar para alırsa o kadar karı olacağını söyledi. Fakirlere, mahalleye de faydası olur bu ihtiyarların diye de ekledi. İhtiyarın hastalığı basit bir nezleydi. Doktor hastayı muayene etti fakat kadın, o arada kocasına ilaç vermemesini çünkü içmeyeceğini söyledi. Tabi doktor bunu ilaç parası vermemek! için olacağını düşündü. İhtiyar adam “Çekmecede para var, ordan alırsın” dediğinde garip geldi bu söz bana, çünkü hem paralarına bağlı olmaları hem de istediğin kadar al demesi tuhaflıktı. Tekrar gittiğimde ihtiyar kadın artık daha iyiydi. Onunla sohbet etmeye başladık. İki çocuğumu kemik ve beyin vereminden kaybettiğimi söyledim. “Yavrumu kazayla merdivenlerden düşürmüşler” dediğimde ikisi de garip bir hale girdiler ve ağlamaya başladılar. “Demekki senin de yüreğini yaktı bu hastalık” deyip anlatmaya başladı: “Biz de zamanında zengindik, oğul, kız ve torunlarımız vardı. Balkan Muharebesinde kimi öldü kimi de kayboldu. Biz de Zehra isimli torunumuzla İstanbul’a geldik. Memlekette o kadar paramız varken burada parasız kaldık. İhtiyar çalışamazdı, tanıdıklar yardım ederdi. Yedi sekiz sene evvel bir eve gittik ve odasına sığındık. Bir bahar günü bahçenin önünden geçiyorduk ve Zehra bahçede olan kirazları görünce çok istedi fakat bahçe sahibi bizi duymadı. Geri döndüğümüzde eşim ve Zehra ağlamaya başladılar. Birkaç gün sonra göçmen çocuklar Zehra’yı kandırdılar. Kiraz hırsızlığına başladılar ve bahçıvan sopası ile onları kovaladı. Zehra da acemi olduğu için bahçıvan bağırdığında ağaçtan atlayınca başını taşa çarpmış. Eve getirdiklerinde doktor beyin veremi olduğunu söyledi. Birkaç gün sonra da Zehra öldü. İki ihtiyar tek kaldık. Bir iki sene sonra memleketteki mallarımızdan bir kısmını tekrar verdiler ve zengin olduk. Ama artık parayı ne yapalım? Apartman kirasını getirdikleri zaman ikimiz de ağlamaya başlarız. Bu parayı sarf edecek kimimiz var ki ? Sanıyoruz ki Zehra bu kiraz ağacının altında gömülüdür. Kiraz mevsimi gelince bir kaza olur düşüncesi ile karı koca bekçilik ederiz. Ağaçlara kimseyi yanaştırmayız. Bu kirazlardan bir tanesini yemek istemeyiz. Zehra onlardan bir tanesi için ağlayıp ölmüştü. Kirazlar olduğu zaman onları arabaya doldurup mezarlığa götürürüz. Zehra’nın ruhu için, onları parayla kiraz alamayan fukara çocuklarına sepet sepet üleştiririz. “ (Reşat Nuri Güntekin, kirazlar)

 Hikayeyi incelediğimiz zaman, Reşat Nuri Güntekin’in üslubunu ve edebi kişiliğini göz önüne aldığımızda onun hem sade bir dille hem de sevecen bir tavrı ile yazması dikkat çekmiştir. Bu sevecen tavrı ile okurlara yaklaşmasını, yaşadığı dönemi, yıkılmakta olan imparatorluğu ve savaşları göz önüne almak gerekir. Sonuçta bu gibi durumlarda insanların bezgin ve umutsuz davranışlarına tek güzel gelecek şeyin ancak samimilik ve sevecenlik olduğu göstermek istemiştir bence. Yazar bu başarılı öyküsünde öncelikle konuya önem vermiştir. Bu konuyu da “önyargı” adı altında işlemiştir diyebiliriz. Trajik yaşanan bir olayın neticesinde gerçeklerin ortaya çıktığındaki insanların tavrı gözümüzün önüne gelebilir az çok. Ki hepimiz de zaman zaman böyle olaylar yaşamış ya da görmüşüzdür. Olayın yanlış anlaşılan asıl sebebi de vardır aslında. Ve gerçek sanki o önyargının etrafını sarar da bir türlü kendisini ortaya çıkarmaz. İşte bu çarpıtılan gerçekliği de Reşat Nuri Güntekin bu öyküsünde tekrar yörüngesine oturtmayı başarmıştır. Hikayeyi ilk okuduğumda ben de o yaşlılar hakkında önyargı sahibiydim. Yani iyilik ve insanlar ile yardımlaşma, dayanışma veya sevgi gibi temel değerlerimizin olmaması üzüntü verici gibi geldi. Mesela kirazlarını çocuklara vermemeleri kötü bir durum gibi gözükürken, aslında tamamen onların iyiliği için yapılan bir davranıştı. Belki bunu kendileri anlatmadıkça da hep kafalarda kötü insanlar olarak yer edinecekti. Önce onların kötü, sevimsiz ya da çekilmez insanlar olduğu anlatılırken ardından iç dünyalarına yöneldikçe daha samimi, art niyetlerinin olmadığını, eylemlerinin tamamen insanlara fayda yönünde olması nedeniyle olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu hikaye de bu kurgu üzerine kurulmuştur. 

 Öykü bir doktorun ağzından anlatılır ve henüz o eve gitmeden önce kötü düşünceler beyninde yer edinmiştir. Mahallede olanların yargıları ile donanmıştır. Aslında yazar bizleri bakış açılarına yöneltiyor. Çoğumuzun bakış açısı doktor gibi olacağından bazılarının bakış açısı da tam tersi olabilir. Yani daha ılımlı, henüz bir olay hakkında değerlendirme yapmadan olayı iyice anlaması gerektiğini düşünür ki bu da erdemli insanlara özgü bir durumdur zannımca. Her zaman da onlar kazanır ve insanlığa ders verici olayların baş kahramanları da onlardır. Burada yazar “Bakalım her okuyucu doktor gibi olayın en başında önyargılı mı olacak yoksa tam tersi bir düşünüş tarzı mı geliştirecek? Diye sormuştur diye düşünüyorum. O doktor gibi okuyucu da öykü bittiğinde bir gerçeklik ile yüz yüze kalacaktır. 

 Yazar trajedik gerçekliği sunmak için uğraşmış ve sözü de bu yönde ilerletmiştir. Öykünün sürükleyici bir hal almasının temel sebebi odak noktası olan çarpıtılmış gerçekliktir. Yazar tamamen konu üzerinde durduğu için yer ve zamandan bahsetme gereği de duymamıştır. Zehranın başından geçen olaylar vesilesiyle giz de çözülmüş olur. Dış görünüşe önem vermemeyi bu görünüş altında yatan gizli acıları anlamlandırmaya yönlendirir bizleri yani okuyucuları. Zaten yazarımız da sevgi ve sevecenlik ile insanca bir şekilde yaşamayı savunmuştur. Yazar bu kötü dünyaya karşılık galip gelecek olan yegane şeyin sevgi, sevecenlik ve acıma duygularının olduğunun üzerinde durmuştur. Yazar düzmece ya da gereksiz olarak ortaya atılmış dedikoducu düşüncelerin ardındaki o gizli acıyı araştırıyor, irdeliyor. 

Sonuç olarak; Reşat Nuri’nin romanları gibi “Kirazlar” hikayesi de sevdiğim bir öyküsü oldu. Hele ki konuya önem verip insanın ardında yatan o ince noktayı araştırmaya çalışması bence takdir edilecek bir durumdur. Çünkü insan olarak hepimiz bir olaya yaklaşınca önünü arkasını, yanını yöresini düşünmeden yargılamaya hemen can atmaya çalışırız. Oysa işin aslını öğrendiğimizde ardımızda sadece pişmanlık duygusu kalır ki bu da vicdanımızı sorgulamaya yetecektir. Reşat Nuri’nin tam da bu nokta üzerinde durması çok hoşuma gitti. Dünyada ne kadar kötülük olursa olsun sevginin, merhametin ve acımanın her zaman galip geleceği üzerinde duran kıymetli yazarlardan biridir benim için. Her insan bir şekilde hayatını yaşamaya çalışıyor; olumlu ve olumsuz her şeyle karşılaşarak. Ama insanın bir de iç dünyası vardır ki ne anlatması ne de anlamlandırması o kadar kolay değildir. Ve her zaman da hayat mutluluklar üzerine kurulu değildir. Belki mutluluklarımızı paylaşınca güzel bir hal yaşıyoruz ama içte yaşadığımız acıları kim nasıl öğrenebilir ki kişi anlatmadıktan sonra. Önemli olan da bu acıların her insan ya da çoğu insanda olması muhtemel olan olaylar gibi görürsek o zaman işin aslını daha rahat öğrenmeye vakıf olabiliriz. Bu sayede önyargılardan da uzaklaşmış oluruz ve  vicdanımız ile baş başa kalmamıza da gerek bir durum ortaya çıkmamış olur. Kiraz yüzünden bir çocuğun ölmesi çok üzücü bir durumdu. Bir çocuk demek umut demek, sevgi demek, en önemlisi de ailesinin en kıymetlisi demek. Reşat Nuri’ nin bu konuya değinmesi de ayrıca hoşuma giden bir durum oldu. Sonuçta bir kiraz ağacı tekrar can bulabilir fakat bir canın öyle bir alternatifi olmaz. Hele ki gerisinde kalan insanların bu acıyı sırtında taşıyıp yaşaması/yaşamaya çalışması kadar zor bir durum olamaz. Her ne kadar insanlar bu durumunu bilmeyip önyargılarını sunmaya yeltenseler bile. O insan o acıları ile vardır ve anlaşılmaya mecburdur.