Yazar: 18:30 Makale, Yakup Kadri Dosyası

Kadro Dergisi ve Kadroculuk Hareketi

Kadro Dergisinin Yayın Hayatına Başlaması

Bir grup aydın tarafından 1932 yılında çıkarılıp iki yıllık sürede toplam 36 sayı yayımlanmış bir aylık düşünce dergisi olan Kadro dergisinin kurucuları olarak başta derginin ideologu Şevket Süreyya Aydemir, yayın müdürü Vedat Nedim Tör, imtiyaz sahibi Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İsmail Hüsrev Tökin, Burhan Asaf Belge ve yazısı dergide ilk olarak 13. sayıda yayımlanan Mehmet Şevki Yazman sayılabilir. Ayrıca çeşitli sayılarda, başka başka yazarlar da yazılarını yayımlamışlardır. Bunlar arasında Ahmet Hamdi Başar, Falih Rıfkı Atay, Behçet Kemal Çağlar, Eflatun Cem Güney, Muhlis Etem Mate, İbrahim Necmi Dilmen, Abdurrahman Şefik, Münir İriboz, Mümtaz Ziya, Şakir Hazım, Neşet Halil Atay, Hakkı Mahir, Mehmet İlhan, Tahir Hayrettin, Mansur Tekin ve hatta Yakup Kadri’nin zorlamasıyla yazmış olsa bile İsmet İnönü de gösterilebilir.

Derginin kurucu isimleri arasında sadece Yakup Kadri, Marksist bir geçmişe sahip değildir. Şevket Süreyya ve İsmail Hüsrev, Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (The Communist University of the Toilers of the East / KUTV) eğitim görmüşler; Vedat Nedim ve Burhan Asaf da Almanya’da gördükleri eğitim esnasında sosyalizm ile tanışmışlardır. Bu isimlerin sol bir geçmişten geldikleri ve dönem içerisinde her ne kadar bir derginin yayımlanması için resmi bir izne gerek olmasa da Atatürk’ün ve CHP’nin olurunu almak için Yakup Kadri’yi imtiyaz sahibi olarak gösterdikleri bilinmektedir. Ayrıca o dönem memuriyette görevi bulunan insanların imtiyaz sahibi olamamaları, bu yüzden de milletvekili olan, Çankaya sofrasının önemli simalarından Yakup Kadri’ye başvurdukları söylenebilir. Ve onun himayesinde kendilerini kabullendirmek için Mustafa Kemal devrimlerininin ideolojisini oluşturma, ilkelerini sağlamlaştırma ve temellendirme şiarıyla yola çıktıklarını belirtmişler, bununla aynı zamanda hükümeti etkileyebilmeyi hedeflemişlerdir.

Derginin ilk sayısında yayımlanma amaçları şöyle belirtilmiştir:

“Türkiye, bir inkılap içindedir. Bu inkılap durmadı. Bugüne kadar geçirdiğimiz hareketler, şahit olduğumuz muazzam kıyam manzaraları, onun yalnız bir safhasıdır. Bir ihtilal geçirdik. İhtilal inkılabın gayesi değil, vasıtasıdır.”

Yine Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam isimli eserinde de derginin çıkış amacını anlatan bir kısım vardır:

“Öyle görünüyor ki biz Türkiye’de bir inkılâp gerçeği ile karşı karşıyayız; ama bir inkılâp nazariyesi ve felsefesi ile karşı karşıya değiliz. Mademki bir inkılâp vardır, o halde bu inkılâbın bir izahı olmalıdır… Nitekim bir aydın kadro, hem de Mustafa Kemal’in hayatında ve onun gözleri önünde, gene de Türk inkılâbının ideolojisini kendi açısından derlemek, aydınlatmak ve terkip etmek çabasına girmiştir. Bu hareket, Kadro hareketidir.”

Kadro dergisinde edebiyat yazıları yayımlayan tek ismin Yakup Kadri olduğu söylenebilir. Onun dışında derginin ekonomik yönü ağır basmıştır. Devletçilik fikrini savunan derginin yayımladığı toplam 360 makaleden 150’si ekonomik konuları ihtiva etmektedir. Bu yüzden olsa gerek derginin genelde iktisadi ve siyasi yönü üzerine çalışmalar yapılmıştır. Çalışılan tezler ve makalelerin azımsanamayacak bir kısmı iktisatçılar, sosyologlar, siyaset bilimciler ve gazeteciler tarafından yapılmıştır.

Kadro dergisinin başyazıları büyük çoğunlukla Kadro başlığı altında Şevket Süreyya Aydemir tarafından yayımlanmıştır ve sadece, onun dışında biri tarafından yazılmış ise yazar belirtilmiştir.

Kadrocuların Hayat Hikâyeleri

Kadro dergisinin düşünsel zemini hakkında bir fikir edinebilmek için öncelikle Kadrocuları dergiye hazırlayan hayat hikâyelerinin kısaca bilinmesi gerektiğini düşünüyorum.

1. Şevket Süreyya Aydemir

Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak 1897’de Edirne’de dünyaya geldi. Oturdukları mahallede okumayı bilen tek kişi olan annesi, onun gençlik yıllarında okumayı öğrenmesinde ve okuma hevesinin artmasında etkili olmuştur. Annesinden aldığı bu ilk eğitimin de etkisiyle Edirne Muallim Mektebi’nde öğrenim görmeye başlar.

Şevket Süreyya, Balkan Harbi’ne tanık olmuş ve hayata atıldığı ilk zamanlarda imparatorluğun yaşamasından yana tavır almıştır. Daha sonra ise Birinci Cihan Harbi tecrübesiyle Turancı görüşlere yönelmiştir. Hatta 1915 yılında savaşa gönüllü olarak katılmış ve Kafkas cephesine gönderilmiştir. Bu durumu Turan’a giden bir yol olarak görmüş ve kendisine düşen aslî görevin, Turan’ı tesis etmek olduğu kanaatine varmıştır.

Savaşın yenilgiyle sonuçlanması üzerine ise bu kanaatine hayal kırıklığı karışır. Ergenekon hayali de yavaş yavaş kaybolmaya başlar. Turancı düşünceleri, yerini zamanla sosyalist fikirlere bırakır. 1920 yılının Eylül’ünde Komünist Enternasyonel’in Bakü’de düzenlediği Şark Milletleri Kurultayı’na, görev yaptığı Azerbaycan’daki Nuha kasabasının temsilcisi olarak katılır. Komünist partisine üye olup 1922-1923 yıllarını Moskova’da geçirir ve Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde eğitim görür. Bu eğitim bittikten sonra tekrar Türkiye’ye döner. Burada da yine sol eğilimli bir partide, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nda (TİÇSF) görev alır. Partinin yayın organı olan Aydınlık Dergisi’nde yazıları yayımlanır.

O, her ne kadar Moskova’da komünist düşünceyi benimsemiş olsa da bazı araştırmacılara göre tam anlamıyla Marksist olduğunu söylemek biraz güçtür. Çünkü bu aşamada Şevket Süreyya, daha çok uluslararası düzlemde gözlemlediği sömürü durumundan şikayetçidir. Kapitalizmin üçüncü dünya ülkeleri üzerindeki etkisini eleştirmektedir. 1920’li yılların ortasında solcu faaliyetleri nedeniyle tutuklanma olasılığının farkında olmasına rağmen Türkiye’de kalmaya karar verir. 1925 yılında partinin diğer üyeleriyle birlikte tutuklanıp on yıl hapse mahkum olur. Ancak İstiklal Mahkemesi’nce verilmiş olan bu hükmün toplam bir buçuk yılını gözaltı ve hapiste geçirdikten sonra 29 Ekim 1926 yılında tahliye edilir. Sanayileşememiş Türkiye’de sınıf tezatlarının doğmasına izin vermeden teknik ve iktisadi gelişme sağlanabileceğine olan inancı, düşünsel evriminde önemli bir kırılma noktasını oluşturur. Hapis deneyimi ile birlikte milli bir düşünceye yönelir ve Atatürk’ün destekçilerinden olur.

Şevket Süreyya, 25 Mart 1976 tarihinde Ankara’da vefat etmiştir.

2. Vedat Nedim Tör

26 Ağustos 1897 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Babası Nedim Servet Bey, Harbiye Nezareti’nde umumi katiplik yapmıştır. Amcası, ilkin sol çevrelerde bulunmuş, daha sonra ise Atatürk’ün çevresinde yer almış bir doktordur. Dedesi Ferit Servet Paşa, Yemen ve İzmir’de fırka komutanlığı yapmıştır.

Vedat Nedim önce Numune-i Terakki ve Hadika-yı Meşaret adlı okullarda okur. Lise tahsilini Galatasaray Sultanisi’nde tamamlar. 1916 yılında Berlin’e Yüksek Ticaret Okulu’na gider. Öğrenciliğinde bilhassa Werner Sombart’tan etkilenmiştir. Marks, Lenin, Engels ve Kautsky’nin kitaplarını okumuştur. Daha sonra Türkiye İşçi ve Çiftçi Fırkası’nın kuruluşunda yer alır. Fırkanın yayın organında yazıları çıkar. 1919’da İstanbul’a döner. Derginin yayınına burada devam eder. Üç yıl sonra bir kongreye katılmak üzere Moskova’ya tekrar gider ve burada İsmail Hüsrev ile tanışır. Türkiye Komünist Partisi’nin yayın organında yazıları yayımlanır. 1925’te partinin merkez komitesi sekreteri olarak ikinci adamlığa yükselir. Aynı yıl çıkan Takrir-i Sükûn kanunu ile dergiler kapatılır. Partinin ileri gelenleri yurt dışına gider. Ardından genel sekreter konumuna yükselir. Ancak diğer üyelerle olan tartışmalarından sonra, partiyle ilişkisini kesip tüm bildiklerini polise anlatır. Kendisi de tutuklanır. Dört ay içeride kalıp serbest bırakılır. 1928 yılından sonra Cumhuriyet gazetesinde yazıları yayımlanmaya başlar. 1929 yılında Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti Müşavir Müdürlüğü’ne getirilir. Hakimiyet-i Milliye gazetesine yazılar yazar.

Vedat Nedim, 8 Nisan 1985’te İstanbul’da vefat etmiştir.

3. Yakup Kadri Karaosmanoğlu

27 Mart 1889’da Kahire’de doğan Yakup Kadri, Mısır’daki Mehmet Ali Paşa hanedanının ve Saruhan’daki Karaosmanoğlu sülalesinin ilişkileri içinde oluşmuş bir ailenin ikinci çocuğudur. Babası Kadri Bey, Ege bölgesinde ünlü olan Karaosmanoğlu sülalesindendir. Bu sülale, XVII. yüzyıl ortalarından XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar Ege bölgesi ve özellikle Saruhan sancağında etkili olmuş bir sülaledir. Yakup Kadri’nin ailesi Kahire’de büyük bir konakta yaşıyordu. O, çocukluğunun ilk yıllarını bu konakta bir saray yaşantısı içerisinde geçirmiştir. Beş yaşındayken, İbrahim Paşa’nın vefatı ile birlikte çeşitli geçim sıkıntılarıyla karşı karşıya kalan ailesi, Manisa’ya geri dönmek zorunda kalır.

Babasının da hasta olması üzerine yetişmesiyle, annesi İkbal Hanım ilgilenmiştir. Eğitimine ilkin Fevziye Mektebi’nde başlar. Bu okulda ve de mahallede diğer çocuklarla uyumsuzluk içerisindedir. Ev ile okul arasında ruhsal olarak adeta ikiye bölünmüş gibidir. Manisa’nın onun üzerinde tasavvuf yönünden de etkisi olduğu söylenebilir. O dönemde Manisa, Konya’dan sonra Mevleviliğin Anadolu’da en gelişmiş kentidir. Hayatının bu döneminde çeşitli geziler yapar Yakup Kadri. Bu gezilerde Rufai tekkesine ve Mevlevihane’ye giderek ayinlere katılır. Kısa bir süre sonra da Mevlevihane’de dönme talimleri almaya başlar. Dergahın vaizinin Bektaşi olduğunu öğrenince Bektaşiliğe ilgi duyar ancak annesinin buna sıcak bakmaması üzerine bu ilgisi yavaş yavaş kaybolacaktır.

Onun, Edebiyat-ı Cedide ile tanışması ve Fransız edebiyatına ilgi duyması annesi İkbal Hanım’ın onu İzmir İdadisi’ne göndermesiyle başlar. 1903’te bu okuldan ayrılıp Mısır’da Prens Mehmet Ali Paşa himayesinde Freresler Okulu’na devam eder. Burada psikolojik sorunlar yaşaması üzerine 1905’te İzmir’e dönerek idadinin beşinci sınıfına devam eder.

Jön Türklerle tanışması ise yaz tatili için gittiği Mısır’da gerçekleşir. Burada orta öğrenimini tamamlar, Batı edebiyatı ile alakadar olmaya başlar. 1908’de Prens Mehmet Ali ölünce İstanbul’a taşınır. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlanır. Fecr-i Ati’nin kuruluş toplantısına katılır. İttihat ve Terakki’ye karşı olan gruplarda bulunur. 1914 yılından sonra Bektaşilik, Maurice Barres ve Ziya Gökalp’ın etkisiyle bir değişim yaşar. Vatanseverlik ve milliyetçilik temalarından etkilenir, tasavvuf yönünü ve Ziya Gökalp’ın kendi değerlerini koruyarak Batılılaşma formülünü benimser.

Savaş esnasında Üsküdar Lisesi’nde ders verir ve İkdam gazetesinde yazı işlerini yönetir. Sıkı bir çalışma yaşamı ile birlikte tüberküloz hastası olur. Ziya Gökalp tarafından 1916’da İsviçre’ye tedaviye yollanır. Üç yıl sonra İstanbul’a döner. Yine İkdam gazetesinde yazılarını yayımlamaya devam eder. Anadolu’ya kısa bir seyahat sonrası Mustafa Kemal hareketine yakınlaşır. Milli mücadele sırasında Mustafa Kemal taraftarı Felah grubu tarafından Ankara’ya yollanır. Sakarya Savaşı sonrası köyleri dolaşarak Yunan zulmünü belgelemekle görevlendirilir. İzmir’de ilk bulunan gazetecilerden biri olur. 1 Nisan 1923 tarihinde Halk Fırkası’ndan Mardin milletvekili olarak ikinci mecliste görev alır. Mustafa Kemal’e ömrü boyunca yakın olmuştur.

Yakup Kadri, 13 Aralık 1974’de Ankara’da vefat etmiştir.

4. İsmail Hüsrev Tökin

14 Mart 1902’de İstanbul’da doğan İsmail’in babası Hüsrev Bey, Çerkez kökenli bir aileden gelmektedir. Hüsrev Bey, Almanya’da eğitim görmüştür. Bu eğitiminden dolayı orduda imalatla ilgili görevlerde bulunmuş ve milli mücadele döneminde Ankara’da silah imalatına yardım etmiştir.

İlk ve orta öğreniminden sonra lise eğitimine İstanbul’da Avusturya Ticaret Lisesi’nde devam ederken diğer yandan da Cihangir’deki Rufai tekkesine gider. Lisenin son senesinde sol eğilimli gruplara katılır. İstanbul işgal edilince annesi ile gittiği Sofya’da da sosyalist ve anarşist gruplar içerisinde yer alır. Ancak İstanbul’a döndüğünde lise eğitimini tamamlayabilir. Kayseri’de Türkçe ve tarih öğretmenliği yapar. Burada işçi gruplarıyla ilişki kurması ve Nizamettin Nazif’le tanışması onu Türkiye Halk İştirakıyun Fırkası’na yaklaştırır. Fırkanın yayın organında makalelerini isimsiz olarak yayımlatır.

Derginin kapatılması üzerine tıp öğrenimini görmek için Moskova’ya gideceği bahanesiyle babasından izin alır. Moskova’da Vedat Nedim ile tanışır. 1922’de Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde iktisat öğrenimine başlar. O zamanlar okulda yaklaşık on beş kadar Türk öğrenci vardır. Şevket Süreyya, Nazım Hikmet ve Vâlâ Nurettin ile arkadaş olurlar. 1925’te mezun olup Türkiye’ye döner. Birtakım gözaltı ve serbest bırakılma vakaları yaşar. Bu olaylar üzerine komünist hareketin Türkiye’de başarılı olmayacağına inanır. Ankara’da özel kalem olarak memuriyet görevinde bulunur. Aynı zamanda Vedat Nedim’le birlikte Hakimiyet-i Milliye gazetesinde iktisat konusu üzerine sayfalar hazırlarlar. Makaleleri dergilerde yayımlanır. Bir süre de Ziraat Bankası’nda çalışır.

İsmail Hüsrev, 21 Haziran 1993’te İstanbul’da vefat etmiştir.

5. Burhan Asaf Belge

1899 yılında Şam’da doğar. Babası Mehmet Asaf, burada görev yapmaktadır. Çok zengin ancak çeşitli politik sorunlarla karşılaşmış bir aileden gelmektedir. Babası, Mekteb-i Mülkiye’den mezun olduktan sonra Suriye’nin çeşitli ilçelerinde kaymakamlık yapmıştır. Ermeni olaylarından sonra almış bir yıl memuriyetten men edilme cezasına çarptırılmıştır.

Burhan Asaf, 1907’de Yafa’da bir Fransız okuluna gider. Bir yıl sonra İstanbul Kadıköy’de bir okulda eğitimine devam eder. Daha sonra St. Joseph’te, o kapatılınca Galata ve Amerikan Lisesi’nde birer yıl eğitim görür. Liseyi Almanya’da tamamlar. Almanya’da mimarlık eğitimi, Kassel’de sosyoloji eğitimi alır. Burada sol hareketlere eğilim gösterir. Bu sayede Vedat Nedim ile tanışır. 1923’te İstanbul’a döner. Bir süre Anadolu Ajansı Bükreş temsilciliğine getirilir. Aydınlık dergisinde çalışır. Derginin işçiler için çıkardığı Orak Çekiç isimli haftalık gazete için çeviriler hazırlar. 1925’te dergi kapatılır. Ahmet Haşim aracılığıyla Yakup Kadri’yle tanışır. Bu tanışma, onun hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. 1925 yılında Hariciye Vekaleti’nde işe başlar. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı kalemine atanır. Kamu kurumlarında çeşitli görevlerde bulunur.

Burhan Asaf, 23 Ağustos 1967’de Almanya’da vefat etmiştir.

Kadrocuların Dil ve Edebiyat Üzerine Görüşleri

Henüz Türk Dil Kurumu’nun kurulmamış olması, ortada dil ile ilgili resmi görüşlerin tam bir sarahatle belli olmaması gibi sebeplerden ötürü derginin ilk sayılarında dil ile ilgili konuların üzerine fazlaca eğilinmemiş, dilin sadeleşmesi hakkında sadece bir yazı çıkmıştır.

Buna rağmen yazarların genel olarak yazılarında dillerinin sadeleştiği görülür. Yalnızca İsmail Hüsrev’in 1932 yılına ait yazılarına bakıldığında, Osmanlı Türkçesine ait kelimeleri kullanma alışkanlığından kolay kolay vazgeçemediği söylenebilir. Derginin daha sonraki yıllarında ise bu hassasiyet daha fazla artmış, dil daha da sadeleşmiş ve yeni kelimeler daha sık kullanılmaya başlanmıştır.

Daha ilk sayıda Vedat Nedim Tör tarafından “Harf İnkılâbı” başlıklı bir yazı yayımlanmış ve yeni harfler, milli kurtuluş hareketinin en modern silahı olarak nitelenerek harf inkılabı savunulmuştur.

Bu konularda çıkan bir diğer yazı da Yakup Kadri tarafından 9. sayıda kaleme alınmıştır. Bu yazıda Türkçenin yetmiş yıldan beri geçirdiği değişim konu alınmış ve yirmi sene önce kullanılmış olan yeni lisan tabiri eleştirilmiştir. Türkçenin yeniden yaratılmaya çalışılarak yeni bir dil arayışı içinde olunmasını da eleştiren yazar, bunun uydurma bir Osmanlıcadan uydurma bir Türkçe yaratmak olduğunu da ekler.

Birinci Türk Dil Kurultayı’nın 26 Eylül 1932’de toplanması üzerine dergi, 10. sayısını bu konuya ayırmış ve Şevket Süreyya, yazısında Osmanlıcayı bir mevta olarak nitelemiştir.

Ayrıca İbrahim Necmi Dilmen de derginin 16. sayısında yazdığı “Türk Dilinin Ana Çizgileri” adlı makalesinde konuyu etraflıca incelemiş; 18. sayıdaki yazısında da yine aynı konuya genişçe yer ayırmıştır.

Kadro dergisinde savunulan tüm bu görüşler, daha sonra Üçüncü Türk Dili Kurultayı’nda yabancı dilbilimcilere sunulacak olan Güneş Dil Teorisi’ne de kaynaklık etmiştir. Ne ki, teori yabancı dilbilimciler tarafından da kabul görmemiştir.

Kadroculara göre kelimelere Türkçe karşılık bulunması oldukça doğru bir karardır ve hatta yeterli bile değildir. Yine Dilmen’e göre tek tek kelimelerin Türkçeleştirilmesinden çok, sözün anlam akışının da Türkçeleştirilmesi gerekir.

Osmanlıcaya yönelik eleştirilerden birini de Şevket Süreyya Aydemir, derginin 32. sayısının başyazısında yapmıştır. Bu yazıda da Öz Türkçe anlayışını savunmuştur.

Edebiyat anlayışına gelince: Edebiyat ile ilgili görüşleri belirleyenin hemen tek başına Yakup Kadri olduğu söylenebilir. Temuçin Faik Ertan da Kadrocular ve Kadro Hareketi adlı eserinde derginin kültür sanat politikasını belirleyen yazıların Yakup Kadri’ye ait olduğunu, onun Türk Devrimi’ni yerleştirme politikası güttüğünü belirttikten sonra şöyle ekler:

“Kadrocular arasında sanata ve sanat çevrelerine en yakın isim olan Yakup Kadri bile, sanatın ve sanatçının devrimin izinde olması gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Yakup Kadri’nin bu yöndeki görüşü, dolayısıyla öteki Kadrocular tarafından da aynen benimsenmiştir.”

Daha önce de belirttiğim üzere Yakup Kadri’nin dergiye alınmasının arkasında derginin sorunsuz çıkarılma kaygısı vardır. Ancak bu, onun dergi içinde önemli bir konumu olduğu gerçeğini değiştirmez. Nurettin Öztürk’ün Çağdaş Türk Edebiyatında Ütopyalar adlı eserinde de bunu desteleyecek ifadeler yer almakta; onun dergide merkez isimlerden biri olduğu vurgulanmakta ve bu, üç nedene dayandırılmaktadır. İlk olarak Atatürk ve hükümete yakınlığı dolayısıyla imtiyaz sahibi oluşu; ikincisi Şevket Süreyya Aydemir ve Vedat Nedim Tör’ün, Yakup Kadri’nin dergi içindeki öncülüğünü dile dökerek kabul etmeleri; üçüncü sebep olarak da onun toplam 36 sayı çıkan dergide 42 yazı kaleme almış olması gösterilmektedir. Dolayısıyla derginin edebiyat anlayışı hakkında yorum yapabilmek için Yakup Kadri’nin yazıları incelenmelidir.

Yakup Kadri’ye göre edebiyat da medeniyet gibi muayyen bir nizam, muayyen bir sistem demektir. Bu münasebetle o, edebiyat ile yapılan inkılaplar arasında sıkı bir ilişki görür. İnkılaplarla birlikte yerleşmekte olan anlayışın edebiyata da yansıması gerektiğini belirten Yakup Kadri, Milli Edebiyatı ve şairlerini de eleştirir.

“Edebiyat Buhranına Dair” adıyla 8. sayıda çıkan yazısında Osmanlı’nın yıkılmasınının sebebi olarak Batı’daki yenilikleri görüp uygulayamamasını gösterir. Ve bu süre zarfında yetişmiş olan Namık Kemal, Hamit ve Fikret’in, arkalarında hiçbir iz bırakmadan geçip gittiğini, çünkü kendilerini geleneğe bağlayan zincirin halkalarının çoktan çözülmüş olduğunu söyler. Yine bu sayıda, Tanzimat döneminde toplumun pasif olduğunu ileri sürerek aynı pasifliğin Servet-i Fünûn döneminde de devam ettiğini belirtmiş, bu dönemdeki edebiyatı müstemleke edebiyatı olarak nitemiştir. Ve Milli Edebiyatın dahi bu dönemin etkilerini götürmeye yetmediğini, bu etkilerin yok olması için inkılabın prensiplerine göre toplumun şekillenmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Bilindiği gibi Yakup Kadri, bir dönem, “Sanat şahsi ve muhteremdir,” ifadesini benimseyen Fecr-i Ati edebiyatına mensup olmuştur. Ancak daha sonra düşüncesinde birtakım değişiklikler vukua gelmiş ve Milli Edebiyata geçmiştir. Fecr-i Ati’ye olan bağlılığının milli bir felaket olarak nitelediği Balkan Harbi’ne kadar sürdüğünü, ancak bu ve bundan sonraki milli felaketlerden sonra, en az sanat kadar şahsi ve muhterem olan başka şeyler de olabileceğinin farkına vardığını ifade eder.

Yine Birinci Dil Kurultayı’ndan sonra kaleme almış olduğu başka bir yazısında Osmanlı edebiyatı devrinin kapandığını ancak bunun o edebiyatın tamamen silindiği anlamına gelmediğini belirttikten sonra, Osmanlı edebiyatının okullarda mecburen de olsa okutulması gerektiğini vurgular. Yakup Kadri gibi diğer Kadrocular da klasik Türk edebiyatını Türk edebiyatının içine dahil etmezler. Onlar için Türk edebiyatı, Yunus Emre ve Veled Sultan’dan bu yana devam etmekte olan Milli Edebiyattır.

Kadrocular, yeni edebiyatın nasıl olması gerektiği konusuna da çeşitli sayılarda değinmişlerdir:

Yakup Kadri’ye göre, edebi kültürün ve edebi zevkin en büyük alameti, en şaşmaz mihenk taşı edebiyatsızlıktır. Sahici edebiyatın ana şartları, edebiyattan kaçınmak, edebiyat yapmamak ve çıplak sözün sırrına ermiş bulunmaktır. Türk şairi ve Türk sanatkarı Batı’nın kültürüyle temasa gelir gelmez kendi ruhundan utanıp onu bir yere kapatmıştır. Ancak bir gün kapandığı yerden çıkacak ve belki de söyleyeceği şeyler olacaktır.

Kadro’nun yazarlarından Burhan Asaf da kadrocuların edebiyat görüşleri açısından önemli sözler sarf etmiştir. Ona göre XX. yüzyılın büyük davalarından biri, pagan anlayışa sahip bir makine medeniyeti yerine inanç ve imana dayalı bir makine medeniyetinin getirilmesi olacak ve böylece sanat maddeleri de yaratılmış olacaktır. Fakat bunun yapılabilmesi için sanatkarın, bizzat makine başına geçmesi gereklidir. Yine sanatta bilinmez kalan nokta bireyin toplumla düzen ve ahenk tahtında kurup devam ettireceği ilişkidir.

Derginin teorisyeni Şevket Süreyya Aydemir’e göre ise yeni kurulacak edebiyat, inkılabın toplumun ruhunda ve fikrinde yaptığı dalgalanmaların yazı şeklinde hayat sahasına çıkışı olması itibarıyla, inkılabın üstünde toplumun ruh ve fikir uyanıklığının bir aynası olmalıdır.

Tekrar vurgulamam gerekir ki Kadrocuların edebiyat anlayışı çoğunlukla Yakup Kadri tarafından ortaya konmuştur ve o, Ankara romanını bu görüşler doğrultusunda kurgulamıştır.

Kadro Dergisi ve Yakup Kadri’nin Ankara Romanı

İlk baskısı 1934 yılında yapılan Ankara romanında Yakup Kadri, Kadro dergisindeki görüşlerine paralel pek çok görüşe yer vermiştir. Romanın çıkış tarihi, derginin kapandığı yıl olması bakımından önemlidir. Bu romanda iki yıl önce yayımlanmış olan Yaban romanındaki anlayışın da Ankara romanına yansımış olduğu görülür. Olcay Önertoy da bu iki roman arasındaki bağlantıya dikkat çeker ve Yaban‘ın bir devamı olarak görülen bu romanda yazarın Yaban‘da ortaya koyduğu kimi sorunların nasıl çözümlenebileceğini vermeye çalışıyor gibi göründüğünü söyler.

Fethi Naci, Yakup Kadri’nin en kötü romanı olarak tanımladığı Ankara‘da Selma Hanım’ın üç farklı erkekle yaptığı üç evlilik hayatının çerçeve alınarak Türk toplumunun Osmanlı İmparatorluğu’nun sonundan Cumhuriyet’in ilk dönemine kadar geçirdiği dönüşümün değerlendirildiğini söyler. Büyük umutlarla başlayan romanın ikinci bölümü, Selma Hanım’ın hayal kırıklığına sahne olsa da Cumhuriyet’in yirminci yıl kutlamalarında oluşan destansı hava ile geleceğe dair umutlar yeniden yeşermeye başlar.

Mümtaz Sarıçiçek ise Ankara‘yı bir ideal düzenin ve ütopyanın romanı biçiminde tanımlayıp yazarın üçüncü bölümde hayalindeki ülkenin modelini anlatmaya çalıştığını belirtir. Ancak Yakup Kadri’nin bu iyimser düşünceleri ve hayalleri Panorama romanında yerini karamsarlığa ve hayal kırıklığına bırakacaktır.

Ömer Türkeş de Ankara‘nın ilk iki bölümünde, dönemin muhalif yazarlarının yaptığına benzer biçimde gerici ve vurguncu kesimlerin ortaya çıktığını gösterdiğini ve bunu eleştirdiğini belirtir. Türkeş’e göre son bölüm ise bir çözüm önerisi, bir ütopyadır.

Ankara romanı ile Kadro dergisi arasındaki ilişkiyi Nurettin Öztürk de belirtmiş ve özellikle Ankara-Moskova-Roma başlıklı on yazıdan oluşan yazı dizisindeki gezi izlenimleri ile roman arasındaki bağlantılara dikkat çekmiştir. Öztürk, bu yazı dizisi dışında derginin 28. yazısında yer alan Ankara romanının yayımlandığına dair duyuru ile yine aynı sayıda yer alan Mansur Tekin imzalı yazı ile de Kadro ve Ankara arasındaki kan bağının daha belirgin bir şekilde ortaya konduğu sonucuna ulaşmıştır.

İlhan Tekeli ve Selim İlkin ise Yakup Kadri’nin dergide siyasal elit kesime tek parti yönetimi nedeniyle yapılamayan eleştirileri aynı dönemde çıkan Kadrocu çizgideki Ankara romanında yöneltmeye çalıştığını belirtmektedirler. Tüm bunlar, Ankara romanı ile Kadro dergisi arasında doğrudan bir bağlantı olduğunun göstergesidir.

Kadro Dergisine Yapılan Eleştiriler

Kadro’yu en baştan itibaren en çok eleştiren isim CHP Genel Sekreteri Recep Peker olmuştur. Daha dergi çıkarken inkılabın ideolojisini yapmanın kendi görevleri olduğunu söylemiş; Mustafa Kemal Atatürk ile İsmet İnönü dergiye abone olmuşlarken o, maddi açıdan asla destek vermemiştir. Parti genel sekreteri olarak Halkevleri’ne ve parti örgütlerine gizli yazılar göndermiş ve derginin alınmamasını tavsiye etmiştir. Ayrıca sürekli olarak dergiyi Atatürk’e şikayet etmiş, Kadro’nun oluşturmaya çalıştığı inkılabın ideolojisine karşı olarak Ülke Dergisi’nde inkılabın ideolojisini oluşturmaya çalışmıştır. Peker’in adeta bir parti devleti anlayışını benimsediği söylenebilir. Dergi, aslında bir aydın hareketi olarak iktidara hiçbir zaman alternatif olmamasına rağmen, Peker başta olmak üzere iktidar çevrelerinden tepki görmüştür.

Diğer bir eleştiri, iş çevrelerinden gelmiştir. İlkin Atatürk, bu eleştirilere karşı Kadro’yu korumuştur. Bu dönemde Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimi ve benzeri olaylarda o, kendisini destekleyen bu yayın organına aynı şekilde karşılık vermiş, Korkmaz Alemdar’a göre bu sorunlar ortadan kalkınca iş çevrelerinden gelen baskılara karşı ne o ne de diğer destekleyenler Kadro’yu koruyabilmişlerdir. Fatih Demirci’ye göre ise toplumsal tabanı olmayan bir yayın organı olarak Kadro, iktidar çevrelerinden de tepki çekince, kapanmaya doğru gitmesi mukadder olmuştur.

Diğer önemli bir etken olarak da İş Bankası grubunun olumsuz propagandasının etkisi olduğu söylenebilir. Özel sektör destekli bu grup, derginin görüşlerinden rahatsız olmuştur.

Dergiye yapılan eleştiriler gitgide yükselince konu, Atatürk’ün sofrasına kadar gider. Yakup Kadri bu konu hakkında şunları söyler:

“İstanbul’da rastgeldiğim Vasıf Çınar, bana: ‘Geçen akşam sarayda idim. Sofrada senin aleyhine epeyce şiddetli bir yaylım ateşine şahit oldum,’ demiş ve ilave etmişti. ‘Güya sen çıkardığın Kadro mecmuasında iktisadi siyasetimizi baltalayan ve hatta Parti Umumi Kâtibi’nin iddiasına göre rejimin temellerini sarsan neşriyatta bulunuyormuşsun. Bu böyle giderseymiş, Ticaret Vekili tuttuğu yolda emniyetle ilerleyemezmiş. Öte yandan Cumhuriyet Halk Partisi de hizipleşmek tehlikesine maruz kalırmış… Gazi birdenbire öyle patladı ve Dâhiliye Vekili’ne, Bu işi ne vakit halledeceksin, diye öyle bir şiddetle çıkıştı ki, senden şikayet edenlerin bile nutku tutuldu.'”

Dahiliye Vekili bu emrin gereği olarak harekete geçecek, Kadro’nun kapatılması konusunda arkadaşı Yakup Kadri’ye konuyu anlatmaya çalışacaktır. Ancak Atatürk’ten gelen ikinci bir emir üzerine Yakup Kadri, Tiran Büyükelçiliği’ne atanır. Böylece o, Tiran’a giderken Kadro da kendiliğinden kapanmış olacaktır.

Kadro Dergisinin Kapanması

Kadro dergisinin yayın hayatına başladığı dönemde Ülkü, Çığır, Yeni Adam, Kooperatif, Yeni Türk gibi dergiler yayın hareketinde bulunmuşlardır ve fikir hayatında çeşitli tartışmaların olduğu söylenebilir. Kadro dergisi de inkılabın prensiplerini temellendirmek gibi bir amaçla çıkmaya başlamış, ilkin yayın politikası sebebiyle eleştiriye maruz kalmamışsa da daha sonra resmi çevrelerin, ekonomi camiasının ve bazı yayın organlarının tepkisini çekmişlerdir. Bunda kadrocuların kendilerini inkılap matbuatının tek temsilcisi olarak görmeleri, görüşleri ve solcu geçmişlerinin etkisi vardır.

Dergi, otuz beşinci sayısında imtiyaz sahibi Yakup Kadri’nin büyükelçilikle görevlendirilmesinden dolayı yayına bir süreliğine ara vereceğini belirtmişse de dergi kapanmaya sürüklenmiştir. Bu durum onların da yayının son bulmasını beklemediklerini düşündürtmektedir.

Yakup Kadri ise büyükelçi olarak atandığı haberini sürpriz bir şekilde almıştır. Bunun üzerine İçişleri Bakanı Şükrü Bey’e gitmiş ancak görüşememiş, daha sonra Atatürk ona İnönü’nün olduğu bir ortamda Tiran’a elçi olarak atandığını bildirmiştir. O, bunun yerine Atatürk’ün direkt olarak kendisini çağırıp Kadro’yu kapatmak istediğini söylemesinin daha doğru olacağını sonraları belirtmiştir. Bu karara itiraz etmemesi için İnönü, kendisine nasihatlerde bulunmuştur. Yine de Atatürk ile görüşmek isteyip dergiyi kapatacağını söyleyecekse de bu imkânı yakalayamamıştır. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü tarafından karar kendisine tebliğ edilmiştir. O, bu kararın derginin kapatılması için verildiğinin farkındadır. Ve bu kararı Zoraki Diplomat adlı eserinde değerlendirmiş; Atatürk’ün böyle bir taktiği uygulamasının arkasında kendisinin izzetinefsini kırmamak amacının olduğunu belirtmiştir.

Yakup Kadri, iki yıl önce de derginin neredeyse kapanacağını, yine Recep Peker’in bir yazıdan ötürü şikayette bulunduğunu ancak Atatürk’ün kapanmasını kabul etmediğini belirtmiştir. Mustafa Kemal’in kendisine Burhan Asaf’ın yazdığı “Yüzük Hikâyesi” adlı yazısının içeriğinin tartışıldığını söylediğini belirtir. Onun o gece kendisini sofrasına çağırarak meseleyi hallettiğini de herkese gösterdiğini belirtmektedir.

Bu kapanmanın sebepleri arasında İş Bankası’nın rolü olduğu da yadsınamaz. Kadrocularla İş Bankası arasındaki ilişkiler sürekli olarak sorunlu geçmiş ve onlar dergiyi devamlı bir şekilde şikayet etmişlerdir. Kadrocular da yazılarında bazan isim de vererek bankayı ve politikalarını sürekli eleştirmiş ve banka destekli özel teşebbüsün karşısında muhalefet göstermişlerdir. Onlar, İş Bankası’nın desteğiyle gelişen özel teşebbüsün devlet desteğiyle gelişmesini bazı alanlarda tekeller kurmasını eleştirmişlerdir.

Kadrocuların devletçiliği İş Bankası grubu tarafından kolektivizm olarak değerlendirilmiş ve Atatürk, Kadro aleyhine çekilmiştir. Grup, Celal Bayar’ın İktisat Vekili olmasıyla güçlerini artırmış ve sermaye sahiplerinin temsilcisi olarak Kadro’ya tahammül edememiştir.

Derginin kapanmasında en büyük etkenin Recep Peker olduğunu söylemiştim. Atatürk ve İnönü’nün Kadro’ya gösterdiği hoşgörüye karşılık Peker, dergiye asla sıcak bakmamış, sürekli olarak dergi yazılarını Atatürk’e şikayet etmiştir. Bu şikayetler esnasında İsmet İnönü, Şükrü Kaya, Falih Rıfkı ve Ruşen Eşref, Kadro’yu savunmuşlardır. Recep Peker, Kadro’nun yarı sömürge ve planlı ekonomi gibi söylemlerini şikayet konusu yapmıştır.

Peker, Kadro için izin alınma aşamasında Şevket Süreyya ve Yakup Kadri’nin taleplerini reddetmişti. Ancak Kadrocular, Atatürk ve İnönü’den izin aldıkları için dergi yayımlanmıştı. Peker’in, karşı çıkmasında kendisinin parti içinde teorik yapıyla ilgili çalışma yapması, bu konuda önde gelen kişilerden olması ve ideoloji üretme işini parti dışında bir grup ya da kişi ile paylaşmak istememesi etkili olmuştur. Onun CHP içinde inkılaba bir doktrin yaratmak için yoğun bir şekilde çalıştığı dönemde Kadro da aynı göreve soyunmuştur. İki grup da işin önemi ve aralarındaki rekabetin bilincinde hareket etmekle birlikte Peker, resmi ideolojik bir sistem üretmeye çalışırken bu rekabetten dolayı Kadro’nun amansız düşmanı olmuştur.

Sonuç

Her ne kadar kısa bir zaman diliminde ortaya çıkmış ve kapanmış bir yayın olsa da Kadro hareketi, tüm yönleriyle kendinden sonraki hemen bütün fikir hareketlerini etkilemiş, siyasi tarihimizin önemli bir devresini işgal etmiştir.

Dönemin çalkantıları içerisinde Kadrocu hareket, inkılabın kendince farklı bir yorumunu yapmış bir aydın kadronun hareketidir. Rasih Nuri İleri, onları solcu geçmişlerinden hareketle, barutları tükenince saf değiştirenler olarak tanımlar. Bu hareket, bir anlamda da milli kurtuluşçuluk temelinde üçüncü bir yol arayışıdır. Daha sonraki Yön’den farklı olarak iktidarı desteklemeye, onlarla bütünleşerek yönlendirmeye çalışmışlardır. Onların somut kişisel tarihlerini kavramak, aslında Türkiye’de aydının misyonunu ve özellikle de psikolojisini de anlamlandırmak demektir. Genel olarak Türk aydınının belirgin özelliklerinden biri de Kurtuluş Kayalı tarafından bürokratik bir rolün gereği olarak düşünmek şeklinde gösterilmiştir. Bunun en belirgin göstergesi de, Türk aydınının her zaman yaşadığı siyasal pragmatizmdir. Kadrocular da benzer bir tavır sergilemiş ve rejimin ideolojisine paralel düşünceler öne sürmüşlerdir.

Onlar, aslında siyasal ve düşünsel anlamda bir arayışın ifadesidirler. Gerçekten de derginin ideoloğu Şevket Süreyya Aydemir, otobiyografisine Suyu Arayan Adam adını vermiş ve onu eleştirenler, bu addan hareket ederek onu eleştirmişlerdir. Örnek olarak, Mete Tuncay’ın onunla ilgili bir yazısında, “Şevket Süreyya Aydemir: Suyun Bulunması Galiba Yolun Yitirilmesi Pahasına Oldu, Demişti” başlığını kullanması verilebilir. Fatih Demirci’ye göre de, Aydemir’in bu ifadesinden yola çıkılarak bu hareket, “suyu arayan adamın serabı”, bu hareketin mensupları da felsefi ya da bilimsel bir arayış içinde olan kişilerden çok, bir ideolojiye bilimsel destek bulma çabası içinde olan ideologlar olarak nitelendirilmelidir.

KAYNAKÇA

DEMİRCİ, Fatih; ” Kadro Hareketi ve Kadrocular”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Sayı 15, Ağustos 2006.

İLHAN, Oğuzhan Atilla; “Cumhuriyet İdeolojisinin Oluşmasında Kadro Dergisi ve Kadro Hareketinin Rolü” Yüksek Lisans Tezi, T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2011.

KARATAŞ, Evren, YILDIZ, İpek; “Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kadro Dergisindeki Yazıları ve Kadro Düşüncesinin Ankara Romanına Yansımaları”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi / The Journal of International Social Research Volume 3 Issue 14, Fall 2010.

KUZGUN, Meral; “Şevket Süreyya Aydemir ve Kadro Dergisi Üzerine Bazı Notlar”,  Ergün Öz Akçora Armağanı: Tarih Yolunda Bir Ömür(Ed. Ahmet AKSIN, Yavuz HAYKIR, Filiz YILDIRIM), Hiperyayın, İstanbul 2009.

PARLATIR, İsmail; ” Kadro”, TDV İslam Ansiklopedisi Cilt 24, s. 141, 2001.

ÖZFIRAT, Abbas; ” Türkiye’de Sivil Muhalefet: Kadro Hareketi (1932-1934)” Yüksek Lisans Tezi, T.C. İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı, Malatya 2009.

USLU, Ahmet; “Kadro Dergisi: Dil ve Edebiyat Anlayışı”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 7/2 Spring 2012, s. 1103-1114, Ankara/TURKEY

Editör: Mete Karagöl

Sinan Cumart
Latest posts by Sinan Cumart (see all)
Visited 29 times, 1 visit(s) today
Close