İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Düşmekten İbaret Olan Hayatlar

Varlığıyla değer aşılayanların ve bir anlam ifade edenlerin yalnızca insanlar olmadığını çok iyi biliyorum. Sessizliğiyle var olmaya çalışan cansız şeylerin, insanları daha çok etki altında bıraktığı, varlığını hissettirdiği, nefes aldırdığı nispette var olduklarına inananlardanım. Evin en kuytu köşesinde terk edilmişliğin izini taşısa da bir raf, içinde barındırdığı renkli hayattan bize birçok şey armağan edebilir. Galiba eylem ve eylemsizliğin bu noktada çok önemli etkisi var. Eylem gerektiren bir durumda aşılamak istediğimiz herhangi bir düşünce, çoğu zaman amacını gerçekleştirme yolunda istediği başarıyı sağlayamaz. Bir de eylemsizlik halinde olup da amaçsız gibi görünen birçok şeyin insan hayatında bıraktığı tesirden bahsetmek mümkündür. Gizli niyetteki amaç, doğru bildiğimiz her bir hareketin, gösterişe veya kanıtlanmaya mahal vermeksizin üzerimizde öylece temiz, duru ve doğal yer etmesiyle aslımızı ortaya çıkarmasıdır. Herhangi bir dine mensup olma yolundaki samimiyet, kendinden emin olarak atılan birkaç adım, kalpten göze intikal edişteki gerçekliğe sarılan bir bakış ve güven kokan ruh, çok şey anlatır biz insanoğluna. Hayatın gerçekliğini sadece maddeden ibaret sayan insanlar için bütün bunların önemi belki anlaşılmaya pek müsait değildir. Ama aksini düşünen insanlar için bu güzel hallere varlığını adamak, insana değer noktasında inanılmaz güzellikler katabilir. 

İnanmaya başlamak, başladığın yerde var olmak 

“Hiç umulmadık bir anda, insana ve kelimelere inanmak, bir hayata inanmaya başlamak.” (s.56).  

Herkesin zaman zaman yaşadığı o nadir anlardan bahsetmek istiyorum. Çok sevilen bir kitabın etkilenen üzerindeki tesirinin aylarca geçmemesine hepimiz şahit oluyoruz. Yaşanılan hayatları elekte eleyen ve insan varlığını teşkil eden temel taşları ortaya çıkarmaya meyilli olan kitaplar biliyorum. Yaşanılan onca şeyin, dilde yer edinemeyip de usta kalemlerin mürekkebine ruhunu teslim edenlerin dünyasından bahsediyorum. O kadar güzel bir dünya ki, bir kadının çaresizliklerle dolu ruh halini en özel şekliyle ortaya koyabilir. 

“Anlatmaya dair bütün inancını yitirmişlerden. Her an kaybolmanın kenarında bekleyenlerden. Yanı başında hiç eksilmeyen o ürpertici, o uğursuz, o ayartıcı, o yoldan çıkarıcı boşluğa kendini bıraktı bırakacak gibi duran kadınlardan. Kapkara ve dokunaklı yokluğunu, akıl çelen uçurumlarını, gitgide ağırlaşan düşüşlerini, ölçüsü belirsiz bir cinnet marazını yanında taşıyanlardan. Sır sahibi. Sır sahibi olduğu için de zifirî suskun.” (s.12). 

Konuşmaktan zevk alan insanlardan ziyade, sessizliğiyle başkaldırısını muhafaza eden kişiler daima dikkatimi çekmiştir. Onlar hep içten en içe, derinden en derine doğru, zamanda akıp gitmeye meyillidirler. En kötüsü ise derinden hissetmelerinin ağır yükü altında ayakların bir adım öteye dahi gidememe halidir. Azmettikleri yol yol değil, vardıkları yer varış değil. Hep bir çıkmazın içinde sürekli dönüp dolaşmakla geçen bir hayat bu. Her ne kadar olup bitenler karşısında kabulleniş sergilemek zorunda kalsa da insan, yine cam kırıkları onu bekler ve ayaklar yeniden kanamaya bir nevi mahkumdur. Zaaflar, istekler, haklı savunmalar, ince düşünüşler bu duruma zemin hazırlamaları ve tecrübesiz insanların elinde heba edilmeleriyle kaçınılmazlığı ortaya koyarlar. 

“Bir şeyi derinden hissedip de anlatamamak diye bir dert vardı ve o derde düşen herkes gibi nefes almakta güçlük çekiyordu.” (s.99).    

İnsanoğlu ne zaman doğrularla yolunu bulmaya çalışsa, ardında görünmeyen ya da tahmin edilemeyen acılarla karşılaşması kaçınılmaz oluyor. Doğru yolların üstü kapatıldıkça doğrulara karşı hedef alınan sert tavır insanı bilinmeyen yollara ve süreçlere hazırlıyor. Oysa doğru olan doğrudur. Gerisinde bir şeyler uydurulmayı, önyargılı olmayı ve hayatları örselemeyi amaçlayan yanlışlar barındırması, doğruluğundan hiçbir şey eksiltmez. İnsanın sadece doğru bildiği yolda inatla, sabırla ve tevekkülle ayaklarını yere sağlam basması hiçbir şeye tercih edilemez, edilmemeli de. 

“İçimden bir ses en doğrudan olanı seçmemi söyledi. Bu aynı zamanda en acı veren demek oluyordu.” (s.114).

Vicdan ve ruhun rahat bir uyku çekme yönündeki en vazgeçilmez tercihi, doğruluktur. Bazıları bunu bilerek hareket edip acısını çekme yolunda cesaret ederken, kimileri kendi ruhlarının bile farkına varmadan kusurları hep başka bir yerde aramaya meyilli olurlar. Oysa bilinse ruh güzelliğinin ve vicdan rahatlığının insanı hayata bağlayan yegâne güç kaynağı olduğunu, davranış ve hükümler de ona göre şekillenirdi şüphesiz. 

“Tahammül edemedikleri asıl büyük kusur kendi ruhlarındaydı ama onlar kusuru bedenlerinde arıyorlardı.” (s.145). 

Bütün bu yazdıklarımı nedenini ve niçinini düşünmeden ortaya koydum. Kelimelerden medet ummak mı derdim, yoksa beni zorlayan yaşantıların bir su damlası gibi yavaş yavaş birikmesi sonucu oluşan o taşkınlık halinin tezahürü mü, bilmiyorum. Bildiğim tek şey başka çaremin olmayışıydı. Yazmak istedim, kelimelerde güven aradım ve kendimi her bir harfin kucağına bıraktım. Kendimi anlatmak mı derdim, asla. Ama hissettiklerimle hissettirmek denirse, işte buna evet derim. Ben kelimelere sığınan bir insanım. Evet, bir kelimenin ya da cümlenin insanı al aşağı ettiğine de şahit oldum. Ruhsal olarak çekilen sıkıntıların, fiziksel olarak herhangi bir darbe almaktan aşağı kalır yanı olmadığını savunanlardanım. Hatta daha fazlası. Bünyemizde barındıramadığımız herhangi bir kelime, insanın içini kemiren bir kurt gibidir. Durmadan insanı insan yapan değerleri yer ve geriye canlı bir varlık adına hiçbir şey bırakmaz. Bazı kelimeler ise bizi renkli dünyalarına misafir etmeye kalkışsa da, biz daima kalıcı olmayı yeğleriz. Çünkü en parlak güneş orada doğdu. Bulut bir pamuk şekeri gibi tadını damağımızda bıraktı. En nihayetinde bizi sarıp sarmalamasını istediğimiz yegâne sığınak gökyüzü oldu. 

“Hangi kelimeden medet umduysam bir jilet gibi boğazımı, dilimi paramparça etti. Ne söylesem bir yanıyla yarım kalacak, biliyorum. Kendini anlatabilmek diye bir hurafe var, işimize geldiği için körü körüne inanıyoruz. Bu dünyada kim kime kendini anlatabilmiş ki?” (s.165). 

Kendimi kelimelerle anlatmaktan ziyade, umuda tutunuşun serencamını aktarıyorum. Amaç bir şeye tutunmak olabilir, daha da derinlere düşmemek için. Tutunduğum anda ise dokunmanın ve hissetmenin tüyler ürperten güzelliğine kendimi teslim etmektir niyetim. Umudun her an var olması, sesimizin bir yerlerde yankılanmasına ve taşların yerli yerine oturtulmasına vesiledir. Elbette hayat her insanı farklı farklı yerlere sürüklüyor ve biz, bu hırpalanış halinde çoğu zaman bir anlaşılma kaygısı yaşıyoruz. Anlaşılmanın nihayetinde özgürleşmenin yattığını çok iyi biliyoruz. Özgürleşirsek varız. Varsak ve nefes alıyorsak, özgürleşmenin anıtını hakkıyla dikmişiz demektir. 

Uzun bir yola çıkmayı kim istemez ki?

Yaşamak dediğimiz şey hayatla sınırlandırılabilir. Sınırlandırılması mümkün olmayan tek şey ölümdür. Hayat, insanı her gün ve her gün biraz daha yok etmekle yerini belli eder. İnsan sadece mezara girince mi çürür? Yaşarken az az çürüyen insanlar görmedik mi? En azından hiç yanımızdan geçen bir insandan da mı bu hissiyatı almadık? Görmeye tahammül edemeyerek bakmanın kalesine sığındık belki. Ama en büyük hatamız onlar yanımızdan bir tüy hafifliğiyle geçerken, hepimiz bu hafifliği bir rüzgar esintisi olarak algılamayı huy edindik. Oysa hayatın acı gerçeği karşısında insanı adım adım çürüten anlaşılmak kaygısı, benzer ya da aynı düşüncelere, hislere gebe kalınarak anlaşılabilirdi. 

“Hayat neyse uzun yol odur. Giderken çevrene bak, kim sabırlı, kim açgözlü, kim kibirli, kim hakkı hukuku rızasıyla gözetiyor anlarsın. Uzun yol sana nerede, ne zaman, ne yapman gerektiğini öğretir. Uzun yol sana basireti, intizamı, insicamı, öğretir. Zamanın kıymetini anlarsın, insan hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğunu, hak yiyenin elbet hesabını ödediğini anlarsın. Uzun yol insanı terbiye eder, ıslah eder, günahına kefaret olur.” (s.133). 

Yol bizi ne zaman ve nasıl terbiye eder bilmem ama, düşüş anında bir adım ötede ellerini açıp hazır bekleyen insanların aynı satırlarda er ya da geç buluşacağına inanıyorum. Tarık Tufan, çok önemsediğim romanının adını “Düşerken” koyduğunda, zannımca birkaç düşüşten ziyade birçok insan hayatlarının düşüşüne işaret ediyordu. Bu yazıyla bir düşen de biz olduk. Düştük, kalkmaya niyetlenerek yeniden toparlanmak istedik ve gerçek ile yeniden göz göze geldik. Düşüş herkesteydi, yaşadıkça ve hissettikçe anladık. Biz de Tarık Tufan gibi yol gösterici, değerli yazarların cümleleriyle hemhal olmayı, onlarla insanların yüreğine dokunmayı en güzel vazife bildik. Coşkulu vazife bizden, güven kokan elleri uzatmak gönüllerden… 

Fatma Korkmaz
Latest posts by Fatma Korkmaz (see all)

Yorumlar kapatıldı.