ÖZET

 Eski hikayemizin bugünün öyküsünü etkilemesi ve kaynaklık etmesi son yıllarda hem yaygınlaşmış hem de tartışma konusu olmaya yer edinmiştir. Türk öykücülüğünün genel çizgileri üzerinde durmak,  öykü ya da romanları incelerken yazıldığı dönemin sosyal ve siyasal koşullarını da göz önünde bulundurmak; bu alandaki yazarların ortaya koydukları eserleri incelemek adına sağlam veriler doğrultusunda alınan bilgiler, çalışmamızda ilerlememizi daha kolay hale getirecektir. Çünkü her bir yazar gerek sosyal çevresinden etkilenmiş gerekse kendinden önceki yazarların ışığında kendi yolunu aydınlatmış diyebiliriz.

Çalışma konumuz hakkında uygun olan değerlendirmeyi yapmak için, yazarımız Ahmet Mithat Efendi’ nin de yaşadığı koşullar, sosyal çevresi ve etkileşimi doğrultusunda ortaya koyduğu “İstanbul’da Bir Don Kişot” adlı hikayesini gerekli kaynaklar ve verilerden yararlanarak açıklamaya çalışacağız.

Anahtar kelimeler: Öykü, roman, sosyal, hikaye, yazar, eser.

Abstract

 The fact that our old story affects and sources today’s story has become both popular and controversial in recent years. To emphasize the general lines of Turkish storytelling, to consider the social and political conditions of the period in which they were written while examining stories or novels; In order to analyze the works created by the authors in this field, the information received in line with solid data will make it easier for us to progress in our study. Because we can say that each writer was either influenced by her social environment or illuminated her own way in the light of the previous writers.

In order to make the appropriate assessment about our study topic, we will try to explain the story of “A Don Quixote in Istanbul”, which our author Ahmed Midhat Efendi has set out in line with the conditions, social environment and interaction.

Keywords: Story, novel, social, story, writer, work.

GİRİŞ

 Aziz Efendi’ nin 1796/97’ de yazdığı Muhayyelat, eski hikayemizin bütün özelliklerini içermesi bakımından önemlidir. ”Binbir gece” ve “Binbir Gündüz” masallarına benzeyen bir anlatış benzetmesi olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Cinler, periler, doğaüstü güçler Muhayyelat’ ı eskitmiştir. Aziz Efendi’nin önemli yanlarından biri öyküye kaynaklık edecek yerin yani İstanbul’ un 18. yüzyıl yaşamını seçmiş olmasındandır. Hayallerini esrarengiz bir şekilde nakletmesi ile edebiyat öykücülüğümüzde yer edinmiştir. Muhayyelat’ ın birçok yönden Ahmet Mithat’ a ve Emin Nihat’ a yol göstermesi önemlidir. Bu iki yazara baktığımızda Şark hikayesi geleneğinden kopmamaları dikkat çekici bir unsurdur. Bundan dolayı, İstanbul’ un yansımaları ve gerçekçi bir kavrayışa ilk yaklaşmalar olarak Muhayyelat’ ı göstermek mümkündür. Ahmet Mithat Efendi Emin Nihat ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu’ nun yenileşme hareketlerini yansıtan ve yarı aydın nitelikler sergilemeleri yönüyle Tanzimat edebiyatı öykücüleri olarak kabul etmek gerekmektedir.

 İlk dönem yazarları arasında saydığımız Ahmet Mithat Efendi, önceleri öykü sunmuş daha sonra da yetileri geliştikçe daha karmaşık bir malzeme sürmüştür. Ahmet Mithat’ ın amacı, edebiyat üretmek değil gördüğümüz gibi okurlarının ufkunu açmak, ’ilerleme’ konusundaki eklektik düşüncelerini onlara benimsetmektir. Ahmet Mithat, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok hızlı bir değişim sürecinde yaşamış ve bu değişmeyi yapıtlarında yansıtmıştır, ama bu değişmenin özel yaşamını etkilemesine izin vermemiştir. (Finn 2003: 20-21)

 Bu bilgiler ışığında Ahmet Mithat’ ın “İstanbul’ da Bir Don Kişot”  adlı hikayesini inceleme olanağı bulacağız.

İnceleme kısmına geçmeden önce öykü hakkında kısa bir özet vermek yerinde olacaktır.

İstanbul Don Kişot’ unun adı Daniş Çelebi’ dir. Saliha Molla adlı bir üfürükçü kadının oğludur. Çocuğunun okuyup öğrenmesi için elinden gelen her şeyi yapmış, ona cin peri hikayeleri anlattığı için çocuğun düşünce dünyasını da bu yönde şekillendirmiştir. Öyle ki yirmi yaşını geçtiği halde cin ve perilerden korkar hale gelmişti. Annesi oğlunda artış sağlayan bu durumu görünce iyi olmasını sağlamak adına onun için bakır üzerine mührü süleyman kazdırdı. Oğluna aldığı bu mührün, Şehzade Asil’in mührü olduğunu, üzerinden ayırmaması gerektiğini ve bu mührün bütün peri ve cinlere hakimiyetinde etkili olacağını söyledi. Bir yaz günü Saliha Molla yanına oğlunu da alarak konağın hanımının cin ve perilerden kurtulması ve tedavisi için Beykoz’ da kibar bir aile konağına gider. Çelebi de bu sırada çayıra doğru gitmiş ve hünkar köşkünü görmüştü. Kırmızı köşkü görünce kırmızı yakuttan olduğunu anladı ve bu köşkün cin ve perilerle yapıldığı onun zihninde canlandı. Tabi ki bunu Aziz Efendi’ nin Muhayyelat adlı kitabında görmüştü. Şehzade Asil’ in ıssız kırlar içinde gördüğü büyük saraydır ki cin padişahlarından Şemhayil altın, gümüş ve yakuttan yapmıştır. Bu sarayın çelik kapısını da kendi mührü ile açacağına ve cin padişahının kendisi olduğuna inanır. ”Mühür kimdeyse Süleyman odur.” sözü gereği mühürün kendisinde olmasından dolayı Süleymanın da kendisi olduğuna inanır. Köşkten birkaç odaya girip çıktı ve son bir odaya girdiğinde elmastan yapılan bir taht üzerinde bir kızın yattığını gördü. Büyüyle uyutulmuş diye düşündü. Çin Maçin padişahının kızı olup, Çin padişahı Şemhayil onu babasının sarayından kapıp getirmiştir. Çünkü ona aşık olmuştur fakat kız da onu sevmediğinden boyun eğmemiştir. Tabi bu da kendisine güvenerek “Ben Mührü Süleyman’ ın tesiri ile kıza elimi sürdüğüm gibi kız uyanır.” düşüncesi zuhur eder. Şemhayil geldiğinde kendisinden korkacağını ve kızı sevdiği için getirdiğini, ona acıması gerektiğini söyler. Çelebi de onun kusurlarını affederek onu cinler üzerinde padişah tayin edeceğini ve artık sefanın başlayacağını düşünür. Hayallerini gerçekçiliğe verdi ve hünkar köşküne yöneldi. Kapısının aralık olması içeri girmesine olanak sağladı. Bu ilk başarısı hayallerinin gerçekleşmesine yardım etti. Geçtiği her yeri okuduğu yerlerden biri olarak tasvir etti ve fikirleri kuvvet buldu. Asıl köşkün kapısından içeri girdiğinde kıza rast gelmedi. Bu arada küfürler edip yukarı doğru çıkan birisinin sesini duydu. Bu kişinin köşkün bekçisi olduğunu hemen anlayan sadece kendisi idi. İçeri girenin bir şey çalmaması için hemen yukarı çıkmıştı adam. Tabi Çelebi de bu zatın cinler padişahı Şemayil olduğunu düşündü ve kızın nerede olduğunu sormayı hayal etti. Tabi adama söyledikleri kendi hayallerinden ibaret olduğu için adam kendisinin kim olduğunu, neler uydurduğunu sordu. Ve sopayı kaldırmaya yeltendi. Sopayı kaldırmasına karşı kendisini fena edeceğini söyleyince adam kendisinin bekçi olduğunu fakat cin olmadığını söyledi. ”Git padişahına söyle, Şemhayil buraya gelsin.” dedi. Tabi adam “Benim padişahım Osmanlı padişahı Abdülmecid Han’dır. Ben inanır mıyım?” deyip sopa ile vurmaya başladı. İnsafsız bekçi insafa gelinceye kadar Daniş Çelebi de son nefesine geldi. Köşkten çıkıp kendini kurtardı. Tabi evvelki inanışları devam etmeye başlamıştı. Beykoz’ a geldi ve eğer bir daha giderse kızı kesinlikle bulacağını düşünmüştü. Ama annesi Beykoz’ da işi bitirerek İstanbul’ a döndü ve Daniş Çelebi de ikinci bir dayaktan kurtuldu. ( Ahmet Mithat Efendi, 1844-1912 )

 Hikayeyi incelemeye başladığımda daha ilk başta ismi yabancı gelmedi. Çünkü daha önceki senelerde Cervantes’in “Don Kişot” adlı kitabını okuma fırsatım olmuştu. Onunla yakın geldiği için de belki garipsemedim. İsminden bir benzerlik var ama içerik olarak da aynı benzerlik olur mu düşüncesi ile okumaya başladım. Ve Don Kişot’ un maceralarına benzettiğim yanları gördüm. Bilindiği gibi modern anlamda romanın başlangıcı “Don Kişot” kabul edilir. Tabi her romancının ya da yazarın kendinden önce yazılan roman ve kahramanlardan etkilenmesi olası bir durumdur. Türk edebiyatında da bu tür etkilenmeler yaşanmıştır. Hem Descartes hem de Ahmet Mithat Efendi aynı karakter yani Don Kişot üzerinde ortak bir noktada buluşmuşlar zaten. Okuduğum Don Kişot romanından da yola çıkarak, kendisi daima hayallerinin peşinden koşan bir maceraperesttir. Bu hikayedeki kahraman olan Daniş Çelebi de annesinin anlattıklarının tesirinde kalarak kendi hayatındaki maceralara tanıklık ettiğini görmekteyiz. Ahmet Mithat Efendi sanki şöyle düşünmüş gibi geldi bana. Don Kişot karakteri sadece romanlarda olmamalı, bu maceraperest adam öykülere de konu olmalı deyip kendi kalemine de bunu aksettirmeyi – kahraman değişikliğinden yola çıkarak – başarmıştır. Yani o maceraperest karakteri kendi öykü dünyasında yeniden şekillendirmiş diyebiliriz. Asıl üzerinde durulması gereken konu belki de şu olabilir; gerçeklikten kaçıp hayallere sığınmak. Hepimizin yaşadığı gibi hayal dünyası her zaman daha cazip bir hal almıştır zannımca. Kişi de bu hayal dünyasından çıkmak ve gerçekler ile karşılaşmak istemez. Berna Moran’ ın bir yorumu da dikkate değerdir, – araba sevdası romanını da göz önüne aldığımızda – ; Don Kişot nasıl kendi icat ettiği bir hayal dünyasında yaşamışsa Bihruz da kendi icat ettiği bir hayal dünyasında yaşar. (Moran, 2001: 76) Burada Don Kişot olmayan bir karakter yaratırken, Bihruz var olan bir karekter üzerinden görmek istediğini görür. Demek ki Türk edebiyatında ortaya konulan eserleri inceleme fırsatı bulduğumuzda birçok karakterin benzer özellikler sergilediği yadsınamaz bir gerçektir bence. Her ne kadar konuyu işleyiş bakımından farklılık arz etse de. Her iki yazarı karşılaştırmak gerekirse; birisinin Avrupalı diğerinin Türk yazar olması, dil ve üslup farklılıkları ve aynı zamanda yaşadıkları çağların farklı olmasına karşılık ikisinin de aynı paydada buluşması dikkate değer bir durumdur. Demek ki etkilenme olayı din, dil ve ırk farketmeksizin sadece bakış tarzları ve edebiyat amaçları doğrultusunda aynı fikir birliği sağlamaları olmuştur. Bir başka açıdan yazar şöyle de düşünmüş olabilir; Tek Don Kişot var ise o da Cervantes’ in romanında yer almıştır. Bizler ancak kendi yaşadığımız topluma karşı uyarladığımız Don Kişot karakterleri yardımıyla, toplumu da o karakterin yer aldığı özgün eserler sayesinde tanıtabiliriz diye düşünmüş olabilir. Sadece isim farklılığı ile bunu da yansıtmış öyküsüne diye düşünüyorum. Şunu ifade etmek gerekir ki her iki yazar da çevresinden, ailesinden ve kendi yaşantısında etkilenerek yani ailesinin yetiştirmesi sonucu böyle bir yönlendirme olduğu söylenebilir. Sonuçta bilmediğimiz bir konu hakkında ne kadar yorum yapmak gereksiz gibi duruyorsa, aynı şekilde kafamızda canlanmayan bir durum, olay ve yaşananlar ile hayal kurmak o derece zordur. Yani bir temel atılması, bir fikrin aşılanması için başka güçlerin etkisine ihtiyaç vardır.

Bu hikaye beni Don Kişot romanına yaklaştırdığı için yorumlarımın da bu yönde olması olası bir durumdur. Mesela Don Kişot soylu bir kişidir ve kendi okuduğu şövalye hikayeleri ile kendi hayal dünyasını kurmuştur. Fakat Daniş Çelebi annesinin kendine küçük yaşlarda okuduğu cin ve peri masalları ile kendi hayal dünyasını kurmuştur. Tabi her ikisi de bu hikayelerden yola çıkarak tuhaflıklar yapması da kaçınılmaz bir durum meydana getirecektir. Saliha Molla’ nın üfürükçü ve sihir olayları ile ilgilenmesi ve bunu halktan yana kullanarak çıkar gözetmesi sağlandı. Nasıl ki günümüzde bile sihir ve büyü olaylarına halkın belirli kısmı inanıyor ve uyguluyorsa aynı şekilde bu öyküde de bu kadın sayesinde buraya konu edilmiştir. Belki de Ahmet Mithat Efendi’ nin kendi yaşadığı dönemde bu tür şeyleri görmüş ve eserlerine de tesiri yansımıştır. Don Kişot’ ta yazar şövalye hikayelerinin olumsuz yönlerinden, Ahmet Mithat Efendi de cin ve peri hikayelerinin olumsuzluklarından bahseder. Yani hayalleri uğruna yaptıkları meceraların getirdiği olumsuzluklar üzerinde durmuşlardır. Her iki yazar da diğer romanlardan gördüğümüz haliyle toplumun aksayan yönlerine ya da üzerinde çok durulmuş o yöne doğru yapılan eylemler (sihir, büyü gibi) olduğu gibi eserlerine yansımıştır. Yani doğru bilinen yanlışların üzerinde durulup, gerçekler ile toplumu aydınlatmayı amaçlamışlar diyebiliriz. Aynı şekilde Jale Parla’ nın yorumu da dikkate alınmalıdır; Toplum sorunlarına ışık tutmaya çalışma yanında, denilebilir ki, her iki eser de aynı zamanda birer edebi eleştiridir. Çünkü Cervantes, Don Kişot’ un çılgın maceralara atılmasında en yegane sebep olarak okuduğu şövalye hikayelerini gösterir. Hiçbir otoriteyi izlemeyecek olan bu hikaye hiciv tarzında tasarlanmış ve şövalye romanlarıyla eğlenen bir parodi olarak yazılmıştır. (Parla, 2000: 25)

Öncelikle öyküde kendi aile yaşamından bahsedip yaşadığı ortamı tanıtmasının ardından kendi maceralarına geçiş devresi yaşanır. Yani artık hayatı kendisini eğiten kişi yönlerdirmesi ile devam edecektir. Bundan dolayı annesinin ona mühür kazıttırması artık ona sanki güvence vermiş ve onun ile her şeyi yapabileceğinden emin bir şekilde hayatına devam etmiştir. Aslında bu hayallerine kendisi değil de annesi yön vermiş durumdadır. Çünkü bizzat annesi onu da yanında götürmüştür. İşte bu da onu hayallerine götürecek ilk adımdır diyebiliriz. Don Kişot’ un atı vardı Daniş Çelebide ise mühür var. Don Kişot’ un hayali şövalye olmaktı ve haksızlıklara karşı boyun eğmemek, bu yolda mücadelesini sürdürmekti. Daniş Çelebi ise harabe bir evle karşılaşır ve bu evdeki cin, periler ile kurduğu hayal dünyası yatmaktadır. Don Kişotta hancı, Daniş Çelebide de bekçi gerçeği temsil eden iki karakter diyebiliriz. Her iki karakteri de göz önüne aldığımızda ne kadar hayallerinin peşinden gitme görülse de er ya da geç gerçek ile yüzleşmeyi sağlayacak gerçekçi karekterler görülecektir. Tıpkı kendi yaşantılarımızda olduğu gibi. Nasıl ki hayaller denizinde alabildiğince yüzer, zaman geçer ve mutlu olursak, gerçek bir kişinin gelip bu mutluluğu gerçekliği ile ortaya koyması kaçınılmaz bir durum olur şüphesiz. Bu hikayede de anlatılmak istenen budur aslında. Hayaller güzeldir fakat bir an gerçekler ile yüzleşince, başına gelecek olan birçok felaketlerle karşı karşıya olma ihtimali vardır ki gerçekliği yansıtan da budur. 

SONUÇ

 Ahmet Mithat Efendi hem realizm hem de naturalizm etkisinde kalmış bir yazardır. Bu öyküsünde daha çok realizm etkisinde kalmış olduğunu düşünebiliriz. Genel olarak hikaye incelemesinde yapılan araştırmalar ve bilgiler neticesinde, kendinden önce eserler meydana getiren yazarlardan etkilenme olduğunu söyleyebiliriz. Ahmet Mithat Efendi de bu etkilenmeyi Cervantes’ ten yana kullanmıştır. Modern edebiyatın yetkin ismi sayabileceğimiz Cervantes bizde yani Türk edebiyatında gerek kahraman benzerliği gerekse sosyal ve kültürel etkileşimi ile özgün eserler ortaya koyan Ahmet Mithat Efendi’ dir. Ahmet Mithat Efendi sanki kendi yaşadığı çevrede bulduğu olumsuz davranışları nasıl en aza indirgeyebilirim diye düşünmesi sonucu bu eserini ortaya koymuştur diyebiliriz.

KAYNAKÇA

  • FİNN, Robert p, Türk Romanı, agora kitaplığı, İstanbul 2003.
  • KOÇ, Canan Olpak, Don Kişot Ve Daniş Çelebi
  • Türk Dili, Türk Öykücülüğü Özel Sayısı, sayı 286, 1 Temmuz 1975, s.2, s.3, s.4.