İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kasabanın İtleri

Kasabamıza bu yaz yeni bir öğretmen geldi. Alışılmadık bir durum değil bu. Böyle bir giriş tümcesi, sizlere şunu anlatabilir: Kasabamız öğretmen yüzü görmemiştir. Çocuklar, analar, babalar dört gözle beklemişlerdir bu nursuz yeri aydınlatacak bir öğretmeni. Ancak hiç de böyle değil. Kimler gelip geçmedi ki bu adi yerden? Her yıl değişen onlarca öğretmenimiz oldu. Geldiler, yiyip içtiler, gezip dolaştılar, maddi sıkıntılar çektiler, öğrencileriyle birlikte soğuk sınıflarda üşüdüler ama sonra bütün bunlar hiç olmamış, bu yer hiç var olmamış gibi çekip gittiler. Onları tanıdık, bildik, görmezden geliyor da değildik ama o denli de gördüğümüzü kimse söyleyemezdi. 

“Peki neydi bu öğretmeni bu denli önemli kılan?” diye soracak olabilirsiniz. Öğretmen olması ile bir ilgisinin bulunmadığı açık bunun. Kimseyi de ilgilendiriyor değildi bu. Olsa olsa okulumuzun pek sevimli çocukları ilgilenmiştir bununla. Sevmişlerdir onu, yeri geldiğinde alay etmişler, sözünü dinlememişlerdir. Yeri geldiğindeyse pürdikkat dinlemişlerdir bu tatlı ağızdan çıkan her bir sözü. Karne günü geldiğinde kimi düş kırıklığının, kimi de utkusunun nedeni olarak gördüğü bu kadıncağıza karşı türlü duygular beslemişlerdir. 

Bizler, kasabanın erkekleri, genç adamları, ihtiyar adamları, deneyimsiz oğlanları, bizler, neler duyduk peki bu kadına karşı? Bir tek kendimi karalayamayacağım bu konuda. Bir tek kendimi dışında tutacağım anlatacağım olayların. Ancak bilmeniz gerek. Ne olup bittiğini bilmeniz gerek! 

Çok güzel miydi? Sanmıyorum. Olsa olsa güzel sayılırdı. Yine de ilginçtir, pek güzel kadınlar, tutup da şöyle yaşanası bir aşkı bulabilmek için yıllar boyu sürecek umutsuz bir bekleyişe katlanmak zorunda kalırlarken, bu pek güzel olmayan ancak yine de güzel sayılabilecek, hiçbir etkileyici yanı bulunmasa da bir bütün olarak gözler önüne bir güzellik sunabilecek olanlar, hiç umulmadık bir anda, hiç umulmadık bir köşesinde yeryüzünün, peşlerinden onca budalayı sürükleyebilirler. Pek olasıdır böylesi. Nasıl oldu bilmiyorum, kim neyinden etkilendi, inanın bilmiyorum, ancak bir biçimde böylesi bir talihsizlik buldu bu kadını kasabamızda. Neredeyse her erkek âşık oldu bu kadıncağıza. Yaşayacağı olası bir aşkın önünde duracak yığınla düşman bulması demekti bu. Büyük talihsizlikti. 

Kuşkusuz, bunun için uğraş verecek olsaydı, örneğin kasabamızın her bir erkeğinin listesini tutup da tek tek onları kendisine aşık birer avareye çevirmek için tüm gücüyle uğraş verecek, en etkileyici bakışlarını bu zavallılara saklayacak olsaydı bile böylesi bir başarı elde edemezdi. Tersine, bu güzel kadın elinden geleni yaptı böylesi bir durumun ortasında bulunmamak için. Gelgelelim, kimse söz dinlemedi kasabamızda. 

Buraya ilk geldiği anı pek iyi hatırlıyorum. O kasabamıza ilk ayak bastığı sırada yazıhanelerin bulunduğu ve kent otogarından servislerin uğradığı yerde bulunmuş olanlar pek şanslıydı. Onlar da unutamadılar bu anı. Üzerinde kahverengi bir hırka vardı. Siyah bir kısa kollu da giyinmişti, belli belirsiz anlaşılıyordu bu. Yine siyah, dizlerine dek düşen, pek güzel bir etek de giyinmişti. Orta boylardaydı. Pek de koyu olmayan, hatta düpedüz açık denebilecek, siyah renk saçları vardı. Güzelce salınıyordu bu saçlar aşağıya doğru. Gözleri, ne renkti bilmiyorum, benim gibi bir budalanın, göz renklerini bile ayırt etmekte güçlük çeken bir adamın, kadın yüzüne bu denli hasret kalmış bir adamın anlatıcı konumunda bulunması okuyucu için bir talihsizliktir belki, ancak inanın bilmiyorum. Bir renkti işte. Güzel görünüyorlardı ya, ona bakmak gerek! 

Hiç kimseye bir şey sormadı. Doğruca yeni evinin yolunu tuttu. Önceden gelmişti buraya besbelli. Niyeyse kimse görmemiş, kimse duymamıştı bu kadını. Elinde valizi, evinin yolunu tutarken kasabamızın bakkalı Cevat Bey’in oğlu İsmet’i duydum. Kapkara gözleri parlamıştı. Yanındaki arkadaşıyla konuşuyordu. Köpek gibi açtığı, salyalar saçtığı ağzından şu sözleri işittim. 

“Görüyor musun karıyı? Nasıl tutuldu bana! O ne bakıştı öyle! Naz yapıyor haspam!” 

Oysa ortada hiç de böyle bir durum yoktu. Bu sözleri işittikten ve olanı biteni gördükten sonra İsmet’in kasabanın kahvehanesinde anlattığı ve herkesin, hele ki kadın yüzü görmemiş genç oğlanların büyük bir iştahla dinledikleri öykülerin palavradan başka bir şey olmadıklarına bir kez daha, kuşkum kalmayacak biçimde inandım. Doğruca evin yolunu tuttum ben de. Biraz uyumalıydım. Uyurken, bu yaşanan sahnenin bir son olduğunu, kadıncağızın da tıpkı öteki öğretmenlerimiz gibi sorunsuz geçecek, hiç değilse bir yılının önünde bulunduğunu düşünmüştüm. Hiç de öyle olmadı. 

Günler bu biçimde geçip gitti. Herkesin dilinde yeni öğretmen vardı. Evli barklı adamlar çocuklarına yeni öğretmenlerinin adını sormakla meşguldüler. Cebinde parası bulunmayan işsiz gençlerimiz bile hesap kitap yapmaya başlamışlar, borç harç içinde yüzmek pahasına bu kadın için olağanüstü güzellikte incelikler göstermeyi, oldukça yüksek tutarı olan armağanlar almayı, hiç değilse kent merkezindeki şahane bir restoranda şahane bir yemek yedirmeyi kafalarına koymuşlardı. Ancak o güne, o uğursuz güne dek hiçbir biçimde bir rezalet patlak vermiş değildi. Bense en çok bundan korkuyor, bu kadının bir daha dönmemecesine burayı terk edeceği ve kentimizin otogarında hüngür hüngür ağlayacağı günü endişe içinde bekliyordum. Böyle bir şey olabilir miydi gerçekten? Bir rezalet öngörüyordum kuşkusuz. Ancak bunun boyutları ya da içeriği üzerine en ufak bir tahminde bulunamıyordum. 

Sözün burasında, her ne kadar bunu yapmayı istemediğimi belirtmiş olsam da şunu söylemem gerekir ki, bu güzel kadına ben de âşıktım. Yalnızca sessiz kalıyordum. Böyle adi bir yerde, kendisine karşı duyduğum bu sevdanın ancak ve ancak gizlenmekle, saklı kalmakla yüce kalabileceğini, kirlenmeyeceğini ve bu adilikten payını almayacağını düşünüyordum. Kadının bunu öğrenmesinde bir sakınca yoktu. Belki daha da güzel olacaktı bu ancak beni geri çevirecek olması, kendimi bu salyalar akıtan yığınla itin arasında, onlardan biri olarak bulmama neden olabilirdi. Bu yüzden sessiz kalıyordum. Üstelik adını da öyle düzenbazca yollarla, küçücük çocukların saf yüreklerini kullanarak ve ağızlarından laf almaya çalışarak değil; dürüstçe, biraz da kendimden beklenmeyecek bir yüreklilikle öğrenmiştim. Sormuştum kendisine. “Seda,” deyivermişti. Ne de güzel söylemişti adını. Kendisinden duyduğum tek sözcük bu olmuştu o ana dek. Doğruca uzaklaşmıştım yanından. Ne ahmağım! Beni de o itlerden biri sanmış olmalı! 

O uğursuz güne geçmeli belki de hızlıca. Ancak acele etmemek gerek. Yine de aklımdan çıkmıyor, düşündükçe çıldırtıyor beni bu yaşananlar. Dahası, korkuyorum. Size, bu olanlara benim gibi beceriksiz bir anlatıcının gözünden tanıklık edecek okuyucularıma aynı biçimde korkunç görünmeyecek diye bu, ölesiye korkuyorum. Saygıya gereksinimi var anlatacağım öykünün ve pek talihsiz kişisinin. O hâlde o güne gelmek gerek! Acele etmeli, sözcükleri yetiştirmeli, zihnimden uçup gitmeden! 

Şunu belirtmem gerekir ki, her an her yerde bulunamayacağımdan ötürü, anlatacağım olaylar size abartılı, belki de biraz içinde yalan barındırıyor görünebilir. Ancak ben, gördüklerimi, duyduklarımı birleştirerek, tümünü kendi gözlerimle görmüş gibi aktarmak niyetindeyim. Falanca kişiden şunu duydum, falanca olayı ben kendi gözlerimle gördüm diyerek öykümü bayağılaştırmaya, sizleri de zaten sıkıcı bulacağınız bu satırlar içerisinde daha da fazla sıkmaya kalkışmayacağım. Göze alamam böylesini. 

Seda, artık ondan bu biçimde söz edeceğim, her gün olduğu gibi okuldan evine doğru dönerken, İsmet kesti önünü. Bir şeyler geveledi. Kadıncağız anlamıyor gibi baktı, kaldı ki hiçbir şey anlamamıştı söylenenlerden. 

“Akşam olduğunda şu parkın oraya gel de bir sohbet edelim seninle.” 

Henüz bu konuşmadaki gereksiz içtenliği bile kaldırabilmesine olanak yokken, bir de sözü edilen yere gideceğine hiçbir kuşku yokmuş gibi bir çağrı alması kadını iyiden iyiye şaşırtmıştı. Yoluna devam etmek, aldırış etmemek istedi. İsmet yeniden önüne çıktı. Bu kez kadının aklına budala gibi davranmak, olup biteni büyük bir saflıkla karşılamak geldi. 

“Biriyle karıştırdınız sanırım. Üzgünüm, eve gitmem gerek.” 

İsmet üsteledi. Kadının sözlerinde geri çevirme değil de büsbütün onay varmış gibi davranıyordu. 

“Naz yapıyorsun, belli. Ama o bakışları bilirim ben. Sen bilmiyor olabilirsin ama ben geleceğini biliyorum. Akşama bekliyorum.” 

Seda büsbütün çıldırdı bunu duyunca. Yüzüne sertçe baktı karşısındakinin. “Deli misin nesin be adam!” diyerek elinin tersiyle onu hafifçe iteledikten ve yolunu açtıktan sonra yürümeye devam etti. İsmet ise o giderken şu sözleri ediyordu. 

“Haşin karı! Nasıl da dokundu öyle çaktırmadan! Gelecek, kesin gelecek!” 

Seda bu belayı atlattığını düşünememiş olacak ki, yol boyunca tedirgin bir biçimde ve bunu kesinlikle gözler önüne seren bir yüz anlatımıyla yoluna devam etti. Bakkalın önünden geçerken ekmek almak gerektiği geldi aklına. -Bilmem, belki de ben uyduruyorum.- Buna karşın durmadı, girmedi bakkala. Büyük olasılıkla ardından kendisini izlediğinden ürktüğü İsmet’in, en olumsuz sözcükten bile bir aşk çağrısı yaratmaya çalışan bu adamın, kendisinin bakkalına girdiğinde bundan apayrı anlamlar çıkaracağından, neredeyse bunu bir evlilik önerisi olarak algılayacağından ürkmüş olmalıydı. 

Öğretmen, kendisince böyle önlemler almak ve kasabanın itlerinden uzak durmak adına çabaladıkça itler çoğalıyor, salyalar saçmaya, havlamaya ve sıkıntı verici gürültülerini çoğaltmaya, böylece varlıklarını daha da göze batar bir hâle getirmeye devam ediyorlardı. Biraz ilerledikten sonra kadının karşısına bu kez genç bir oğlan çıktı. Lise öğrencisiydi. Tanıyordum bu oğlanı. Babası kasabamızdaki yazıhanelerden birinde çalışıyor, okuldan arda kalan vakitlerde de bu oğlana bilet kesmeyi, kendisinin yerine geçmeyi öğretiyordu. O yolda ilerlediği, okulu hovardalık etmek için okuduğu ve liseyi bitirince de devam etmeyeceği gün gibi açıktı. Hele bu yaptığı! 

Kadının karşısına çıkacak yürekliliği gösterse de önünü kesecek denli ileri gidemiyor, bu yüzden yanında yürüyor, laf yetiştirmeye çalışıyordu. İlk sözleri pek budalacaydı. İsmet bile böyle alçalmamıştı belki de. 

“O gün servisten indiğinde gördüm seni. Ne güzel şeysin sen öyle! Yanıyorum sana!” 

Seda, karşısında temiz yüzlü, genç bir oğlan görünce, tüm bu art niyetli sözlere karşın içi de yüzü gibi temiz, saf bir gencin sözleri olarak algıladı bunları. O günkü tüm anlayışını, tüm hoşgörüsünü o anda kullandı belki de. 

“Ayıp değil mi ama! Belki senin derslerine girmiyorum ama ben senin de öğretmenin sayılırım. Böyle sözler etme bana lütfen!” 

Aklı başında bir adam, hele aklı başında bir genç oğlan, bu sözleri işittikten sonra yüzü kızarır, karşısındakinin önünde diz çökme isteği duyar ve hatta biraz daha aklı başındaysa bunu en ufak bir tereddüt duymadan yapardı. Ancak bu oğlan, adını da belirtmek gerek, Engin, nasılsa yüz buldu bu söylenenlerden. 

“Bak sen! Ayıpmış! Ayıpsa madem niye öyle salına salına geçiyorsun her defasında yanımdan?” 

Salına salına yürümek ne demekti? Romanlarda, öykülerde sıkça görülürdü bu deyiş. Peki ne anlama gelirdi bu? Salına salına yürümenin bir ölçüsü var mıydı? Kim görmüştü bir diğerini salına salına yürürken? Kim karar vermişti bir yürümenin, salına salına yürümek demek olduğuna? On sekiz yaşında bir oğlanın kafasına nereden de girmişti bu ahmakça düşünce? 

Seda büsbütün kızdı. Hiddetle bağırmaya başladı. 

“Delirdiniz mi siz?” 

Siz derken kasabalıdan, kasabanın erkeklerinden söz ettiği açıktı. Ancak bizim ahmak oğlan bunu da anlamamış, kendi yararına yormuştu bu ‘siz’ sözcüğünü. Ona göre kendisi bu genç yaşına karşın, kendisinden yedi yaş büyük bir kadından saygı görüyor, söylemeye utanıyorum ancak Engin’in söylediklerini aynen aktarmakta sakınca görmüyorum, ‘onun kocası gibi yaşamaya’ layık olmuş oluyordu. Gerçekten, itler ancak sahiplerinin yanında sadık ve zeki birer varlık olarak görünürler. Sahiplerinden uzakta, azı dişlerini gösterdikleri herhangi bir kimsenin karşısında; akıldan büsbütün yoksun, düşünce gücünü yitirmiş, kızgın, öfkeli ve karşısındakine diş geçirme arzusuna büsbütün yenik, iğrenç birer varlığa dönüşürler. İşte bu genç, Engin, örneğin babasının ya da anasının yanında kuzu kesiliyor, onların her sözünü dinliyor, onların buyurduğu en zor işi bile keskin ve kıvrak bir zekayla çözebiliyorken, bir başka yerde, arkadaşlarının ya da sıkıntı vermekte kendisinde hak gördüğü bir kimsenin yanında ahmağa, saldırgan ve zekâ yoksunu bir yaratığa dönüşüyordu. Seda çekip giderken az öncekine benzer sözler işitti. 

“Akşama parka gel yavrum! Bekliyorum seni!” 

Gülümsüyordu budala, böylece bağırdıktan sonra. 

O gün, kendisini evine atana dek buna benzer beş olay daha geçti genç kadının başından. Devlet Su İşleri’nden emekli Cevdet Bey, iki saat ötedeki çimento fabrikasında genç yaşında nasıla ustabaşı olmuş Serhan, Arap Nuri, Piç Tufan ve az önce sözünü ettiğimiz İsmet’in yakın arkadaşı, kasabamıza nereden geldiği belirsiz Ufuk da aynı biçimde, salyalarıyla, budalalıklarıyla, kadını çıldırtacak denli ileri gittikleri pişkinlikleriyle çıktılar karşısına Seda Yıldız’ın. Ve hepsi de parka davet ettiler kendisini, karşılaştıkları tüm olumsuz yanıt ve davranışlara karşın. 

Günün sonunda, evinde her şeyden habersiz olarak oturmakta olan Seda’dan biraz uzakta, kasabamızın parkında bu yedi adam, bir bu eksikmiş gibi aynı anda toplanıverdiler. Önce hiçbiri bundan kuşkulanmadı. Sonra sözü açan Arap Nuri oldu. 

“Ne işiniz var oğlum burada? Darlamayın beni, yengeniz gelecek.” 

İsmet girdi araya. 

“Vay, Arap! Benim de hatun gelecek. -Ötekilere döndü.- Siz niye geldiniz lan asıl?” 

“Benim de hatun gelecek abi!” diye atıldı Engin. ‘Hatun’ sözcüğü pek hoşuna gitmişti oğlanın. Sırıtıyordu. Az sonra yüzüne yiyeceği tokatla kendine gelecekti. 

Ötekiler de aynı karşılığı verince ilk kuşkulanan İsmet oldu. Yalnız, Cevdet Bey evli olduğundan, durumu anlamasına karşın yavaş yavaş tüydü parktan. Öteki altısı baş başa kaldılar. İsmet sordu. 

“Siz kimi bekliyorsunuz, oğlum?” 

Hepsi bir ağızdan “Seda!” diye yanıt verince ortalık ana baba gününe döndü. Birbirlerine girdiler. Arap Nuri ile İsmet ayakta kaldı bir tek bu kargaşa içinde. En son Arap, İsmet’i bir güzel hakladı. Sonra yoluna devam etti. Birkaç saat içinde tüm kasaba bu olayla çalkalandı. Hele Cevdet Bey’in karısı Selma Hanım, büsbütün delirdi bu işe. Kocası olay yerinden erkenden sıvışsa da işin içinden çıkamamıştı. Tümüyle karardı kasaba. Her yanı korkunç bir gürültü aldı. Duyar duymaz doğruca Seda’nın evine koştum. Çoktan camı çerçevesi indirilmiş, “Namussuz, ahlaksız karı!” bağırışları ortalığı inletmeye başlamıştı bile. Doğruca evine koştum. Öyle sessiz, öyle budalaydım ki, tek bir kimse bile eve böylece girişime, Seda’ya destek oluşuma aldırmadı. Bir başkası olsa çoktan taşlanırdı, kim bilir! Kapısında uzun süre bekledim. Açmaya korktu. Bir süre sonra kapının açıldığını görünce, hızlı hızlı sıvıştım içeri. Ardımdan içeri girmeye çalışanlar oldu. Neyse ki engelleyebildim onları. İçeri girdiğimde Seda’yı çoktan yere çökmüş, hüngür hüngür ağlarken buldum. 

“Nasıl bir yer burası? Nasıl insanlarsınız siz böyle? İğreniyorum hepinizden,” dedi. Haykırıyor, ağlıyordu. 

“Öyleyiz,” dedim. “Özür dilerim!” 

Yanına oturdum. Birlikte ağlamaya başladık. 

Varol Mengüverdi
Latest posts by Varol Mengüverdi (see all)

Yorumlar kapatıldı.