İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir Olay ve Dört Ağız

ÇOCUK

Bugün kahvaltı yaparken kapımız çalındı. Annem ve babamdan önce ben koştum kapıya. Arkamdan seslendiler. Kızdılar bana. Onlardan önce kapıyı açmamam gerekiyormuş. Yine de dinlemedim.

Annem de babam da yaşlı değiller ama çok yavaş yürüdüler arkamdan. Bu yüzden evimize gelen adamla uzun uzun bakıştık. Korktum ondan. Üstü başı temizdi. Kötü de bakmıyordu ama niyeyse çok korktum. Uzun boyluydu. Sakalı ya da bıyığı yoktu. Gözleri maviydi. Sarışındı ve saçları da kısaydı. Onu uzun uzun izledim. Korkudan sesim çıkmadı. Adam da bana bakıyor, benim gibi susuyordu. Ne acayip adam! O da mı benden korkmuştu acaba?

Adamın güldüğünü gördüm. Korkum geçmemişti yine de. Önce annem geldi yanıma. Dönüp ona baktım. Onun yüzünü öyle donuk görünce korkmaya devam ettim. Yetmemişti adamın gülmesi.

Babam da gelince herkesin suratı iyice asıldı. Adam gülmeyi bıraktı. Kapının önüne geçmeden önce, “Kim gelmiş?” diyen babam birdenbire sustu ve tıpkı gelen adam gibi yüzü düştü. Tanıyorlar mıydı onu? Hiçbir şey anlamıyordum.

Biraz zaman geçti. Annem tek bir söz bile etmedi. Babam yine aynı asık suratla adama bakıp “Kimsiniz siz?” diye sordu. Annemin korkmaya başladığını gördüm. Omzumdan sarstı. Hiç böyle canımı yakmazdı beni dürterken. “Sen odana git güzel kızım.” Omzum öyle acımıştı ki, sözünü dinlemek zorunda kaldım. Güzel kızı olduğumu söylemeseydi, belki de ağlayacaktım. Odama geçerken bir ses duydum. Bizimkilerin sesi değildi bu. Adamın sesiydi. Anlamıştım.

“Her şey için özür dilerim!”

Daha sonra ne olduğunu bilmiyorum. Babamın bağırdığını duydum. Ufak bir gürültü koptu. Biraz zaman geçtikten sonra annem odama geldi. Ağlıyordu. O adamın kim olduğunu bir kez sordum. Bir şey söylemedi. Ben de bir daha sormadım aynı soruyu. Odamdan çıktım. Babamı mutfakta öfkeli öfkeli düşünürken gördüm. Kafam daha da karıştı.

BABA

Bugün kahvaltı sırasında zil çaldı. Şaşırdım. Gelen konuklarımız oluyordu ancak onların tümü akşam saatlerinde ve özellikle önceden bir haber bırakarak geliyorlardı. Bu gelen bir yabancı olmalıydı. Tanıdık biriyse bile kötü bir haber vermek için gelmişti.

Böylece düşünürken kapının çalınmış olduğu niyeyse aklımdan çıktı. Eşim de benim gibi dalgın görünüyordu. Bu yüzden, defalarca uyarmış olmamıza karşın kızımız koştura koştura bizden önce kapıyı açmaya davrandı. Annesi ardından seslense de durmadı.

Kızım kapıyı açtıktan sonra ne görmüş olduğunu çok merak ettim. Çünkü öylece duruyor, sessizce bakıyordu gelene. Konuğumuzun da hiç sesi çıkmıyordu. Normal koşullarda kapıya gelmiş birinin karşısında bir çocuk gördükten sonra doğruca “Annen baban evdeler mi?” diye sorması, varlığını belli etmesi gerekir. Kimdi, neydi? Eşimle birlikte ağır ağır yürüdük kapıya doğru. Bendeki yavaşlığın nedeni bu durumun üzerimde yarattığı nedensiz kuşkuydu ancak onun neden en az benim kadar ağır davrandığını anlayamıyordum. Sonunda o da kapının eşiğine vardı. İşte tam bu anda, henüz kapıdakinin kim olduğunu görmeden içimi derin bir kuşku kapladı.

Kuşkumun en büyük nedeni, karımın kapının önüne geçer geçmez derin bir korkuya kapılmasıydı. Henüz ilk anda masmavi gözleri, kendisini yan taraftan görüyor olmama karşın belirgin bir biçimde açılıverdi. Olmaması gerekli olan bir şey olmuş gibi davranıyor, kendisine bakan kızımı daha da çok korkutuyordu. Karıma güveniyordum. Her koşulda ona güvenmeye hazırdım ancak bu derin korkusu, bende yolunda olmayan bir şeyler olduğu hissini uyandırıyordu.

Ortama yayılmış bu gergin havayı dağıtmak ve eğer gelen sıradan bir tanıdıksa bu durumu biraz olsun normalleştirmek için kayıtsız bir tavırla, “Kimmiş gelen?” diye seslendim. Kapıya vardığım ilk anda bu sorumun ne denli yersiz olduğunu anlayacak suratlarla karşılaştım. Ortada beni derinden sarsacak bir şeyler olduğunu seziyor ancak böyle olduğuna yönelik bir kuşkum yokmuşçasına davranmak zorunda hissediyordum. Bu yüzden beni görünce yüzündeki güleç hava anında yok olup giden adama bakıp “Kimsiniz siz?” diye sordum. Ne olursa olsun, bu yaşananın normal bir durum olmadığını tüm gerçekliğiyle anlayana dek hiçbir şey yapamazdım. Ne var ki adam beni daha da şaşırtacak bir iş yaptı. Eşim kızımı odasına gönderdikten sonra, tam olarak benim yüzüme bakıp “Her şey için özür dilerim!” dedi. Artık dayanamazdım. Yapmam gereken açık ve netti. Yakasına yapıştım adamın. Şayet özür dileyecek bir konumdaysa, cezalandırılmayı hak ediyor demekti. Suratına bir yumruk attım. Dudağı kanadı. Elini dudağına bastırarak, merhamet ister gibi baktı bana. Öylece, yüzüme baka baka çekip gitti. Merdivenden inerken, yüzü artık bana dönük olmadığı bir sırada güldüğünü gördüm. Öfkeyle mutfağa geçtim. Düşünmeye başladım. Bu evden gitmek gerekiyordu artık. Eşimin gözyaşları ve sessizliği bana bunu anlatıyordu.

ANNE

Bugün uyandığımda göğsümde sıkıntı verici bir sıcaklık duydum. Aylardır bugünün gelmesini bekliyordum. Aslında böyle zamanlarda yapılması gereken hiçbir şey olmamış ve olmayacakmış gibi davranmaktır. Bir biçimde atlatılabilirse, o zaman kurtuluşu görmek de mümkün olabilir.

Sabahın ilk saatlerinde eşim ve kızımla birlikte kahvaltımızı ediyorken zilin çalması, işte tam da bugünü bekliyor olduğumdan ötürü feci hâlde ürküttü beni. Biliyordum gelenin kim olduğunu. Bu yüzden yerimden kalkmakta oldukça isteksiz davrandım. Kapı hiç açılmayacak, gelenden bir biçimde kurtulacak değildim. Bunun ayrımındaydım ancak yine de ağır davranarak bu karşılaşmadan yakayı sıyırabileceğimi umuyordum. Benimle birlikte eşim de aynı tavır içerisindeydi. Üstelik eşimin kapının çaldığı ilk andan itibaren beni süzmeye başlamış olması, içimdeki sıcaklığı büsbütün arttırıyordu.

Yaşadığım sancı yetmezmiş gibi olmasından en çok korktuğum şey olmuş ve kızım kapıya doğru hevesle koşmaya başlamıştı. Onu durdurmaya çalıştım. Çok kez uyardığım gibi bir yabancının geleceğinden, onu elimizden alıp gideceğinden korkuyor değildim. O böyle sanıyordu belki ancak benim derdim başkaydı. Geleni tanımıyor olsaydım, o zaman belki bu denli panik içinde seslenmezdim arkasından. Her ne kadar kızımdan önce kapıyı açmak istiyor olsam da bu karşılaşmaya hazır olabilmek için zamanı elden geldiğince geçirmeye çalışıyordum.

Kızım kapıyı açtığında ve sessizce donup kaldığında, yanılmış olma şansımın kalmadığını anlayıp büsbütün kahroldum. Artık çok geçti. Biraz olsun hazır hissedebilmenin imkânı yoktu. Niye gelmişti ki? Onu bu insanlara tanıtamayacağımı, bundan feci hâlde utanacağımı çok iyi biliyordu. Beni cezalandırmak mıydı amacı? Ne yapıyordu böyle? Nasıl bakıyordu kızımın suratına ki böylece korkutuyordu onu? Anlamak güçtü. Artık yapmam gereken tek şeyin, hiç değilse eşimden önce kapının önüne geçmek olduğunu biliyordum. Belki de beni gördüğü ilk anda kaçıp gidecekti. Tek umudum buydu ancak hiç de öyle olmadığını gördüm.

Kapının önüne geldiğimde onu gülümserken gördüm. İçimde ona karşı müthiş bir acıma duygusu hissettim bu anda. Affedilemezdi. Yaptıklarının bağışlanabilir bir yanı yoktu. Ancak öyle güzel gülüyordu ki yeğenine bakarken, yaptıklarının korkunçluğuna karşın bağışlanmayı hak ettiğini göstermek istiyor gibiydi. Yine de bunca yıldan, bunca olup bitenden ve kurulan bu yeni yaşamdan sonra onu bağışlamak söz konusu olamazdı. Kardeşim, kızımdan gözlerini aldıktan sonra bana bakarak gülümsemeye başladı bu kez. Korktum. Hem de çok korktum. Korktuğum şey, bir anlık şuursuzlukla onu bağışlayıp evdekilere kim olduğunu bir çırpıda anlatmak ve işlediği iki cinayetin yükünü çok sevdiğim bu insanlarla paylaşmaktı. Bunu yapamazdım. Öylece bakmaya ve sessizlik içinde beklemeye karar verdim. Gideceği ana dek böyle kalacaktım.

Ardımdan eşim geldi. Kardeşim gülmeyi kesti. Birbirlerine baktılar bir süre boyunca. Kocamın yüzüne bakamıyordum, ardımda kalıyordu ancak yüzünü görmeyi ve ne düşündüğünü anlamayı her şeyden çok istiyordum. Belki de kuşku duyuyordu bu olanlardan. Tümüyle yanlış anlıyordu beni. Olacakları görmemesi için kızımı doğruca odasına gönderdim.

Kardeşim bir süre daha böyle bekledikten sonra, saatlerdir konuşuyormuşuz gibi bir soğukkanlılıkla, “Her şey için özür dilerim,” diyecek oldu. Eşimin üzerinde kuşku uyandırdığını, düşünülmemesi gereken ne varsa düşünmesine neden olduğunu işte tam bu anda anladım. Beni bir kenara çekti ve kim olduğunu bile bilmediği konuğunun yakasına yapıştı. Yüzüne bir yumruk attı. Kardeşimin de beklediği belki tam olarak buydu. Aldığı ceza kendisini bağışlaması için ona yeterli gelmemiş olmalıydı. Hiçbir şey söylemeden merdivenlere yöneldi. Aşağıya indi. Onu gülerken gördüğümde dayanamadım. Ağladım. Demek bağışlanmak için en ufak bir umut dahi duymamıştı içinde.

KONUK

İçeri gireli yıllar oldu. En son hâkim söylemişti yüzüme, kaç yıl ceza yediğimi. İlk anda beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Engelleyemezdim, değiştiremezdim artık olup bitenleri. Bir karar okunmuştu yüzüme ve gereği her ne olursa olsun yapılacaktı bana. Bu yüzden içeride geçirdiğim süre boyunca hâkimin söylediği sayıları unutmak için çok uğraş verdim. Sonunda unutmayı başardım. Böylece her gün, özgürlük için bir umut oldu bana.

İçerideyken yaşamımı değiştirmeye yetmese de düşüncelerimi tümüyle değiştiren bir roman okudum. Budala’ydı adı. Yazarı da benim gibi yıllarını dört duvar arasında ve bir yığın işe yaramazın içinde geçirmişti. Beni anlayabilirdi. Buna inanarak yazdığı bu eseri okumuş ve yanılmadığımı görmüştüm. Romanda beni en çok etkileyen ve hâkimin yüzüme okuduğu felaketi unutmak için çırpınmama neden olan belli başlı kesitler bulunuyordu. Bunlardan en önemlisi, karar gereği öldürmek üzerine olan diyaloglardı. Prens Mişkin, karar gereği öldürmenin korkunçluğundan söz ediyordu. Haydutlar tarafından boğazı kesilen bir insanın bile yaşama umudu taşıyabileceğini ancak yargıçlarca öldürülmesine karar verilmiş bir insanın bundan her ne olursa olsun kaçamayacağını çok iyi bir biçimde anlatıyordu. Öldürülmemiştim. Bu yönde bir karar verilmemişti ve elbette verilemezdi de. Ancak saymaksızın geçirdiğim yıllar, benim için ölümden oldukça farksızdı. Bu yüzden karar denen şeyin gücü önünde eğilmeyi ve geçen yıllarımı saymak gibi bir aptallığa kalkışmamayı uygun gördüm bu süreç boyunca.

Yaptıklarımı anlatmaya ya da bunlardan ötürü başkaları üzerinde oluşacak olan kötü izlenimi silmeye kalkışmayacağım. İki insan öldürdüm ve bir deliğe tıkıldım. Hepsi bu. İçerideyken en çok beklediğim şey, hiç değilse ailemin bana yüz çevirmemesiydi. Ne yazık ki, başıma gelen tam olarak bu oldu. Annem, babam beni sevmeyi bırakmakla yetindiler. Bir süre sonra da öldüler zaten. Ancak ablam, bununla da yetinmeyip beni tümüyle yok saymayı seçti. Dışarıya çıkacağımı umduğum her gün, ablamı ve beni yok saymakla yarattığı yeni ailesini göreceğim düşlere daldım. Ne diyecektim onlara? Nasıl bir tavır alacaktım? Çok düşündüm bunun üzerine. Sonunda anladım ki, özür dilemek ve beni nasıl karşılayacaklarını görmek yeterli olacaktı yüreğimin yatışmasına.

Çıktıktan sonra ilk iş kapılarını çaldım. Sabahın körüydü. Kimseyi orada bulamayacağımdan endişe ediyordum. Bir süre kapının açılması bekledikten sonra tüm o geçen yıllara değecek bir güzellik gördüm karşımda. Yaşamın tüm anlamıydı bu. İnsanların çektiği eziyetlere, canları yana yana yürüdükleri yollara derince anlamlar kazandıran bir düş. Bir çocuk. Yaşamı kurtarmak için kurtarılması gereken. Geleceği düşlemenin gücünü veren. Benim gibi bir insanın bile bağışlanmasına yetecek denli sevgiyle doldurabilecek, taşa dönmüş yürekleri. Gülümsedim bu yüzden. Bağışlanmaya yönelik ufacık bir umut belirince içimde, çocuk gibi gülümsedim. Ancak o korkuyordu benden. Yoksa biliyor muydu kim olduğumu?

Biraz zaman sonra ablam çıktı karşıma. Beni göreceğini biliyor gibiydi. O da korku içindeydi. Niye böyle sessizdi herkes? Hiç değilse kızsalar bana. Niye geldiğimi sorsalar. Tanımıyorlar mı beni yoksa? Hadi bu çocuk beni göremeyecek denli az zaman geçirdi yeryüzünde, ablama ne oluyordu böyle? Gerçekten böylesine yok mu saymıştı beni? Anlayamıyordum.

Biz sessizlik içinde birbirimize bakarken bir adamın sesini duydum. Çok geçmeden karşıma dikildi o da. Beni görür görmez sustu. Çevresine ve özellikle de ablama uzun uzun bakıyordu. Belki de ondan bir açıklama bekliyordu. Ancak ona bırakmayacak, her şeyi ben anlatacaktım. Onların bir kardeşi olduğumu, bundan sonra onların yanında olacağımı ve bugüne dek yaptığım tüm hataları bağışlatacak kadar onları mutlu edeceğimi çocuk gibi haykıracaktım.

Eniştemin yüzüne bakınca gülümsemek gelmedi içimden. Yeni birini görünce duyulan yabancılıktan ileri geliyordu bu. Bir de onun kötücül bakışları, gülümsememi zorlaştırıyordu. Yine de her şeye karşın içimden geçenleri neşeyle söylemeyi başaracaktım. Kendimi bunun için yüreklendirmeye çalışıyordum. Ne var ki eniştem, “Kimsiniz siz?” diye sordu. Ablama baktım. Gözleri dolmaya başlamıştı. Söylememişti demek kim olduğumu. Bu yeryüzünde Cemal diye biri yokmuşçasına davranmıştı. Artık iyi bir söz edecek durumda olmadığımı görüyordum. Çekip gitmek istiyordum. Son anda, hiç değilse bunu yapabilmek adına, enişteme bakıp her şey için özür dilediğimi söyledim. Ablam, yeğenimi çoktan odasına göndermişti. Ne olacaksa şimdi olmalıydı.

Özür diledikten sonra bir yumruk yedim. Hiçbir şey bundan daha iyi olamazdı. Güçlü bir yumruk değildi bu ancak buraya gelmekle yaptığım hataya kesilmiş iyi bir cezaydı. Olacakları biliyor olmama karşın şaşırmıştım. Adamın yüzüne hayretle baktım. Ardından aşağıya indim. Beni göreceklerini bildiğim bir yerde, herkese ve her şeye acır gibi gülümsedim. Yenilmemiştim. Yaptıklarını düşünecekler ve bugünü asla unutamayacaklardı.

Editör: Mete Karagöl

Varol Mengüverdi
Latest posts by Varol Mengüverdi (see all)

Yorumlar kapatıldı.