Yazar: 12:03 Öykü

Dışarıda Kalan

İki saatlik uykuyla duruyorum. Ne zaman evden çıktım, ne kadar yol yürüdüm hangi ara bu çitin önüne gelip durdum, bilmiyorum. Gidecek az yolum kaldı, öyle hissediyorum. Bu çiti ve bahçeyi geçtikten sonra geriye, Yeşil Yol’u yürümek kalıyor. Karşılıklı çam ve servi ağaçlarıyla dört mevsim yemyeşil bir görüntü sunan bu yol, sadece bizim ilçenin değil tüm şehrin metrekareye en çok ağaç düşen yeri. Adını da buradan alıyor aslında ama herkes başka türlü anıyor; kimi sevgi yolu diyor, kimi mecburiyet caddesi. Sıcak günlerde akşamüstleri genç sevgililer için buluşma yeri iken sabahın bu erken saatlerinde, özellikle bu mevsimde kuş uçmaz kervan geçmez bir yere dönüşüyor.

Güneş henüz doğmadı, etraf yeni yeni aydınlanmaya başlıyor. Çitin boyu bir metre ya var ya yok. Herhangi bir tehlikeyi engellemek için yapılmış da sanki buna pek gücü de yok. Ellerim cebimde, soğuktan donmuş düşüncelerim çözünebilsin diye montun içerisine iyice gömülüp çitin öte tarafında ekili sebzelere bakıyorum. Roka ve maydanozlar birbirine sokulmuş ısınmaya çalışıyor. Marullar ise lahanalara özenip her tarafını kapatma telaşında. Hiç ağaç yok bahçede, çitin boyuna denk limon ağacını saymazsak eğer. Tuhaf bir görüntüsü var onun da. Büyümek istiyor da çite ayıp olmasın diye büyümüyor gibi. Gövdesi kalın, bodur, meyvesiz bir limon ağacı. Ayrık duruyor diğerlerinden, yabancıymış, oraya ait değilmiş gibi. Meyve veremeyen yalnız bir ağacın bu kadar dirayetli görünmesi sinirimi bozuyor. Bahçeyi izlemeyi bırakıp donmamak için yola koyulmam gerektiği geliyor aklıma. Daha doğrusu yüzüme vuran ayaz bunu sevimsiz bir şekilde hatırlatıyor. Çitten atlayıp geçmeyi düşünürken yan tarafta demir sürgülü tahta bir kapı gözüme ilişiyor. Kapıya doğru yöneliyorum. Acemice boyanmış. Boyaları aşınan çite göre yeni gibi duruyor. Demir sürgüsü boyadan nasibini almış olsa da alttaki paslı kısımlar önemsenmemiş ya da gözden kaçmış. Ellerimi cebimden çıkarıp sürgüyü çekmem gerek. Kapı, çite göre bir anlığına gözüme daha kısa görünüyor. Ellerimle montumu içeriden iyice kavrıyorum. Hızlanabilmek için bir iki adım geri çekiliyorum. Sağımı solumu kontrol edip kimsenin görmediğinden emin olduktan sonra kapının üzerinden atlıyorum. Havadayken montumun pasını gizleyemeyen sürgüye takıldığını hissediyorum. Yeni boyanmış tahta kapı açılıyor ve ben limon ağacının dibine kapaklanıyorum.

Ne kadar zaman geçiyor, yerden kalkıp devam etmem ne kadar sürüyor bilmiyorum. Kendime gelip etrafa bakıyorum. Önümde ağaçlarla çevrili upuzun bir cadde var. Sis ve rüzgârın uğultusu, yolun güzelliğini gölgeliyor. Bu gri uğultu, her gün yürüdüğüm yolun henüz başındayken içimi huzursuz etmeye yetiyor. Ucu bucağı görünmeyen bu ıssız caddeyi kaygıyla arşınlamaya başlamadan önce, cebimden yolun yarısına kadar bana eşlik edebileceğini düşündüğüm son dal sigaramı çıkarıyorum. Rüzgâra sırtımı dönüp sol elimle yaptığım siper sayesinde zor da olsa uzun ve ince sigaramı yakabiliyorum. İlk nefeste çekip üflediğim dumanın yükselerek sise karışmasını izliyorum. Sol elimi cebime, sigara bulunan sağ elimi ağzıma götürüyorum. Yıpranmış, siyahtan açık kahverengiye dönmüş botlarıma takılıyor gözüm. Bağcıklarını yine tam bağlamamışım. İkinci nefesi uzun uzun içime çekiyorum.  Bir an ağzımdan ve burnumdan çıkan dumana karışıp yok olmayı diliyorum. Daha doğrusu, sisin içinde kaybolan sigara dumanı gibi başka bir şeye dönüşmek istiyorum. Belki bu sayede bir işe yaramak, birilerine tutunmak mecburiyetinden de kurtulurum. Kulağa tuhaf geliyor ama bazen sigara dumanı olmak istiyor insan. Ya da meyve vermeyi umursamayan bir limon ağacı.

Düşüncelerden sıyrılıp hem ısınmak hem de ıssızlığı biraz delmek için sevdiğim bir şarkıyı ıslıkla çalmaya çabalıyorum. Tek başıma olmanın rahatlığıyla kendimi kaptırıp daha coşkulu ıslıklar çıkardığım anda, yolu boydan boya çevreleyen ağaçlar rüzgârın yardımıyla bana eşlik etmeye başlıyor. Sahnenin ihtişamına kapılmış olacağım ki ileriye doğru giden ıslık sesimin gittiği yoldan çabucak geri döndüğünü çok sonradan fark ediyorum. Yalnız, benden çıkıp bana dönen sesler aynı değil. Yankı değil bu. İleriye doğru baktığımda tüm yolu kaplayan sisin içerisinde benimle aynı ezgileri mırıldanan birinin koşarcasına yürüdüğünü görüyorum.

Sol eli, yakasını kaldırıp içine gömüldüğü solmuş kahverengi montunun cebinde, sağ elinde bitmek üzere olan bir sigara. Yürüyüşü savruk biraz. Belli ki uykusuz. Aceleyle çıkmış, bağcıklarını bağlamaya fırsatı olmamış. Adımlarımı onunkilere denk getirmeye çalışıyorum. Yetişmem mümkün görünmese de bu yolu yalnız yürümüyor olmak beni rahatlatıyor. Benim varlığım ise onu huzursuz etmiş olacak ki hızlanmaya başlıyor. Sigarasından uzun bir nefes alıyor. Bıraktığı duman yavaş yavaş yükselerek sise karışıyor. Ben de ardından payıma düşen zehri içime çekiyorum. Seslenmek istiyorum ancak sesim havada asılı kalan sigara dumanına karışıyor. Sis koyulaşıyor. Uğultulara karışan sesimden ürküyorum, adımlarım hızlanıyor. Her seferinde aynı tempoda yürüdüğümüzü fark ediyorum. Bitmiş sigarasını yolun kenarına bırakıp eline bir kozalak alıyor. Gerine gerine ayağıyla ileriye vurduğu kozalak önüme düşüyor. Eğilip, çoktan bitmiş sigaramı yere bırakıyorum. Kozalağı elime alıyorum. Ona cevap vermek istiyorum; yıpranmış botlarıma aldırmadan kozalağa tüm gücümle, canımı acıtırcasına vuruyorum. Kozalak gözden kayboluyor. Sise ve sese karışıyor gökyüzünde.

Takip mesafemi koruyarak izlemeye devam ediyorum. Gözlerimi ondan ayıramıyorum. Şu an tek yapabildiğim, onu izlemek. Yola neden çıktığımı hatırlamıyorum artık. Sisin yoğunluğundan ilerleyip ilerlemediğimi, ne kadar yolum kaldığını kestiremiyorum. Bir döngünün içindeyim sanki, aynı yollardan yürüyüp aynı havayı soluyorum. Ona yaklaştığımı sandığım anlar oluyor, sonra mesafenin hiç değişmediğini fark ediyorum. Bu döngüden çıkmamızı sağlayan şey iki elini cebine atıp savruk adımlarını düzeltmesi…

Artık varmış olmanın rahatlığıyla yavaşlıyor. Fırsatı değerlendiriyor ve iyice yaklaşıyorum. Etrafı tahta çitlerle kaplı bir bahçenin önünde duruyor. Epey hareketsiz kalıp, bahçeyi izliyor. Ben de durup izliyorum. Daha fazla yakınlaşmak istemiyorum. Boyaları aşınmış çitlerin arasından yeşillikler ilişiyor gözüme. Baştan sona süzüyorum onunla. Yeni boyanmış kapı onun da dikkatini çekti. İki adım daha atıp kapının önünde durdu. Sürgüyü çekip içeri geçmesini bekliyorum. Ama bir türlü ellerini cebinden çıkarmıyor; aksine, iyice sokuluyor montun içine. Bir iki adım geriye doğru atıp sağına soluna bakıyor. Sesleniyorum. Sesim bana geri geliyor. Yetişmek istiyorum ama nafile. Kimsenin olmadığına emin olduktan sonra yeni boyanmış kapıdan atlıyor, montu sürgüye takılıyor. Bodur bir ağacın dibine yüzükoyun düşüyor.

Kapı kapandı. Gölgesi dışarıda kaldı. Ben yerimden kıpırdayamıyorum.

Editör: Onur Özkoparan

Kemal Tekin
Latest posts by Kemal Tekin (see all)
Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close