İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İki Yolcu ve Bir Köylü

Traktörün römorkuna kurulmuş iki yolcu, birbirlerine ne kadar yollarının kaldığını sorarak başladılar söyleşmeye. Kendilerini ilçeye dek bırakacak olan köylüye bir soru daha sormaktan çekindiklerinden ve artık bu bitmek bilmeyen yolda arkadaşlık etmek zorunda olduklarını anladıklarından, böyle bir yola başvurdular. İlginç olan, ikisinin de bu soruyu aynı anda sormuş olmalarıydı. Canları aynı anda tak etmişti bu yolculuğa, besbelli. Öyleyse pekâlâ kafaları uyuşabilir, söyleşebilir, dahası dostluk bile kurabilirlerdi. Yolcuların ikisinin de köyün insanı olmadığı açıktı. İlçeye gitmek için sabırsızlanmalarından anlaşılabilecek bu gerçek; giyinişleriyle, görünüşleriyle büsbütün açığa çıkıyordu. Üstelik bu yüzden traktörü süren köylüden bir yığın anı dinlemek zorunda bile kalmışlardı. Babam anlatır. Onların zamanında eşkıyalık gırla. Böyle sizin gibi iki kibar adam bu köyün yolundan geçecek! Milletin elindekini avucundaki almadan şuradan şuraya geçirmezlermiş vallahi. Bizim pedere de bir gün…

Traktör sarsıldı. Köylünün bu sarsıntıdan ötürü birkaç saniyeliğine sözünün kesilmesinden yararlanan yolcular, sözü bir başka yere taşıdılar. Sözünün dinlenmesi için bir süre bekleyen köylü, olup biteni anladıktan sonra önüne döndü. Islık çalmaya başladı. Bir türkünün ezgisi dolanmıştı ağzına. Ardındakilerin söyleşisi gitgide koyulaşınca, birkaç söz mırıldanmaya bile başladı.

Yolumuz gurbete düştü
Hazin hazin ağlar gönül

“Nereden böyle?”

“Eskihisar. Ya siz?”

“Köyün adını bile bilmiyorum.”

“Güzelyurt,” diye araya girdi köylü. Yolcu, onun türkü söylerken bir yandan da kendilerine kulak vermesine şaşarak, “Evet, Güzelyurt,” diyerek gülümsedi.

“Güzelyurt’ta bizim akrabalar vardır. Gider geliriz arada. Adı gibi de güzel yerdir namussuzum!” Yolcular ne söyleyeceklerini bilemeyerek yeniden birbirlerine döndüler. Bu kez ilk davranan Eskihisarlı oldu.

“Ne için gelmiştiniz buralara?”

“Bir arkadaşım vardı. Onu bulmak için. Gelgelelim ne soyadını biliyorum ne de bir bağlantımız var. Esasında görüşmeyeli yıllar oldu. Öldü dediler. Ben de duyar duymaz çıkıp geldim. Ne ölü var ne diri! Geldim, gidiyorum.”

Eskihisarlı şaşırdı. Edecek söz bulmaya uğraşıyordu ki kendinden emin bir biçimde yeniden araya girmiş olan köylünün sesiyle kendine geldi. Köylü, tok sesiyle sertçe sordu.

“Arkadaşım dedin, neydi adı?”

“Asaf.”

Köylü yine hiç duruşunu bozmadı, arkasını dönmedi ancak yüzü fena halde bozulmuş, gözünden yaş gelecek gibi olmuştu.

“Asaf öleli üç gün oldu. Tanırdım, iyi çocuktu.”

“Neden onlardan kimseyi bulamadım burada?”

“Ooo! Senin hiçbir şeyden haberin yok hemşerim! Yıllar oldu Asaf İstanbul’a gideli. Orada evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş. Üç gün önce haber geldi. Anası, babası ‘İlle de köye getirin!’ diye tutturdu. Yok! Orada gömeceklermiş. Buradakiler de cümbür cemaat İstanbul’a.” Yolcu bir süre sessizce kaldı yerinde. Aynı noktaya baktı. Kendisine bu kötü haberi hiç ardına dönmeden, soğukkanlılıkla anlatan köylüde takılıp kaldı bakışları. İçten içe bir hınç duydu bu adama. Sonra artık bunun yararsız olduğunu, buradan geri dönmek olanağı bulunmadığını henüz anlamış gibi başını yeniden çevirdi, yol arkadaşına döndü.

“Siz buralarda ne arıyorsunuz?”

“Öğretmenim. İlçede bir tanıdık var. Hafta sonu onda kalacağım.”

Yanındaki küçük, siyah çantayı fark etti öteki yolcu. Eskihisarlı, köylünün bu kez araya girmemiş olmasına şaşarak sözü sürdürdü.

“Buralarda durulmuyor pek. Havası suyu bana hiç iyi gelmedi sanırım. İlçe ne de olsa şehrin bir küçüğü. Alışmışım kent yaşamına. Köyde durmak zor geliyor. Vakit buldukça böyle gidip geliyorum.”

Traktör bir kez daha sarsıldı. Ardından durdu. Yolun ortasında, uzaktan gelen köpek havlamalarını duyan yolcular epey ürktüler. Köylü traktörden inmiş, aracı kontrol etmeye girişirken, onlar da iki yanlarında serilmiş olan tarlaların üzerinde sesi beliren köpekleri seçmeye çalışıyorlardı. Köylüye döndüler. Ne olduğunu soracaklardı. Ancak o çoktan konuşmaya başlamıştı.

“Bozuldu yine meret! Telaş etmeyin, birazdan düzeltirim ben bunu.” Traktörün çevresinde dolaştı. Bir şeyler yapıyor, aracın sağına soluna vuruyordu. Yolcular ne problemi ne de çözümünü anlayamamışlardı.

“Bizim buralarda, hele sizin o Eskihisar’da servis hak getire! Çoğu zaman çalışmazlar. Çalıştı mı da sabahın altısında kalktın kalktın! Kalkamadın mı, o vakit bekle, şu yoldan birinin geçeceği tutsun da götürsün seni ilçeye. Kim geçecek? Siz dua edin bu makinenin bozulduğuna! Yoksa ben de geçmezdim buralardan. Tamire götürüyorum bu mereti. Yoksa benim ilçede işim ne?”

Yolcular sessiz, hareketsiz, öylece bakmakla yetindiler. Bir süre geçti. Köpek sesleri kesilmiş, bu kez yakıcı güneşin de etkisiyle can sıkıntısı baş göstermişti. İçleri yanıyordu. Bu yol, her ikisi için de bir çıkış kapısıydı. Apayrı biçimlerde olsa da bu böyleydi. Ancak bu yolda kalmak, yolun istenmeyen yanında kalmaktan daha beterdi. Söylenmeye başladılar. Köylüye karşı ilk kez bu denli cüretkârlardı.

“Hadisene artık!” dedi Eskihisarlı, “kaldık burada. İşimiz gücümüz var.”

Köylü içerledi. Nasılsa bir iki hamlede eski haline getirdi traktörü. Çare ellerindeymiş de bu anı beklemiş ve sonunda iyi bir yanıt verme olanağı bulmuş gibiydi. Traktörüne sessizce bindi. Küsmüştü bu kez yolculara. Hem de artık kesin bir biçimde. Öncekiler gibi değildi bu. Gerçekten küsmekti işte! Kendisini saymamak neymiş göreceklerdi. epey ilerlediler. İlçeye yaklaştıklarında, köylü hâlâ küskünlüğünü bozmuş değildi. Yolcular da artık bezmiş, kendi aralarında konuşmayı kesmişlerdi. Nasılsa ilçeyi uzaktan, belli belirsiz gördüğü ilk anda aklı başından gidiverdi köylünün. Unuttu kendisine verdiği son sözü.

“İşim gücüm var diyorsun da öğretmen, senin işin burada mı? Boşuna celallendin. Okula yetişeceğim desen, sırtımda taşırım seni. Arkadaşına on dakika geç kaldın diye…”

Başını sitem eder gibi bir yana çevirdi. Eskihisarlı ilçeyi gördüğünden mi arkadaşına yaklaşmış olmanın sevincinden mi bilinmez, epeyce yumuşadı bu sözler karşısında.

“Özür dilerim! Kabalık ettim.”

“Ettin, ettin ya, dert değil, öğretmen! Hazırlan bakalım, geldik sayılır.”

Sonunda ilçeye vardılar. İlçe meydanının yakınına yanaştılar. Köylü, Eskihisarlı’yı uğurladı önce. Yüzü gülüyordu. Sonra öteki yolcuya döndü. O ise hâlâ dalgın, belki Asaf’ı düşünüyordu. Köylü güldüğüne güleceğine utandı. Gözü doldu. Bundan da utandı ancak sonra, “iyidir bu,” diye düşündü. “Hiç değilse üzüldüğümü görüyor.” Yolcunun da gözleri doldu.

“Şimdi nereye gideceksin sen?”

“İstanbul’a.”

“Aklını mı oynattın? Şimdi de ta buradan İstanbul’a mı gideceksin? Yollarda perişan olursun.”

“Yok, hayır. Ben zaten orada yaşıyorum.”

Köylü baktı, baktı. Uzun süre düşündü.

“Yazık!”

“Yazık!” diye karşılık verdi öteki, bitkin bir halde.

Görsel: Dimitris Vetsikas 

Varol Mengüverdi
Latest posts by Varol Mengüverdi (see all)

Yorumlar kapatıldı.