Yolun ağır ve uzun araçlara ayrılan sağ şeridinde on bir saattir yol gidiyordu. Henüz üç saat önce mola vermişti. Çorba içmiş olmasına rağmen tuhaf bir açlık ve mayhoş bir yorgunluk vardı üzerinde. Diyarbakır’dan aldığı eşyaları İstanbul’a götürüyordu. İki tayin olan askerin evi vardı arkadaki kasada. Rica etmişlerdi eşyalara bir şey olmasın diye. Zaten olmazdı da hayata yeni başlayan bu iki asker ailesinin kimbilir ne türlü zorluklarla denkleştirdiği eşyalara bir şey olmasın diye daha bir hassas davranıyor, yavaş gidiyordu. Bu nedenle yol uzadıkça uzadı. Yanında sinsi bir yılan gibi uzayıp giden asfalt yoldan da bitmek tükenmez trafikten de usanmaya başlamıştı. Son zamanlarda çabuk yorulup bıkmaya, sık sık mola vermeye başlamıştı. Mola bitip direksiyonun başına geçince bir sıkıntı, bir yorgunluk tüm bedenini esir alıyordu. Düzensiz yeme ve uykusuzluk vücudunu hantallaştırmış, geceleri uykuya direnebilmek için içtiği paketlerce sigara ciğerlerini çoktan tüketmişti. Geldiği kırklı yaşlarının sonunu; ciğerleri iflas etmiş bir adamın tükenmişliği, kimseye el açmamış, yardım dilenmemiş bir baba vakarlığıyla karşılıyordu. Evine döndüğü nadir günlerde tarifsiz bir coşkuyla kendisine doğru koşan çocuklarının dağ gibi babası olma onuruyla giriyordu yuvasına. Tüm bunlar; kutsallaştırılmış baba rolü, ekmeğinin peşine düşen evin direği figürü ona göre değildi aslında. Mutlu sıcak bir aile filminin dublörü olmaktan öteye geçememişti bu nedenle. Gündüz sıktığı kemeriyle canhıraş çalışıp akşam koltuğunun altına iki ekmek ile yarım kilo kıyma sıkıştırıp gelmek, çocuklarının ödevlerine yardım etmek, veli toplantılarında ilgili babayı oynamak, hafta sonu yapılacak pikniğin hazırlıklarını planlamak, tekli koltukta elinde kumandayla uyuyakalmak, kendisini uyandıran eşinin koynuna girip terli sabahlara uyanmak, çaya gelecek misafirler için akşam gelirken kuru pasta almak, evin taksitlerini düşünmek, değişilecek araba lastiklerinin markasına karar vermek, ayın sonunu çıkaramamak, giderlerin altında ezilen gelir için sağa sola yakınmak kendisine göre değildi. Bu sebeple zamanında, “Bırak uzun yol işini çocuklarının başında dur,” diyen kayınbiraderinin türlü torpillerle bulduğu okul hademeliği işini ikinci senesinde bırakmış, tekrar uzun yol şoförlüğüne dönmüştü.
Kendine tuttuğu hesaplaşma silahından çıkan her keşke mermisi yüreğinin farklı noktalarına isabet ediyordu. Kimselerin geçmediği, dar sokakların birinde bu keşkelerle boylu boyunca kanlar içinde yatıyor; elindeki ‘ama’ları hangi yarasına bastırsa hangi ‘belki’lerin insafına sığınsa bilemiyordu. Ucuz bir ömrün pahalı bedellerini ödüyordu. İhtişamla karşıladığı aydınlık sabahları çoktan zifiri karanlıklara evirilmişti. Merhametsiz zamanın, kırbacı yüreğinde şaklarken aynadaki suretinde bezginliğinin buruşuk izlerini buldu. “Ne yapalım bu dünyada bize, pişmanlıklara gebe bir kaderin rahmine düşmek varmış,” dedi ve direksiyonu dinlenme tesisine kırdı.
Tuvaletleri, nem ve idrar kokusunun geldiği yöne doğru ilerleyerek buldu. Soğuk suyla yüzünü yıkadı, ıslak elleriyle saçlarını düzeltti. Aynadaki aksinde yüzünün çöküklüğüne inat, diri ve dolgun duran saçlarına gözü ilişti. Tekrardan elleriyle şekil verdi. Dalgın bakışlarla yüzünü inceledi. Gözleriyle kirli sakalının arasına gizlenen gençliğini didikledi. Renkli badem gözlerinde davetkâr bir bakış aradı. Bulamadı. Orada bir yerlerde olmalıydı oysaki. Daha dün gibi hatırlıyordu lisede estirdiği rüzgârları. Peşinde onlarca kızı dolaştıran, her görenin dönüp bir kez daha baktığı yakışıklılığını anımsadı. Utangaç bir övünç geldi, dudaklarına oturdu. Uzun boyu, renkli gözleri ve sarı saçlarıyla akranlarının kıskançlığına maruz kalmıştı yıllarca. Şimdiyse çökmüş avurtları, feri kaçmış gözleri ve dalgın bakışları… Hiçbir hayati zevkin yeşeremediği yüreğinde, dünya nimetlerine karşı ehlileştiremediği bir tiksinti vardı. Ne yapsa olmuyor bir mekâna bir yuvaya bir bedene aidiyet hissedemiyordu. Hep bir eksiklik hep bir yarım kalmışlık hissi. Uzayıp giden vazgeçişler, daralan yollarda özleyişlere eviriliyor, lakin çatallaşmış yol ayrımlarında tercihini yine gurbetten yana kullanıyordu. Hiçbir hayati ikaz levhası devrik rotasına pusula olamıyordu.
Üst komşuları Nazan Teyze kendisini her gördüğünde bir Nas, Felak okuyor, suratına tükürük dolu üfürükler savuruyordu. Kem gözlere, nazarlara okkalı beddualar savurduktan sonra özlem duyduğu Almancı oğlunun ve torunlarının hasretini giderircesine gelip sımsıkı sarılırdı. On beş yıldır Almanya’ya giden oğlunu ve orada doğan torunlarını görme umuduyla yaşayan, altmışlı yaşların ortasında güleç bir kadındı. Maden işçisi kocasını bir maden göçüğüne kurban vermiş, varını yoğunu oğluna adamıştı. Oğlu da Almanya’ya gidiş o gidiş bir daha geri dönmemişti. Oğlunun arada sırada attığı üç beş kuruşla yaşar, gönderdiği sarı saçlı kızlarının resmiyle avunurdu. Çok şakacı, hayat dolu, şen bir kadındı. Annesiyle, “Kız sen çirkin kocan çirkin bu yakışıklı servi boyluyu nasıl yaptınız?” diye alay ederdi. “Çok canlar yakacak çok başınız ağrıyacak!” diye söylenirdi annesine.
Nazan Teyze… Gurbetçi torunlarına mı benziyordum bilemiyorum. Ben o mahalleden ayrılana kadar da Almanya’dan seni ziyarete geleni hiç görmedim. Ama beni bir tek sen anladın bundan eminim. Mahalleye yeni taşınan Yezidi ailenin ortanca kızı Yasemin’e vurulduğumu ilk sen anladın. Yasemin’i görmek için köşe başlarını kolladığımı da ilk sen fark ettin. Yasemin’le olan sevdamızın gelip geçici bir gençlik aşkı olmadığını da ilk sen anladın. Bu aşka ailemin kati suretle evet demeyeceğini de ilk sen söyledin. Ailemle iki yıl süren savaşımı kaybedeceğimi de ilk sen fısıldadın. Yezidi gelinleri olacağına nankör oğullarından olmayı kabul ettiklerini hissettin. Yasemin’in Mardinli bir aileye gelin gideceğini de ilk sen… İşte o gün uzun yol şoförü olup kendimi yollara vurmakla cezalandırdım sanırım Nazan Teyze. O gün bugündür ne yüreğimin susuzluğu dindi ne ciğerimin yangını söndü. Ama yaşadık işte, öyle ya da böyle tükettik bize ayrılan ömür yolculuğunu. Sen bir huzurevinde ben bir nakliye kamyonunda. Sen gelmeyen Almancı torunlarının yolunu gözleyerek ben bana yar olmayacak Yasemin’in hayalini kurarak koca bir ömrü dirhem dirhem tükettik.”
Nice sonra dalıp gittiği yerlerden uyandığında aynada kendine bakar buldu kendini. Tekrar yüzüne buz gibi suyu çarpıp hızla çıktı dışarı. Keskin mart ayazı yüzüne çarpınca soğuk bir ürperti vücudunu dolandı. Dışarının soğukluğu içinin soğukluğuyla yarışır cinstendi. Tesisin brandayla çevrili alanına hızlı adımlarla yürüdü. Bir çay söyleyip oturdu. Uzaklardan çırpınıp gelen sığırcık sürüsünün çığırtkan seslerine kulak kabarttı. Ufukta kaybolan güneşi izledi. Gri ve puslu bir akşama eviriliyordu yeryüzü. Küskün bir çocuk edasıyla somurtarak yitiyordu günün ışıkları semada. Etrafı şöyle bir inceledi. Siparişlere koşturan okuldan alıkonulmuş gençlere hayıflandı. Kendisi gibi uzun yol şoförlerinin telaşlı tedariklerini izledi. Gelene geçene havlayan tesisin bağlı köpeğine acıdı. Yağı cıvıyan yemeğini durmadan karıştırarak canlandıran aşçının işgüzarlığına gülümsedi. Arabasının camını yıkayan gence üç beş kuruş vermeden topuklayan adama öfkelendi.
Çayı gelince, önüne döndü. Telefonu eline aldı Nazan Teyze’yi aramak istiyordu. Nicedir görüşmemişti. Memlekete dönünce kendisini huzurevinde mutlaka ziyaret edeceğini söylemek istedi. Tesisteki kadının anonsuyla durdu. Kulağı zaten ağır işitiyordu Nazan Teyze’nin, bu şekilde hiç duymazdı. Anonsla hareketlenen yolculara gözü ilişti. Karşı masada bir adam telefonda konuşuyordu. Konuşanın sesini yükseltmesi istemsizce kulak misafiri olmasına neden oldu. Ağrı’da öğretmenmiş. Memleketinden dönüyormuş. Oralara da insanlarına da hiç alışamamış. Oradan kurtulmanın yollarını arıyormuş. Acıdı. Çok acıdı. Hareketlenip otobüsüne doğru seğirten genç öğretmene baktı.
Çayı bitince masaya bir onluk atıp kaşkolünü boynuna iyice dolayıp kamyonuna doğru yürüdü. Tam kontağı çalıştırdığında kotunun arka cebindeki telefon çaldı. İsteksizce çıkardı baktı, annesiydi. Yasemin’in baba evinden telli duvaklı Mardin’e gelin gittiği günden beri ailesiyle mesafeliydi. Mecbur kalmadıkça görüşmez, çok nadir telefonla konuşurlardı. Onlar da farkındaydı zorla evlendirdikleri oğullarının hiçbir zaman mutlu olmadığının. Bu durumdan çok sonra pişman olmuşlardı, lakin her şey için artık çok geçti. Telefonu sessize alıp yan koltuğa attı. Tam gaza basacakken bir daha çaldı. Bu sefer açtı. Annesi halini hatırını, nerede olduğunu sordu. Sesinde, henüz ağlamış bir insanın buruk nefesi hissediliyordu. Telaşlandı. Annesinin sorularına tek bir soruyla cevap verdi. “Ne oldu?” Sesi istemsizce sert ve keskin çıkmıştı ama umursamadı, sorusunu yineledi. “Nazan Teyzen bu sabah huzurevinde ölmüş oğlum. Almanya’dan oğlu gelmemiş. Nazan Teyze’yi kimsesizler mezarlığına defnetmişler,” dedi annesi ve yarım bıraktığı gözyaşlarına devam etti.
Editör: Onur Özkoparan
- Uzun Yol - 31 Mayıs 2026
- Kağıt Çocuk - 26 Şubat 2025
