İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Saksafon Kimin

Yağmur, o sabah bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Konuklar, ellerindeki siyah büyük şemsiyelere rağmen ıslanmaktan kurtulamayıp, kiliseye bir an önce başlarını sokabilmek için sabırsızca ilerlemeye çalışıyorlardı. İçeriye girebilenlerin yüzlerindeki ifade ise bir anda gevşeyerek yerini sakin bir gülümsemeye bırakıveriyordu. İnce, farklı uzunluktaki beyaz mumlar, tabuta giden geçit yolunda alevlerini titreterek sıralanmışlardı. Derinden gelen bir saksafon melodisi yankılanıyor, ikonlarla kaplı duvarlarda büyülü bir hava yaratıyordu. Saksafondaki bilindik melodiyi kırlaşmış saçlarıyla daha önce hiç görmediğim siyahi şişman bir Amerikalı çalıyordu: I did it my may.  Salonun ortasına yerleştirilmiş siyah meşin tabutun içindeki babaannem ise pırıl pırıl cildiyle ve gümüş grisi saçlarıyla gülümseyerek bizi izliyordu.

Geçen yazı babaannemin yazlığında geçirdiğim için bu saksafonu hemen tanıdım. Yatağının başucunda, duvara haç gibi çivilenmişti. O zaman bu şekilde yerleştirilmiş bir saksafonla yatmasını garip bulunca birkaç defa sormuş her seferinde de kaçamak yanıtlar almıştım, “Sen de saksafonuma taktın. Biçimi bu duvara göre değil mi?” Babaannem matrak bir kadındı, ama kapalı kutuydu. Sırlarını bizimle paylaşmazdı. Bir defasında kuzenim Sara ile başına üşüşüp “Babaanne itiraf et, en büyük aşkın dedem mi başkası mı?” diye sıkıştırsak da o, “Edepsizler sizi, tabii ki dedeniz olacak o sümsük en büyük aşkımdı,” şeklinde bizi başından savmıştı.

Tören gayet anlamlı ve güzeldi. Yaşlı siyahi amca, What a wonderful world parçasını bitirdikten sonra bir demet siyah laleyi babaannenim ellerinin üzerine serpiştirdi. Ardından gümüş rengi büyük saksafonu deri çantasının içine özenle yerleştirerek hemen yanı başına koydu. Çantayı sıkı sıkıya kavramasından bu saksafonun ona ait olduğunu anlayarak yanına yaklaştım.

“Merhabalar ben Ada, Bayan Cler’in torunuyum.”

Alnında biriken teri mendiliyle silerken, bembeyaz dişleriyle gülümseyip yanıma oturdu.

“Merhaba, ben de Lawrence. Sizi gayet iyi tanıyorum küçük hanım.”

“Babaannemi uzun zamandır görmemiş olmanıza rağmen buraya gelmeniz büyük incelik. Peki, bu babaannemin saksafonu değil mi? Onu niye aldınız?”

Durdu, önce uzun uzun bana, sonra telaşla yanıma gelen babama baktı, “Sanırım bunu size anlatmamın bir sakıncası yok artık. Dilerseniz yarın buluşup biraz konuşalım. The Marmara Otel’de kalıyorum. İnanın bu bana da çok iyi gelecek.”

Babam yüzünü buruşturarak yanımıza oturdu ve konuklarla ilgilenmem gerektiğini fısıldayarak beni uzaklaştırdı. Sanırım Lawrence’tan hoşlanmamıştı. On sekiz yaşımın merakıyla Lawrence’ın yanından ayrılmak zorunda kaldığım için üzgün bir şekilde, törenin devamına katılmak üzere korteje doğru ilerledim. Son dualarımızı, bu yağmurlu İstanbul akşamında gözlerimizden akan yaşlarla, minik haçları dudaklarımıza dokundurarak babaannem için okuduk.

Törenden sonra kuzenlerim, babam, amcam, yengem ve ben babaannemin Maçka’daki evine gittik. Lawrence ise kilisenin ön kapısından çıkmıştı, telefon numarasını dahi alamamıştım. Babaannemin evinden içeriye adım atınca yokluğunun bir duvar gibi çarptığını hissettim. Bordo kadife perdelerin araladığı camlardan vuran ışık huzmeleri eşliğinde fotoğrafları incelemeye başladım. İnce belini gösteren tayyörüyle gencecik güzeller güzeli Cler ve yanında saf bakışlarıyla dedem, birbirleriyle taban tabana zıtlardı. Babaannemin, ‘beni buraya gömün’ dediği Knidos kitabını elime almamla içinden bir tomar mektup kağıdının düşmesi bir oldu. Salondan Ay Işığı Sonatı’nın melodileri duyulurken mektupları kırmızı eski halının üzerinden yavaşça toparladım. Hemen mektupları incelemeye başladım. Sararmış ve mürekkep izleri bulaşmış kağıtlar, inci gibi bir yazıyla kaleme alınmıştı. Çoğunda İstanbul ve Chicago şehrindeki günlük hayatlarından bahsediyorlardı. O anda babam en huysuz ses tonuyla, “Ada konuklarımız ayrılıyorlar, bir zahmet buraya gelir misin?” diye beni çağırınca, elimdeki tomarı hızlıca çantama tıkarak odadan ayrılmak zorunda kaldım.

Ertesi sabah erkenden elimde mektuplarımla The Marmara Otel’in lobisinde oturup Lawrence’ı beklemeye başlamıştım. Nasıl olsa kahvaltıya iner diye gelen geçeni inceliyordum. O sırada lobide altmışlı yıllardan kalma fötr şapkalı bir adam eline flütünü alarak Hotel California parçasını çalmaya başladı. Lobideki yaşlı ve süslü kadınlar büyülenmiş halde adamı izliyorlardı. Bir ara çalmaktan yorulur gibi olunca yanına yaklaştım, “Pardon bu otelde kalan ve saksafon çalan siyahi bir adam tanıyor musunuz?” dedim.

“Evet tabii ki burada beraber bir iki defa çaldık, ama sanırım otelden ayrıldı. Cenazeden sonra dönmekten bahsediyordu.”

“Emin misiniz? Biraz daha kalabileceğini söylemişti de,” diye geveledim.

Üzgün bir şekilde koltuğuma dönsem de beklemeye karar verdim, benimle buluşmadan dönmüş olamazdı! Mektupları çantamdan çıkararak tekrar okumaya koyuldum. Lawrence hemen her ay babaanneme mektup göndermiş, Chicago’da çalmakta olduğu kulüpte ziyaret etmesi için adeta yalvarmıştı. Sonra babaannemin yazdığı aşk mektupları geldi elime, ardından onların yerlerine ulaşmadığını, gönderilmediklerini anladım. Mektupların tarihleri bir ömre yayılmıştı.  O sırada başımda siyah bir gölge hissettim. Kafamı çevirdiğimde elinde saksafonuyla Lawrence duruyordu!

“Demek mektupları buldun küçük hanım.”

“Aaa siz! Ayrıldınız sanıyordum, nerdeyse vazgeçecektim. Otursanıza lütfen.”

 Bir soluk alarak devam ettim, “Knidos kitabının içinde babaannemi ararken mektuplarını buldum!” Yanımdaki kırmızı sofaya yerleşti, arkadaşına uzaktan şapkasını çıkartarak selam verdi. Yanımıza gelen garsona bir Scotch getirmesini söyledi. Eline mektuplardan birini alarak derin derin kokladı, sanki sevgilisini içine çekiyordu. Griye dönmüş gözlerini devirerek Amerikan aksanıyla anlatmaya başladı, “Çok çok uzun yıllar önce ben delikanlı, babaannen de senin yaşlarındayken İzmir’de tanıştık. Blues festivaline katılmak üzere gelmiştim. Babaannen de rehberimizdi, seninki gibi kızıl uzun saçları, zümrütü andıran iri yeşil gözleriyle beni büyülemişti.  Caza da büyük tutkusu vardı. O ve arkadaşları çılgın delişmen bir grup kolejli kız, bizler de genç ve yakışıklı müzisyenlerdik işte.”

“Eeee, o zaman âşık oldunuz yani birbirinize.”

“Evet küçük hanım, hayatımızın en güzel bir ayıydı, gündüzleri babaannenin rehberliğinde İzmir’i ve etrafındaki güzel antik yerleri geziyor, akşamları da konserler veriyorduk. Halkın ilgisi de müthişti. “

İzmir’de güneş batarken deniz kenarından el ele yürümeleri gözümün önüne geldi. Kalbim hızla çarpmaya başladı, “Siz böyle anlatınca o günlere gitmiş gibi oldum.”

“Akşamları konser bittikten sonra kordonda grup olarak volta atar, denizin kenarında yakamozlarla ona saksafon çalardım. En çok da Sinatra’ya bayılırdı, Take me to the moon and let me play among the stars.

“Dedeme niye âşık olmadığını şimdi daha iyi anlıyorum galiba.”

“Bir ay nasıl geçti hiç anlamadık. Son gecelerimizden biriydi. Odama geldi. Ona yine uzun uzun saksafon çaldım. O gece hiç bitmesin istemiştik. İkimiz de aşıktık ve gerçekten yıldızlardaydık. Ta ki o gelene kadar.”

“Kim geldi?”

“Gece resepsiyondan bir telefon aldık, bir ay boyunca benden haber alamayan karım gelmişti Chicago’dan! Bana sürpriz yapmak istemiş! Tabii ben Cler’e evli olduğumdan falan hiç bahsetmemiştim ne yazık ki. Her şey o kadar güzeldi ki. Nasıl anlatabilirdim?”

“Bay Lawrence, ona ihanet etmişsiniz! Zavallı babaannem. Peki o ne yaptı?”

“Telefonu kapayınca ne olduğunu, kimin geldiğini anlamıştı. Ona sarılıp özür dilediysem de dinlemedi. Babaannen o yaşta bile çok olgun bir kızdı. Çıldırmasına rağmen kendine hâkim oldu. Bana aşağıya inmemi, kendisinin de o sırada hazırlanarak gitmiş olacağını söyledi. Ben de çaresizlik içinde karımı karşılamaya indim.”

Vakit geçirdikleri yataklarını toplarken canlandı gözümde babaannem. Minik elleriyle iç geçirerek gömleğinin düğmelerini ilikliyordu, “Ne büyük talihsizlik,” diyebildim.

“Karımla beraber yukarı çıktığımızda odada biraz önce olanlardan hiçbir iz kalmamıştı. Kadehler kaldırılmış, yatak toplanmış, her şey yerli yerine konmuştu. Derin bir oh çekip odaya girdim. Ancak bir tek şey eksikti, saksafonum! Odadan çıkarken saksafonumu da nasıl olduysa yanında götürmüş, bulunduğu kabın içine bir de gizli not iliştirmişti, Saksafonun bende kalsın!

“Yatağın başucundaki meşhur saksafon! Aslına bakarsanız bir ömür boyu onunla kalmışsınız.”

“Eee bir nevi öyle olmuş. Karım tabii odaya girer girmez saksafonumu sordu. Bozulup tamire yolladığımı, yenisini ısmarladığımı uydurdum. Karımdan da bir süre sonra ayrıldım, ama Cler beni hiç affetmedi. Onu yıllarca Chicago’ya davet ettim. Onunla yıllar sonra arkadaş olmayı başardık da. Bir sabah yüreğimi buz gibi hissettim, herhalde dedim Cler’e bir şey oldu. O gün anneniz aradı beni. Çok sevdiği caz parçalarını çalmam için beni cenazesine davet etti.”

O an Cler’i kızıl saçları, askılı pantolonuyla otelin lobisinde gördüm, ağzındaki saksafonu kendi çalıyor, sonra gülerek bize muzip muzip el sallıyordu, Take me to the moon and let me play among the stars.

Ona gülerek yanıt verdim, “Hoşça kal babaanne! Evrenin caz ve mutlulukla dolu olsun.”

Latest posts by İdil Himmetoğlu (see all)

Yorumlar kapatıldı.