İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Protesto Film İncelemesi

(Memmi’nin Baykuşları)

“Proletaryanın üç ayrı renkteki çocukları bir gün Paris’e giderler.”

Yönetmen: Mathieu Kassovitz
Senaryo:  Mathieu Kassovitz
Yapımcı: Christophe Rossignon
Oyuncular:  Vincent Cassel, Said Taghmaoui, Hubert Koundé, Karim
Gösterime Giriş Tarihi: 1996

Beyaz olmayan ülkelerden gelen herkes siyahtır.

Bir Yahudi, bir Arap, bir Afrikalı veya bir seküler, bir sosyalist, bir anti-kolonyalist… Ya da Memmi’nin devralınmış kimliklerine sahip Proletaryanın üç ayrı renkteki çocukları, seçilmiş politik kimliklerin diyarı olan Paris’e giderler.

Güne sabah 10.38’den başlayan gettolu üç gencin -Vinz, Hubert ve Said- diğer gün 06.01’de biten süreyi çok katmanlı bir dille anlatan, gittikçe yaklaşan belayı seyircisine hissettiren macerasına tanıklık ediyoruz. Din ve ırk ayrımı olmaksızın ötekileştirilmiş üç genç giderek büyüyen nefretlerini Paris’e götürürler. Gettolarının bir fare yuvasından farklı olmadığını gördükleri andan itibaren Vinz sürekli silahına sarılmaya başlar.

Vinz’in öfkesi ile Said’in heyecanı, analojik düzeyde bir korkunun ürününden başka bir şey değildir. Taşıdıkları nefret, kendilerine yönelmesinden korktukları nefrettir. Silah imgesine bu açıdan bakabiliriz. Kendimize yönelecek bir namluyu zıt yöne çevirmenin en kestirme yolu o namluya sahip olmaktır.  Vinz’in elindeki silah, kendi korkusudur. Karakterlerin patolojilerini ele alırken kişinin erken dönem ilişkileri sonucunda oluşan benlik kavramları üzerinden nefretlerini çözümlemeyi bir kenara bırakarak şunu söyleyebiliriz: Korku, kendini kişinin geçmişinden bağımsız olarak da üretebilir. Çünkü polis, bu üç genç için çağrışımsal değil doğrudan tehdittir. Doğrudan tehdit, korkudan daha çok nefretle iç içe geçmiş mücadeleyi doğurur. Nefret anlamlıdır, nefretin arka planında ciddi bir bilgi işlemi yatarken -kişi bunun farkındadır- korkuların çoğu anlam bakımından bulanıktır ve nevrotik bir kaygı olarak da adlandırılabilir.

Her iki gencin bu karakterlerine Hubert’in sakinliği de eklenince üç ayrı bedene dağılmış, gettonun elverişsiz koşullarında çarpıtılmış, nevrozla sulandırılmış, yabancılaşmış “bir öteki” ile baş başa kalıyoruz. Üç farklı aktör aslında tek “bir ötekiyi”  canlandırıyor. İnsan ne hayal ettiği insandır ne de gerçekte olduğu gibi bir  insandır. İnsan öfke, heyecan, korku ve bunları bastırmaya çalışan Hubert vari sakin bir akıldan ibarettir. İnsan zamansal bir varlıktır. Zaman onda hangi duygu durumunu üretiyorsa insan artık o duygunun insanıdır. Bir anlamda da insan, bilinçliliğini ve varlığını belirleyenler çevresel ve tarihsel güçlerdir. Çevreden ve tarihten  arındırılmış insan, sadece biyolojik bir organizmadır. Ya da Foucault’nun dediği gibi:  “İnsan paradoksal olarak şimdinin ‘öteki’ tarihidir.”

Vinz ve Said tipik birer yabancılaşma örnekleriyken Hubert yabancılaşmaya direnen akıldır. Hubert kendisinin de farkında olduğu, içinde doğal olarak dallanıp budaklanan nefreti spor yaparak buduyor. Bu nedenle Hubert’in nefreti asla bir nevrozlu  tutkuya  dönüşmüyor. Hubert para, mevki, kadın vs gibi başat yabancılaşmaya karşı sabırla direnen bir akıl olarak kendini ortaya çıkarıyor. Paris’ten döndükten sonra Vinz ve Said ne olduklarına ve asla ne olamayacaklarına şahit olduklarında, kendi gerçeklikleri ile hayallerinin arasındaki uçurumu görüp daha fazla nefretle dolup insan olmalarına yabancılaştıklarını görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında Kassovitz’nin sinema diliyle betimlediği bu üç karakter karmaşık ve anlamlı bir insan tiplemesi olarak karşımıza çıkıyor.

Sinema dili taraflıdır, bu dil göçmen karşıtlığına, toplumsal eşitsizliğe, ırkçılığa duyulan “La Haine” (nefret) Vinz’in silahından çıkacak kurşun kadar gerçekçidir. Sinema fenomenlerin parçacıklarından oluşur, bu parçacıklardan -toplumun ve doğanın içerisinden yönetmen/senarist tarafından toplanıp- politik bir dil inşa edilir. Kassovitz’nin sinema dili, Vinz’in tıpkı Robert De Niro’nun Taxi Driver filminde de olduğu gibi, ayna karşısında içindeki nefreti kendi yansımasına boşaltmakla başlıyor, o tuvaletten çıkan orta yaş üstündeki Rus’un üç gence anlattığı anekdot ile sürüp gidiyor. Oyuncuların kendi adlarıyla filmde oynaması da filimin dilini gerçekçi  kılıyor. Filmdeki “nefret” başrolü üç genç arasında paylaştırılmış gibi gözükmesine rağmen filmin protagonisti Vinz’in elindeki “ha şimdi patladı, patlayacak” diye yüreğimizi ağzımıza getiren tabancadır. Üç kahraman ise birer antagonisttir. Tabancanın imgelediği dil, kendini oyuncular kadar görünür kılmıyor. “Tabancayı kim, kime karşı ve niçin kullanacak?” sorusuna dönüşüyor.

Polisin kaybolan bu tabancası, Vinz’in elinde adaletli bir şekilde nefretini boşaltabilecek mi? Devletin sağlayamadığı adalet Vinz’in elindeki silahla sağlanabilecek mi? Polis nedir, burjuvanın maaşlı korumaları mıdır? Fransa sokakları, Albert Memmi’nin de teşhis ettiği sorunlar nedeniyle kaynayıp duruyorken silah ötekileşmiş bir grubun elinde, namludan çıkacak kurşun kimin bedenine saplanacak? Dil canlıdır ve sürpriz bir şekilde yanıltır.

Protesto, Fransız Cumhuriyetçiliğinin ırksal sınırlarına meydan okuyan ve dekolonyal bir ulus ötesi vatandaşlığı önceleyen bir dil geliştiriyor.

Bu filme kurgu ve teknik açıdan bakacak olursak, kamera üç gençle birlikte yürüyor sürekli. Bu hareketli çekimler de sanki filmin içinde yaşıyormuşsunuz hissini veriyor. Senaryodaki öykünün içinde, zamanın genişlemesine tanık olmak aşırı gerçekçi geliyor. Çünkü senaryodaki tema, yirmi dört saate sığdırılmış üç müşterek hayatın doğrusal büyümesinin hikayesidir. Bu büyüme, hikaye gelişiminin oldukça kademeli olmasına ve ayrıntılara gösterilen özeni destekliyor. Polis vahşeti, yoksulluk ve erkeklik temalarını işleyen çok politik ve gergin bir anlatım var. Çok etkili oyuncu kadrosu ve hassas işçiliği ile konu edindiği temaların iyi dengelendiği bir kült esere tanıklık ediyoruz. Mathieu Kassovitz, bir kez daha sinematografileriyle harika bir iş çıkarıyor. Kamera baştan sona pürüzsüzdü. Filmin kurgusu ve akışı çok iyi planlanmış. Açılıştan kapanışa kadar sarmal bir şekilde genişleyip duran öykü parçaları ustaca görsellerle bir araya getirilmesi düşünceli ve yaratıcıydı. Siyah beyaz çekim, filme çarpıcı bir gerçeklik katmakla birlikte kısa kısa çekilen hareketli sahnelerle film bol aksiyonlu -alan dışı seslerle desteklenen- bir kurguya dönüşüyor.

Filmin müzikleri; oldukça minimalist, diegetik müzik veya düzen karşıtı marşlar aracılığıyla pompous ses anlarına sahip. Bob Marley & the Wailers – Burnin And Lootin, Cameo – Funk Funk, The Gap Band – Outstanding’in müziklerinin  yanı sıra oldukça açık olarak Niggaz Wit Attitudes (N.W.A) güzeldi ve ses tasarımı baştan sona iyi yapılmış. Özetle, La Haine, etkileyici görsellere sahip, gergin ve hareketli bir politik drama…

Bu etkileyici film, 1995 yılında Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü, 1996 yılında da Cesar en iyi film, en iyi prodüktör, en iyi  kurgu ödüllerini aldı.

Editör: Elif Türkoğlu

 

Latest posts by Lokman Baybars (see all)

Yorumlar kapatıldı.