İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türbegâh

TÜRBEGÂH

Türbegâh… Kubbeli tavan, yarım ay biçimli pencere…Yerde çingene çadırını andıran çeşitlilikte halılar… Ayak kokularının ter kokularına, küf kokularının esans kokularına, gözyaşlarının iniltili yakarışlara karıştığı yeşil türbegâh… Uğunmaktan moraran bebelerin, sinir telleri yay gibi gerilip sonra hallaç pamuğuna dönen aygın baygın kadınların, hayırlı bir kısmet dileyen genç kızların, yeni aldığı arabasını nazara, hasede, fesada, pis nefise karşı efsunlamak isteyenlerin adaklarını sunduğu, etli pilav kazanları kaynatıp lokmalar döktürdüğü, penceresinde mumlar yakıp falanca hazretlerini karanlıkta koymayıp ışığının lütfuna ermek isteyenlerin uğrak kapısı türbegâh…

Buraya ilk kez geliyorum. İçimde tuhaf bir korku, bakışlarımda merak ve kaygı var. Acaba anneme burada ne yapacaklar? Günlerdir yatıyor, kalkmıyor. En son çok ağladı. Ağladı, ağladı sonra düşüp bayıldı. Babam onu kucaklayıp yatağa yatırdı. Nenem durmadan odasına girip çıkıyor. Beni almıyorlar içeriye. Nenemin eteğinin dibinden ayrılmıyorum. Kapı aralığından bir çala annemin hâlâ uyuduğunu görüyorum. Odaya yemek tepsisi dolu giriyor, dolu çıkıyor. 

Annem gözünü açıyor nihayet. Benzi kül… Bir kötürüm gibi babamın kolunda tuvalete gidiyor. İçimden annemin artık sakat olduğunu düşünüp içerliyorum. Konuşmak yok, soru sormak yok. Sadece kapı pervazından meraklı, endişeli gözlerle şahit olmak var. 

Nenemle babam fısıldaşıyor, aralarında bir çekişme geçiyor. Nenemin büyüklüğü babamın erliğini yeniyor. Nenem beni Halime Karı’yı çağırmaya gönderiyor. Halime Karı kötürüm doktoru mu diye düşünüyorum. Şimdi annem ördekbaşı yeşili sandıklı kanepede oturmuş, başının üstünde gerili beyaz çarşafla mırıldanıyor. Dua ediyor sanırım. Çünkü o hep dua ederken ağlar. Neneme görünmeden çarşafın altına sızıyorum. Annemin elini tutmak istiyorum kurşunlardan korkmasın diye. Coss diye bir ses çıkıyor tepemizden, ama bir şey olmuyor bize. Ne bir yerimiz kanıyor ne acıyor. Nenem yokluğumu anlıyor ki adımı sesliyor. Ses yok… Çarşafın ucunu kaldırıp baktığında görüyor beni, basıyor zılgıtı. Halime Karı “Karışma çocukta da nazar varsa çıkar,” diyor. Çarşaf toplanıyor, tepsideki su dökülüyor. Geride kalan iri delikli taş konuyor bir kenara. Her biri bir göz, bir sözmüş o deliklerin. Çok, çok delikli bir taş… Nenem Halime Karı’yı salmıyor. Bakır cezve kaynıyor, etrafı acı kahve kokusu sarıyor. Ben de içmek istiyorum ama Arap olmaktan korkuyorum. Fincanlar ters çevriliyor. Halime Karı açmıyor, bekliyor. Nenem kenarına bir beşlik koyuyor, fincan açılıyor. Lunaparktaki oyuncaklar gibi para atmadan çalışmıyor demek ki… Halime Karı korkutuyor beni. Nasıl oluyorsa hokus pokus gibi karışık bir şeyler söylüyor, gözlerinin siyahı yukarı çıkıyor çıkıyor kayboluyor. Bembeyaz bakıyor, korkuyorum.

Gagasında zarfla uçan bir güvercin, sırtı yükle dolu bir deve kervanı, dağlar aşan iri bir adam, el açıp dua eden bir kadın, Sultan Baba Türbegâhı ve vesvese salan adını bilmediğim yaratıklar… Bunların hepsi bir fincana nasıl sığıyor bilmiyorum; ama nenemin demesine göre Halime Karı ecinnilere karıştığı için başka bir âlemden haber alabiliyor. O âleme ne telefon çalışıyor ne posta…

Akşam babam gelince eve bir başkalık geliyor. Babam başka olduğundan değil, gün boyu başka birini görmekten doğan bir başkalık geliyor. Sofrada sessizlik… Annem pek konuşmaz nenemin olduğu yerde. Nenem ağır, tane tane, tok ve buyruk verici baş hatun edasıyla babama kısa günümüzden özet geçiyor. Bir de Halime Karı’nın verdiği salığı söylüyor: “Tez annem Sultan Baba Türbegâhı’na götürüle, zira şifası oradadır.” Babam, başını gömdüğü kuru fasulye tabağının üstünden şaşkın bakışını belli ediyor. O an itiraz etmek istiyor, alay etmek istiyor, kahkahalarla gülmek, okkalı küfürler savurmak istiyor. Bunların hepsi sadece beyninin içinden gözlerine akan bir film şeridi oluyor ve nenemin sözünü tutuyor.

Nenem annemle akşamdan bir tepsi börek açıyor. Kokusu etrafı sarıyor, ama şimdi yemek yok. O yarın yenecek. Çünkü orada uzun kalınacak. Annem tepsi başında kedi gibi gezinen bana dayanamıyor ve kıtırlı kenarlardan bir iki parça veriyor. “Annem gülümsüyor. Annem gülsün ben bir tepsi böreğin hepsini yerim,” diyorum içimden.

Evet, buraya ilk kez geliyorum. İçimde tuhaf bir korku, bakışlarımda merak ve kaygı var. Annemin giydiği siyah pardösü onun günlerdir süzülen bedenini daha da süzülmüş gösterse de yüzünün berraklığı, bakışlarının mat duruluğu ortaya çıkmış. Hep birlikte ayakkabılarımızı çıkarıp Sultan Baba Hazretleri’nin huzuruna çıkıyoruz. Mermerler üstünde yükseltilmiş, başında kocaman bir kavuk; üstüne yeşil, yaldızlı bir örtü örtülmüş kocaman mı kocaman bir mezarın önünde ellerimiz semaya açılıyor. Nenem: “Dua et, sen gibi sabilerin duası kabul olur.” diyor da ben Kul hüvellâhü’ dan başka dua bilmiyorum ki! O da sonuna doğru karışıyor zaten. En iyisi bozuntuya vermeden herkesin yaptığı gibi dudaklarımı kımıldatmak… Nenem, yanındaki poşetten bir seccade çıkarıp anneme uzatıyor. Annem alıp seriyor. Sonra iki eli başının altında yastık, yüzünü Sultan Baba’ya dönüp kıvrılarak uzanıyor. Koskocaman taş mezarın etrafında namaz kılanlar, bir saf durup dua edenler, elini yüzünü yeşil örtüye sürenler… 

Nenem beni kolumdan çekiştirerek dışarı sürüklüyor. Gözüm arkada, annem orada kalıyor. Gözlerim doluyor. Üstelik çok çişim var. Koşarak babama sarılıyorum. Babam sessiz… Altıma kaçırırsam nenem kızar. Kıvranarak söylüyorum ona. “Kocaman oldun, aha tuvalet orada git, gel. Ben bakıyorum sana, ” diyor. Dönüp dönüp ardıma bakıyorum. Nenem elinin tersini savura savura: “Hadi hadi burdayım.” diyor. Burası çok kalabalık, çok pis. Kırık fayanslar, damlayan musluklar, paslanmış borular ve kirli görüntülerin saldığı koku midemi havalandırıyor. Paslı demir kapıların sürgüleri bir gıcırtı ile her açılışta yeni bir pislik tabakası bırakmış oluyor. Nihayet bu pislik batağından canımı dışarı atıyorum. Sultan Baba, buranın sahibi değil mi, niye bunlara kızmıyor diye düşünürken bir kadın: “Hişşt!” deyip gel gel işareti yapıyor bana. O an altından kanlar süzülen, simsiyah ve donuk bir şekilde  bana bakan koyun kellesi görüyorum. Bir adım daha atamıyorum. Durumu anlayan kadın, dumanı üstünde etli pilav tabağıyla bana yaklaşıyor. Benim gözüm bana bakan koyun kellesinde. Kadın bir bana bir kelleye bakarak gülümsüyor. “Bu, Allah’ın emri,” deyip tabağı elime tutuşturuyor. Hızlı hızlı nenemin yanına gelince, nenem tabağı alıyor elimden: “Sevaptır.” diyerek kaşık sallıyor pilava babamla. Benim midem şimdi daha çok bulanıyor. Annemi görmek istiyorum. Saatler geçiyor. Biraz oynayan çocuklara bakıyor biraz şadırvandaki suyla oynuyorum; ama her geçen dakika tıkandığımı hissediyorum. Nihayet nenem ve babam dayandıkları ağaç gövdesinde uykuya dalınca seyrettiğim insan manzaralarından sıyrılıp Sultan Baba’ya doğru seğirtiyorum. Kapısı kapalı… Ya Sultan Baba annemi kolundan çekip o koca taşın içine alıverdiyse! İçimi saran bu korkularla türbegâhın etrafını dolanmaya başlıyorum. Demirlenmiş yarım ay biçimindeki pencerenin birine keçi gibi tırmanıyorum. İşte, annem orada, ama niye hâlâ uyanıp gelmiyor. Esinti de çıktı. Üşüyorum… Gidip nenemin koynuna sokuluyorum. Uyandığımda annem yanımda… Onu inceliyor, bir yerinde bir değişiklik var mı diye dikkatle bakıyorum. Hayır, annemde hiçbir değişiklik yok ve olmadı da nenem bu dünyadan göçene kadar.

Nenem bu dünyadan göçene kadar çok türbeler gezdik, koynumuzda boynumuzda çok muskalarla gezdik, adaklar adadık. Falcıların, büyücülerin, şifacıların kapısını aşındırdık ve babam çokça sessiz kaldı içinde söndürmek zorunda kaldığı volkanlarla. Nenem göçtükten sonra bu üç kişilik yuvamız bizim türbegâhımız, babam annemin şifacısı oldu ve annem bir daha hiç bayılmadı.

Yorumlar kapatıldı.