Yazar: 08:15 Öykü

Günahı Boynuna Tüm İşçi Çocukların

Biz aynıyız, dedi. Evet, demek geldiyse de içimden durdum. Aynı olmamız iyi bir şey mi? Aynı olmak… Ne kadar aynıyızdır, kesin bir tanımlaması olmaz. Kesin şeylerden nefret ederdi. Daha çocuktuk, kendimizi bile ne kadar tanıyorduk ki aynı olduğumuza karar verelim? Çocuksu düşünceler bu yüzden hiç beklenmediği kadar tehlikelidir, bizi bir başka dünyaya götürür ama bulunduğumuz dünyadan da soyutlamaz. Karşımdaydı, onu görüyordum, fazlasıyla benzediğimizi biliyor ancak buna dair bir tez üretemiyordum. Çoğu zaman aynı şekilde düşünüyor, aynı şekilde davranıyor, aynı şeyleri yapmaktan hoşlanıyorduk. Bu bizi aynı yapmaya yeter mi? Zamanın ne göstereceğini bilmeksizin aynı olduğumuzu ve kalacağımızı savunmak ahmakça olurdu. Böylesi bir ahmaklığa, büyük bir hayalin beraberinde, sadece bir çocuk düşebilirdi. Çocuktuk. Düştüm. Aynı olmasak bile aynı olduğumuza inanarak.

Ona ne verebilirdim? Oyuncaklarımı paylaşabilirdim ya da onunla en sevdiğim şarkıyı söyleyebilir, yazı kalemimi onunla bölüşebilir veya onunla hiçbir şey yapmayıp sadece uzak ama tarifi imkân dışı bir güzellikte rüyaya dalarak kurtarabilirdim bizi zamandan. Çocuktum. Çocuk olduğum için hepsini aynı anda yapacak gücüm yoktu hatta bir tanesini bile tamamına erdirecek dirayetim. 

Annem yurt dışına gitmişti, babam işe gidip geliyordu ve anneannemde kalıyordum. İthal çikolatalar evin her yerindeydi. Adını telaffuz dahi edemediğim bir çikolatayı yerken aldığım haz, bana eşi benzeri görülmemiş bir mutluluk vadetmekle kalmıyor, onu hissediyor ve her anımı onunla doldurmaktan büyük bir keyif alıyordum. Sonra yediğim çikolataların ambalajlarını saklıyor ve düşünüyordum. Bir gün, öyle bir çikolata yemiştim ki bir daha yemek için evdeki bütün dolapları taramış ancak eşine rastlamamıştım. Kakaosu, bütün vücudumu ele geçirerek beni bağımlı kılmıştı sanki. Ambalajında siyah tenli bir çocuk vardı, çocuğun arkasında da tarlalar. O çocuğu daha önce görmemiştim, tarlalara da hiç gitmemiş. Ne önemi vardı? Çocuk aklıma uyup yediğim çikolata, bende öyle bir etki bırakmıştı ki onunla paylaşmak istiyordum. Ne yazık ki anneannemle evin altını üstüne getirmemize rağmen aynısından bulamadık. O an paylaşabileceğim en kıymetli şeyin bir çikolata olması elbette ki büyüleyici bir hediye olmayacaktı ama ona bir çikolatadan daha fazla verebileceğim bir şey yoktu. Çikolata da bitince, ambalajı kalmıştı geriye.

Onunla oyun oynarken cebimden dışarı fırlamış ufak bir kısmını gördü ambalajın. Bana sormadan çekti onu, kendisi için de kalıp kalmadığını sordu. Üzülerek cevap verdim: Hayır, hepsini ben yedim. Gözleri dolacaktı ki engel oldu hemen. Peki, dedi, bir gün bana aynısından getirene kadar sana bu ambalajı vermeyeceğim. Sertçe tuttuğu ambalaj parçasından çektim elimi, yırtılmasını göze alamadım. Zaten hepsini almıştım hafızama: Siyahi bir çocuk, tarlalar, yüksek kakao oranı… Peki, bu çikolata nereden gelmişti? Anneme sorsam o bile bilmiyor olabilirdi, babam zaten sevmezdi böyle şeyleri çünkü çok yapay bulurdu. Anneannem ise şeker hastası olduğu için arası yoktu pek. Bu çikolata, onunla aramızdaki en büyük bilinmezdi artık. Bilmek isteyeceğim bir şey miydi, o konuda emin değildim.

Çocuk aklımla aynı olduğumuzu düşünmekle yanılmış olabilirim. Eğer bu kadar aynı olsak ondan esirgemezdim bu kadar güzel bir çikolatayı, onun da en az benim kadar seveceğini düşünüp bir parça da olsa ayırırdım ona ama yapmadım. Ambalajı onda olan bir çikolatayı arıyordum her yerde. Annem ve babamla gittiğimiz tüm marketlerde reyonları didikliyor, annem ne zaman yurt dışına gidip gelse heyecanla bavulunu açıp içinden çıkanları kontrol ediyor ancak o çikolataya bir türlü erişemiyordum. Bir yerden sonra kaybettim ümidimi. O kadar çok bekledim ki hiçbir paketin içinden çıkmadı o siyah tenli çocuk. Ailemle onlarca yere gittik geldik, tarlalar gördüm, hiçbirinde rastlamadım kakaoyla ilgili bir şeye. Umudumu kaybettim en sonunda. Böyle bir çikolatayı hiç yememiştim sanki, bir hayal görmüş ve en sonunda uyanmak zorunda kalmıştım. Büyüyordum. Çocuk aklım bu tip zorunlulukları benimsemek istemese bile kendimi hiç olmadık şeylerin içinde buluyor, zamana meydan okuyan bir ambalajı tekrar görme ihtimâline tutulup birçok farklı ülkeyi gezerek büyüyordum. 

Büyüdükçe aramızdaki bağlar da dayanamadı zamana. Aynı olduğumuzu düşünürdük çocukken ama o kadar da aynı kalamadık büyüdükçe. Evlerimiz değişti, hayatımıza girip çıkanların sayısına yetişemedik. Belki ikimiz de çikolatayı hâlâ çok seviyorduk ama söylemiyorduk bunu birbirimize. Onun yaşadığını biliyor, ambalajı sakladığına inanmak istiyordum çünkü kendime bir söz vermiştim: Ona bu çikolatayı bir şekilde bulup getirecektim. O siyahi çocukla tanışacak, gerekirse tarlalarda o ve onun gibilerle birlikte çalışacaktım. Bu, benim için bir sözden öte kutsal bir çabaya dönüşüyordu zamanla. Vicdanen kabullenemiyor, büyüdüğümü ve değiştiğimi bildiğim bu hayatta bir kez olsun çocukluğumdan arda kalan bir hissi tekrar yaşamak istiyordum. O neredeydi, ne yapıyordu? Hepsi zihnimdeydi elbette. Belki aynı olduğunu düşündüğü birisiyle daha tanışmıştı ama olmamıştı, o kadar da aynı olmadığına kanaat getirmişti en sonunda. Belki ambalajı bile çöpe atmıştı, unutup gitmişti çocukluğumuzun en buruk hatırasını. Bazı hatıraların hakkı böyle verilir çünkü, hatırlamayarak. 

Yollar yolları doğurdu, güneşi binlerce farklı noktadan seyrettim. Gece, bazen hiç olmadığı kadar ağır bir şekilde çöktü üzerime. Nereye nasıl gittiğimden habersiz yol aldım, yollar aldı beni. Nereye gitsem, hep bir şey arar oldum. Farklı hikâyeler dinledim insanlardan, hiç olmadığı kadar hüzünlü olaylara tanıklık ettim. Hiçbiri insanlık tarihini değiştirmiyordu ancak benim tarihçemde yeniden yazılıyordu her biri. Bir gün, kendimi Karadeniz’in hırçın dalgalarına attım, dünyayı yeniden var edeceğim bir yere gitmiyordum ama böyle bir niyetim de yoktu. Dünya vardı, dönüyordu, ben de onunla döne dolaşa bir yerlerde buluyordum kendimi. Rota kendiliğinden çizilmiş, beni bir bilinmezliğe davet ediyor, bense bu davete karşılıksız kalamayıp devam ediyordum. İlk defa bu kadar doğuya gelmiştim, güneşe ilk defa bu kadar yakın ama geceyi de bir o kadar büyük bir telaşla çağırıyordum. Kilometreler aktı, saatler… Seneler sonra, aynı olduğumuzu hiç düşünmediğim bir anda yazdım ona. Yeniden tanışacaktım çocukluğumla, arda kalan ve unuttuğum bir şey varsa keşfedecek, kaybolmaya yüz tutmuş bir cümle yahut bir fotoğrafla getirecektim benim olmayan zamanları. 

Batum’a vardım, eski bir türkünün bunca vakit sonra canlanmayacağını anladığımda fark ettim ki burada bir yerim yok. Gürcistan’a ilk defa adım basmakla iyi mi yaptım, sorgulamadım bile. Yola çıkınca öncesi ve sonrasını düşünemez insan, benim de öyle oldu. Öncesini değil, hiç bilmediğim bir zamanı düşündüm düşleyerek. Bekledim yazmasını. Yollar geçtim. Gözlerim kapandı. Uyku, öylesine güzel geliyordu ki gözlerimi kapatıyor ve biraz olsun dinlenmeye çalışıyor ama ondan bir mesaj gelecek de kaçıracağım, bir daha cevap vermeye fırsatım olmayacak diye ödüm kopuyordu. Korkuların esir aldığı, çökmüş bir devletin kendi kaderine terk edilmiş yollarından geçerken kendi geçmişimle yüzleşiyor, ne aradığımı bile bilmeden ilerliyordum. Köyleri, kasabaları, yaylaları, tarlaları geçtim… Gözümün perdeleri indiğinde siyahi çocukla baş başaydım, adını bilmediğim. Çok uzak bir yerde, uzak bir olasılıkta bir tarlayı ekip biçiyordu. Suskundu. Yasaktı konuşması. İçimdeki çocuktan hâlliceydi. Acaba onunla mı aynıydık? Kakaosunu çıkardığı çikolatadan bir kez olsun tatmamıştı, bilmiyordu tadını. Halbuki bu çikolata, ne onun ne benim, en çok bu çocuğun hakkıydı. Kimse ona hakkını vermemiş, adını bile sormamıştı. Vicdanım içime aktı yollar boyu.    Doktor, yasaklamıştı bana kakaoyu. Vücudum kaldırmıyormuş artık. Nedenini ben biliyordum ama doktora söylememiştim. Batum’dan saatler sonra Tiflis’e vardığımda canım çikolata çekti ilk defa böylesine. Ondan mesaj beklerken şekerim düşmüş, biraz da tatsızlaşmıştı ruhum. Çocukluğuma dönmek istedim, sanki hiç yaşamamışım gibi zamanı geri almak. Zaman makinesini icat etmenin bir yolu var mıydı? Usta yazarlar kendilerince bir çözüm bulmuşlardı buna. Bilinç akışı, geriye dönüş, diyaloji… Hayır, hiçbiri değildi bunların. Ne kadar geriye gidersem gideyim çocuk olamayacaktım. Büyümüştüm. Büyüdükçe kakao ile aramdaki husumet artmış, onun ahını almış ve siyahi çocukla baş başa kalmıştım. Tiflis’e neden gelmiştim? Tarihi mi, eski devlet arşivleri mi, bilmediğim bir dili anlama çabam mı? Hayır, hiçbiri değildi. Oldum olası Gürcü şaraplarını merak ediyordum, çok övmüşlerdi. Diyonisos ile karşı karşıya gelmek için doğru zaman olmayabilirdi ama onunla konuşacaklarımı şarap içerken düşünemezdim. Eşyalarımı bıraktım, bir gece yarısı şehri gezmeye başladım. Kiliseler, eski Sovyet mimarisi, Baltık kalıntıları… Şehrin bana yaşattığı pek bir şey olmasa da şehirle yaşamaya çalıştım. Yanı başımda coşkuyla süren Kafkas dansları, akordeonlar, şarkılar… Bilmediğim bir dilde eşlik ettim hepsine. Buraya neden gelmiştim? Şarap için mi? Hayır. Buraya gelmiştim çünkü gelmek istemiştim, hepsi bu. Geldikten sonra da yapacak bir şey bulunur her şehirde, ölmek de olasılıklara dâhil. 

Acıkmıştım. Susamıştım. Hâlsizdim. Kendimce güzel bulduğum bir sokakta, ufak ama güzel görünen bir mekâna oturdum. Şarap istedim en başta ama susadığım için değil, şarap istediğim için. Bunca yolu su içmeye gelmemiştim, vücudumda ölmememe yetecek kadar su vardı zaten. Şarap geldikten sonra atıştırmalık bir şeyler rica ettim. Getirdiler. Yedim. Amacım, şarabın tadına varmaktı. Sovyetler, votkada meşhurken Gürcülerin şarapları beni Tiflis’in keşmekeşliğinde dahi hayran bıraktı kendine. Sert bir şeyler içesim gelmedi, yumuşatmaya çalıştım yüreğimi. Bütün umutlar bir şarap şişesinde başlayıp biterken kaç kadeh oldu saymadım, o kadar uzun bir yol gelmiştim ki biraz olsun uyumam gerekiyordu artık. Hesabı ödedim ne kadar olduğuna bakmadan, kalacağım yere yürüdüm dakikalarca. Şehrin azametine karanlıkta tanıklık ettim, gözümü alan ışıklar ayakta tuttu beni. Ne kadar yürüdüm, kaç dakika sürdü… Uluslararası ölçü birimlerine güvenim sarsılmıştı çoktan, ulusların dışında bir şeydi çünkü yaşadığım. Şehrin en büyük kilisesinin yanı başındaki yerime vardığımda, bütün şehrin ayaklarımın altında kalışı bir şey ifade etmiyordu bu yüzden. Soğuk bir duş için musluğu açtım, kapattım gözlerimi.

Uykusuzluk bile yetmiyordu yıkılıp kalmama. Aynaya baktım. Onu gördüm. Duydum sesini. Bir çeşit halüsinasyon olmasından şüphelenmedim değil ama aşırı yorgunluk sebebiyle aklımı yitirmekten korkmadım. Uykuya dalmak üzereydim. Sesini duydum yeniden, gözlerimde belirdi. Evet, oydu, emindim artık. Mesajıma dönmüştü. Konuşacak tonla şey birikmiş ve ben kendimi ondan kilometrelerce uzağa atmış, kendimde bir şey aramak uğruna kendimden kaçmıştım. Bulmuştu beni. Oydu. Heyecanıma yenik düşmesem ne olurdu? Çocukluğuma dönmek için bir fırsat geçmişti elime. Tereddütsüzce cevap verdim. Laf lafı açtı. O kadar uzun süredir uyumuyordum ki uyku uzak bir ihtimâle dönüşmüştü bizler için. Onu da uyutmuyordum. Anlar, saniyeler, dakikalar, saatler… Tiflis’e güneş doğmak üzereydi. Saat farkı alıkoyuyordu bizi birbirimizden. Anlattıkça anlatıyorduk, dinledikçe gelmiyordu sonumuz. Artık çikolata yiyemediğimi demiştim ona, o da gülerek bütün çikolataları ona kalacağı için mutlu olacağını söylemişti.  Biraz olsun uyumalıydım, şehri hâlâ tam olarak gezmemiştim ama çocukluğuma dönmüştüm hiç beklemediğim bir yerde. Gülüyordu yüzü, mutlu olmuştu. Bekledim uyusun. O uyuyunca bütün benliğimle reddettim uykuyu. Güneşin doğuşunu izledim en tepeden. Bu şehre gelişim boşuna değildi, anlamıştım. Seneler sonra beni çocukluğuma döndürmüştü aynı heyecanla, aynı kişi olmasak dahi. Şimdi bu şehre neden geldiğimi anlamak zorundaydım. Uyuyordu. Bundan daha güzel bir uyandırma hediyesi olamazdı.

Büyük bir hışımla geziyordum şehri. Seneler sonra onunla aynı şehirde tanışmış değildik ancak bu şehir, kendimizle tanışmak için en büyük umuttu. Sovyetlerin dağılmasından hüzünlenen bir komünist gibi değil de bu topraklarda yeni bir sistem kuracak lidermişçesine gezdim şehri. Şehir, hayallerime oranla çok küçüktü ama hayallerimin tam ortasındaydı şimdi. Ona götürebileceğim bir şey arıyordum hem Tiflis’i hem bizi anlatacak. Kendimi götürmek yetmezdi, benimle birlikte gelmeliydi uykusuzluk pahasına işe gittiği gece ve bana tattırdığı bu büyük heyecan. Ancak bulamıyordum. Şehir kendini yutuyordu anbean. Ona dair aradığım hiçbir şeye cevap vermiyordu şehir. Terk edilmişlik esir almıştı sokakları, caddelerin boşluğu ve hüznü ele geçirmişti gökyüzünü. Uyandıktan sonra attığı mesajlara dönememiştim bile, utanmıştım. Ne diyecektim? Sana Tiflis’i değil de kendimi mi getirdim? Hayır. Diyemezdim bunu. Tiflis olduğu yerde kalacaktı, Gürcü şarapları da. Çocukluğum da.

Geri dönüş yolunda yazdım ona. Bir şey demedim, paylaşmadım içimdeki yalnızlığı. Geri döndüğüme sevindiğini söyledi. Sadece gülerek yanıt verdim, hiç tarzım değildir, en iyi o bilir. Geri dönerken biraz olsun dinlenmek, kafamı toparlamak zorundaydım. Geri dönüyordum ama nereye, ne kadar geriye? Zaman makinesi hâlâ icat edilmemiş ve birbirimizin aynı olduğunu düşündüğümüz zamanlara erişememiştik. Bu düşüncelerin hepsi boşaydı, bu boşlukta da kendimi daha önceden hiç görmediğim bir dinlenme tesisinde bulmuştum. Bir şeyler yemek gelmiyordu içimden ama raflara baktım, aradığım hiçbir şeyi bulamayacağıma inanarak. 

Oradaydı. Siyahi çocuk, tarlalar, yüksek kakao oranı… Oradaydı. Bulmuştum! Onlarca yerden sonra karşımdaydı. Son bir tane! Son kullanım tarihi geçmiş mi? Hayır. Alıyorum. Ne kadar? Önemi yok? Alıp dışarı çıktım. Çantamın en güvenli yerine koydum çikolatayı. Siyahi çocuk beni tanımadı, önemli değil. Çocuklar gibi şendim, bunu ona götürecektim. Tiflis’te aradığımı değil de aramadığımı bulmuştum. Peki o, aramadığını görebilmiş miydi? Bu soruyu başka bir zamana havale ettim.

Sınırı geçtim. Yetişmem gereken bir uçak vardı. Bir sonraki rotam neresi olsun diye düşündüm. Onun kalbine olmalıydı. Uçağa binmemle uçaktan inmem bir oldu. Aynı şehirdeydik artık, çocukluğumuzda. İndikten sonra eve geçtim, eşyalarımı boşalttım. Hemen görüşmek istediyse de benimle bir iki gün erteledim, nedenini bilmiyorum. Vakit gelmişti. Seneler sonra görecektim onu. İş yerine yakın bir yere rezervasyon yaptırmıştı. Arkası dönüktü. Tanıdım. Yanına gittim ve unuttuğu bir şeyi gösterdim ona. İnanamadı. Karşısına oturdum. Çikolatayı açıp yemesini beklerken çantasını açtı ve seneler önce benden aldığı ambalajı uzattı. Tıpkı o günkü gibiydi, gözü gibi bakmıştı. Ödeştik, dedi, ama aynı kişi değiliz artık. Evet, dedim, çikolata aynı olabilir ama. Ambalajı açtı, tadına bakmadan bir parça uzattı bana. Önce sen, dedi, tadını sen biliyorsun. Kakao tüketme yasağıma rağmen ağzıma attım. Nasıl olduğunu sordu. Çocukluğum gibi, dedim, aynı. Benden sonra tadına bakmadı çikolatanın. Sadece güldü. Geçen yılları konuştuk yemek yerken. Ağzımda çikolatanın tadı vardı, aklımda çocukluğumuzun en güzel zamanları. Özlemişim, dedi ama neyi özlediğini söylemedi. Yemeğin bitimine yakın onu eve bırakmak istediğimi söyledim fakat istemedi. Çocuk değiliz artık, dedi, evimin yolunu kendim bulabilirim.

Ağzımdaki çikolata tadı, Gürcü şaraplarıyla bir oldu ondan sonra. Eve varıncaya dek ambalaja baktım. Siyah tenli çocuk bana mı gülüyordu? Tarlalar hâlâ yaşıyordu demek ki. O ise seneler önce yapmam gereken şeyi beni hiç bozmadan yapmış ve çikolatasını alıp gitmişti. Konuşacak şeyler bitmiş miydi? Emin değilim. Sadece tek bildiğim, onu çok özlemiştim. Çocukluğum gibi.

Eve vardıktan sonra yazdı bana, teşekkür etti. Çikolatayı çok beğenmiş ama bu çikolata, bir zaman makinesi değildi bizler için. Bizi çocukluğumuza götürmekten çok bir anlığına bize getirmişti çocukluğumuzu, seneler sonra ben ambalajıma kavuşmuştum o da ona veremediğim hediyeye. Kendime kızmıştım, zamanı değiştiremeyeceğimi biliyordum. Sonuçta Sovyetler de yeniden kurulmayacak, Gürcü şarapları hâlâ aynı tadı verse de delinin teki dağlara kapanıp votka ile hayallere dalmayacaktı. O ise karşımdaydı. Bunca zaman sonra bile aynı çocuk gülüşüyle ama zamanın bizi aynı kılmadığını bilerek, her şeye rağmen yaşayarak ve çikolatasına kavuşmuş bir biçimde.

Birkaç gün geçti. Konuşmak istedim onunla. Konuşamadım. Dilim varmadı. Belki de bazı şeyler çocukluğumuzda kalmalı ve hiç deşmemeliydik yaralarımızı. O da bunu istemiş olabilirdi, okumadım niyetini. Beni iyi hatırlamaksa derdi, hatırlayacaktı. Çikolatasını bir ömür boyu yiyerek, seneler sonra dahi olsa adaleti sağlayıp hesabı kapatarak. Kızgın mıydım ona? Kesinlikle hayır. Kendince bir çözüm üretmişti bizler için. Her zaman en iyi çözüm mutluluk verecek diye bir şey yoktu. O çikolatanın tadına bakamamıştı belki siyah tenli çocuk biz büyüdükten sonra bile. Keşke o da tatsaydı. Benimki biraz acı gelmişti bana, seneler pek de iyi davranmamıştı ikimize. Aynı kalmamıştık. Kalamazdık da. Çikolatanın son tüketim tarihi geçmese bile bizimkisi tükenmişti.

Şimdi bu çikolatanın günahı, bütün işçi çocukların boynuna. Tarlalarda özgür değiller. Ben de kendi dünyam değilim. Onlar belki bilmiyorlar tadını çikolatanın ama bilseler daha mı iyi? İnsan, tadını hiç bilmediği ve hissetmediği bir şeyi özlemezmiş. Hatırlamasına da gerek yokmuş bu yüzden. Çocukluk anıları belki de bu özlem hissi ile biraz daha tehlikeli bir hâl alabilir. Çocukken düşünü kurduğu şeylere varınca insan, aynı kalamayabilir. Şehirler değişir, devletler yıkılır, zaman makinesi icat edilmez ve özlem hissi de hiçbir zaman giderilemeyebilir.

Şimdi Gürcü şaraplarının tadını biliyorum ama hasretini çekmeyeceğini. Tiflis’in de pek özlenecek bir tarafı yok artık benim için. Uykusuz saatler, kendini yutan bir şehir ve ufak bir olasılığın beklenişi… Çikolatanın tadını da biliyorum ancak çok arayacağımı sanmam. Nasıl olsa yemem yasak, değiştirmeyecek bir şeyi en derinden dahi olsa özlemim.

 Sanırım en çok onu özleyeceğim. Daima hayalini kurduğum şeyi onunla paylaşmanın hissini. Bu özlemi de dünyanın tüm çikolata üreticileri, kakao işçileri birleşse de dindiremeyecek. O kesin cümlelerden nefret ederdi her zaman ama ben, ambalajın üstündeki siyah tenli çocuğun bir beyaz tenli çocuk gibi olamayacağı kadar eminim.

Editör: Onur Özkoparan

Visited 1 times, 2 visit(s) today
Close