Yazar: 17:46 Öykü

Sandık Lekesi

… Biliniyor/ bizim mahsustan yaşadığımız
Biliniyor/Şarkıların sırası bizde
Biliniyor/hayat bizden razıdır
Biliniyor/otların sarardığı yerlerde güneş
Kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.

İsmet Özel

Eski yağ tenekesine çivit döküp kireçle bir güzel karıştırdı. Rutubet kokusunu bastırmak için patates kızartmak da nafileydi. Badana izleri, sararmış duvarda yağmur getiren bulutlar gibi gölgelendi.

“Olacak iş değil! Tek kat badana ile kapanmaz bu.”

Çiçekli basma eteğin belini kıvırdı birkaç kat daha. Süt beyaz bacakları ortaya çıktı. Radyoyu açtı, “Ayva çiçek açmış yaz mı gelecek? Gönül bu sevdadan vaz mı geçecek?”

Türkünün nakaratıyla istemsizce kalçalarını sallayarak fırçayı teneke kutuya daldırdı. “Akşama daha çok var. Yarına kadar da kurur bir güzel.” Yarın görücüler gelecekti. “Ya kurumazsa? Mutfağı böyle görürlerse almazlar vallahi.” Hırsla fırçaya abandı. Tüm kuvvetiyle bastırdı duvara. İç geçirdi tahta pencereye yansıyan siluete bakarak. Çirkin de değildi hani… Şimdiye çoktan peşinde kendisi gibi çelimsiz iki yavru olurdu. “Kısmet işte. Şu Emine karısı daha erken diyeydi ya görücülerin geleceğini. Zararı yok. Yetişir elbet.”

Sahanlığın berisinde bir ses duyunca başını o yana çevirdi. “Annemgil olmasın, gittiği yerde duramaz ki…” Dışarıya doğru seslendi:

“Anne! Sen mi geldin kız?”

Ses yoktu.

Akşamsefalarının dibinden gri bir gölge seyirdi. “Allah’ın cezası. Mendebur. Git öteye işe,” diye söylendi. Kedi nereden gelip nereye gittiğini bilemeden şaşkınca uzaklaştı. Bir yandan söylenip bir yandan türkü söyleyerek öğle vaktine değin fırçayla dans eder gibi oynaştı. İkinci katı da bitirdiğinde derince soluklandı. İçine sindi. Tel dolaptan bir parça ekmekle çilek reçelini alıp sofraya koydu. Çayı demledi. Tahta sandalyede huzursuzca kımıldandı. Yokuşun başında elinde pazar filesi ile annesi göründü. Aheste adımlarla bahçe kapısına varınca eşarbın ucuyla alnındaki teri sildi.

“Kız Sevil! Bakma öyle bön bön. Al şu nevaleyi elimden.”

Kadın homurdanıp durdu. Hiçbir şeyi de beğenmezdi. Kalın camlı gözlüklerin ardından kara kara baktı.

“Kaç kat sürdün kız? Öğlen oldu. Uyuşuk. Elinden de bir iş gelmez ki. Bak bu görücü de beğenmezse, kırar dizini oturursun.”

“Anne, iki kat sürdüm vallahi. Belim ikiye çatladı,” diye cevap verdi.

“İyi. Bana mı geliyorlar? Hadi bir çay koy da hararetimi alsın. Donuma kadar ıslandım terden.”

 İnsanda ne heves bırakır ne sevinmesine izin verirdi bu kadın. Sadece insanlıktan değil kadınlıktan, şefkatten de nasibini almamıştı ki. Çayını içip kalın naylon çorapları sıyırdı dizlerinden. Abdest almak için banyoya girdi. Kesif bir rutubet ve ernet kokusu dalgalandı havada. Bir yandan söylenip bir yandan abdestini tazeledi. Namaz odasına varınca başından çıkarıp savurdu naylon eşarbını divanın üstüne. Seccadeyi serdi. Pencereden uzanan zerdali dalına baktı öfkeyle. Zerdali, ona inat şahrem şahrem çiçek yüklenmiş, coşkuyla salınıyordu.

“Kestirmeli bunu da. Yarın hele bir gelsin görücüler. Ertesi günü kestireyim şunu kökünden.”

“Ne zararı var sana be kadın? Babamın yadigarı o. Daha kırkı yeni çıktı.” Hüzünle baktı zerdalinin dallarına annesi söylenirken. “Hele bir gelsin şu görücüler, hele bir beğensinler. Yapayalnız kalınca bu dört duvar arasında…” Belki anlardı insan kıymetini. Anlar mıydı?

Mutfağı kurumaya bırakıp sandık odasına geçti. Oymalı ceviz sandıkla göz göze geldi. Dayanamadı açtı kapağını. Birden lavanta ve beyaz sabun kokusu ile bir yaşama sevinci duydu. Özenle ütüleyip kolaladığı poşetlenmiş bembeyaz dantellere bakıp iç geçirdi. Paketin birini alıp açtı. En alttaki sıra olduğu gibi sararmıştı. Boğazına bir taş oturdu, soluksuz kaldı. “Sandık lekesi bu…” Bir korku çöreklendi içine. Bu dantellerin, örtülerin sıkışıp kaldığı gibi o da sıkışıp kalmıştı işte şu dört duvar arasına. Koskoca bir sandık değil miydi bu ev de? Daha taze günlerinde şu zerdalinin dalına abanıp gökyüzünde yıldız kovalayan gözleri ne zaman mutluluğa olan inancını kaybetmişti. Mutluluk neydi? İnsan hiç bilmediği, görmediği bir şeyi kaybeder mi? Gençliği de şu danteller gibi sararıp solmuştu. Gözyaşlarını tutamadı. “Çıkmaz ki bu leke…” Belki avazı çıktığınca ağlardı, ama yapamadı. İçine içine, kendine doğru ağladı. Hüzünle birer birer okşadı el emeği göz nuru dantelleri. Kapının önünde kaşını çatmış anası söylenmeye başladı yine, “Sen yine mi sandığın başındasın kız? Fesupanallah! Topla şunları. Sen gelin olacaksın da göreceğiz. Mızmız.”

Öfkeden gözü döndü, “Sandık lekesi olmuş hep. Senin yüzünden! Gelen görücü benden değil senden kaçıyor. Kurudum kaldım bu dört duvar arasında. Kız kurusuna çıktı adım senin yüzünden. Sevdiğime de vermedin.”

“Sus bir duyan olacak. Seni zilli. Hem sevmek de neymiş? Tövbe tövbe…”

Çaresizce dantelleri sandığa koydu tekrar. Bu devasa sandıktan, bu rutubet yüklü duvarlardan kurtulmanın ümidiyle gözyaşlarını sildi. Güneş batıncaya değin sildi, süpürdü her yeri. Ovalanmadık yer bırakmadı evde. Yorgunluktan yattığı yeri bilemedi o gece.

Ertesi gün cansız bedeni kefenlenirken, zerdalinin çiçekli dalları arasından kendisini sevgi ve şefkatle izledi.

Editör: Enes Yılmaz

Ebru Özdemir
Latest posts by Ebru Özdemir (see all)
Visited 107 times, 1 visit(s) today
Close