İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ada

Herhangi bir yaşam,
istediği kadar uzun ve karmaşık olsun,
tek bir an’dan oluşur aslında –
kişinin kim olduğunu keşfettiği andan…
Jorge Luis Borges

Günbatımının, omuzlarına bıraktığı bu devasa yorgunluğun ardından son bir kuvvetle küreklere asıldı. Üzerinden sürü sürü akan kuşların çığlıkları arasında sıcak bir bahar gününün bitişine hiç aldırmadan, coşkuyla yol alan sandalını serüvenden serüvene atılan bir korsan gibi kıyıya ulaştırmanın derin hazzını yaşıyordu. Mestan, adanın nemli bir sis bulutu içinde vakur duruşuna gıpta ile baktı. Yalnızlığına rağmen bu heybetli duruşun karşısında insanın aczini daha iyi kavrıyordu. Kurtarılmayı bekleyen bir kurban gibi görünmüyordu bugün. Zirvesinde gezinen kuşlar bir altın taç gibi etrafında uçuşurken bir kurtarıcı edasıyla başını bulutlara uzatıyordu.  Baharın sarıp sarmaladığı çiçekli ve yemyeşil tepelerden bir nehir gibi akan yılkılar dörtnala koşuyor, şelalenin köpüklü suları denizle buluşmanın hayranlığı içinde coşkuyla savruluyordu. İnsan, bu tabiat harikası karşısında ve kendi yalnızlığını unutmanın verdiği sarhoşlukla dünyanın en mutlu insanı hissedebilirdi.

Kıyıya vardığında akşam rüzgârının ılık dokunuşuyla canlandı. Kürekleri alelacele bir tarafa bırakıp balık kovasına uzandı. Bir zamanlar neşeli gürültülerin, çatal bıçak seslerini bastırdığı kıyı lokantalarının sefil ve hüzünlü halini görmezden geldi. Uzun bir yalnızlık hastalığına tutulan adanın bu son cıvıltılı, neşeli halleri en çok akşamüstü aklına gelirdi. Bir an önce bu düşüncelerden kurtulmak için hızlı adımlarla evin yolunu tutar, kendini düşsel bir yolculukta olduğuna ikna etmeye çalışırdı. Eve dönüş yolunda taş sokakta, adımları sonsuz bir evrene açılan o kapıyı bulmak ümidiyle hızlanırdı. Herkesin bir anda ortadan buhar olup uçtuğu o günü zihninde bir film makinesi varmış gibi tekrar tekrar oynatırdı. Yokuşu tırmanırken soluksuz kaldığı ve bir incir ağacının sert ve kuru gövdesine nasırlı elleriyle dayandığı sırada yine kafasındaki bu film makinesini oynatmakla meşguldü. Kendisini uzun bir sefere yolcularken karısı Berceste’nin eline tutuşturduğu kırmızı ip hala orada, montunun cebinde duruyordu. Uğur getirsin, bereketli bir av sezonu olsun diye verilen bu nişane onu sonsuz bir labirentin içinden çekip çıkartıyordu karısı her aklına geldiğinde. Gitmenin verdiği pişmanlıkla tekrar tekrar kendini suçlayıp hükmünü veriyor ve hapsolduğu bu yalnızlık cezasının sebeplerini düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Zamansız bir zamanın içine sıkışıp kalmış bedeni artık yaşlanmıyor, mevsimler değişmiyordu. Aynada gördüğü yüzün kendisi olup olmadığını bile çoğu zaman idrak etmekte zorlanıyordu. Onun küçücük dünyasında anlamlandıramadığı bu hadiseler bazen delirmek üzere olduğunu hissettirdiğinde hep aynı şarkıyı çalan küçük cep radyosunu açar ve kendisine teselli vermeye çalışırdı. Eve vardığında radyoyu açtı. Şarkıyı söyleyen kadının en küçük bir titreşimini, nefes alıp bıraktığı anları ezberlemişti. Neşelenmeye çalıştı. Balık tavasını yağlayıp gürül gürül akan musluğun altında balıkları temizlemeye başladı. Balık pulları sudan gelip suya kavuşurken aklındaki türlü düşünce ile insani ihtiyacı olan doymak hissini bastırmaya çalıştı. Berceste’nin gidişinden bu yana hiç yıkamadığı kirli ve sararmış muşambaya gelişigüzel koydu pişen balıkları. Bir baş soğan kırdı, ekmeği iri ve nasırlı elleri ile parçaladı. Bir boğa iştahı ile bir çırpıda bitiriverdi yemeği.

Gün solup uçunca lambasını yaktı. Gölgesi ile konuşurdu bazen. Yalnızlığını değil de bir başınalığını unutmak için… Gecenin uzun karanlığında eski, güzel ve acı günleri bir bir hatırlar, bazen derin bir hüzünle gözyaşlarına tutunup ağlar; bazen de iyisi ve kötüsü ile her şeyi ona ait olan o günleri büyük bir ıstırap ve öfkeyle unutmaya çalışırdı. Radyonun değişen sesiyle irkildi bir anda. Herkes gittiğinden beri radyo ilk defa farklı bir ezgi çalmaya başladı. İçini bir korkunun ve ümidin aynı anda sarmaladığını hissetti. Pencereden başını gökyüzüne çevirip baktığında bir ışık selinin tepelerden aşağı doğru yuvarlandığını görüp heyecanlandı. Babasından kalan çifteye sarılıp sokağın başına fırladı. Belki bir yıldız kaymıştı yahut bir hayal görüyordu. İçindeki merakı bastırmaya çalıştıkça merakı daha da arttı. Tepeye doğru tırmanmaya başladı. Zifiri bir karanlığın içinde, ışık selini görüyor fakat o yaklaştıkça sanki uzaklaşıyorlardı. Kendisini sonsuz bir ışığa çekilen pervane gibi hissetti. Uzun yıllardan sonra ilk defa yalnız olmadığını hissettiren bu garip duygunun sarhoşluğuyla titreyen ellerinin arasından kayan çifteyi zorlukla kavradı. Işık gittikçe küçülüp karanlığa gömüldü. Karanlığın içinden sıyrılıp yanına gelen karaltıya hayretle baktı. Bu tıpatıp ona benzeyen sureti şaşkınlıkla izledi. Elinde ışıl ışıl parlayan bir anahtar vardı. Anahtarı Mestan’ın kuruyup çatlamış nasırlı ellerine bıraktı ve hiçbir şey söylemeden usulca uzaklaştı.

Uzunca bir zaman o, ay ışığı ve anahtar sonsuz ve görkemli gökyüzünün altında beklediler. Eve dönüş yolunda bu gördüklerinin bir hayal olduğunu düşünmek istese de anahtarın varlığının bunu imkânsız kıldığını anlıyordu. Peki, tüm bu olanlar ne anlama geliyordu? Elindeki tuhaf anahtarı evirip çevirdi. Hangi kapıyı açacağını nereden bilecekti? Bir evin anahtarına hiç benzemeyen bu garip metalin çok eski zamanlardan kalma olduğunu düşündü. Işıkla gelen ve kendisine tıpatıp benzeyen o adam kimdi?  Bu sonsuz yalnızlıktan kurtulduğunu düşündüğü anda yine o yalnızlığa hapsolmuştu. Ağzına bir parmak bal çalınmış gibi hissediyordu. Mucizevi bir hediye olduğunu düşündüğü bu anahtarın açacağı kilidi bulmaya karar verdiğinde gün ağarmak üzereydi. Bülbüllerin hüzünlü ötüşünü gizemli bir işaret kabul etti. Belki de bu anahtar sayesinde zamanın durduğu ve herkesin bir anda yok olduğu bu büyüyü bozabilirdi. Uzun balıkçı lastiklerini ayağına geçirdi. Sakalını sıvazladı. Bütün bir ömrünce binlerce kez ayak izi bıraktığı dar sokaktan devasa çınar ağaçlarının olduğu çay bahçesine varınca soluklandı. Görkemli çınarların en yüksek dallarında kümeleşen kargaların binlerce yıldır orada durduğuna inanmıştı hep. Yüzünü onlara döndü. Etraftan gelecek en ufak bir kıpırtıya dikkat kesildi. Ellerini kabuk kabuk katmerleşmiş çınarın gövdesinde usulca gezdirdi. Issızlığa terk edilen tahta masa ve sandalyeler bir çocuk çaresizliği içinde ona bakıyorlardı. İçindeki umudun fitilini ateşleyen anahtarı sıkıca kavradı. Tek tek bütün evlerin, odaların, dükkânların, bodrumların kilitlerini yokladı gün batımına değin… Anahtar hiçbir kapıyı açmadı. Yorgunluktan bitap düşmüştü. Büsbütün kaybolmuştu. Bazen kendini bulmanın yolu kaybolmaktan geçer diye düşündü. Vakit gece yarısını geçmişti. Her yere bakmıştı ama kendi evindeki hiçbir kapının kilidinde denememişti anahtarı. Dalgınlığına hayret etti. Aradığımız her ne ise bazen onun yanı başımızda olduğunu fark etmek zaman alıyordu. İnsan en küçük sevinçlerin, umutların, hayallerin peşinde koşarken yıllarını veriyordu. Lakin onu bulmak umuduyla atıldığı maceraların sonunda bir tükenmişlik hissi ile dolup asıl mutluluğun, arayışın, zaferlerin kendi içindeki yolculukta saklı olduğunu ya çok geç fark ediyor yahut körler gibi bir o tarafa bir bu tarafa koşuşturup hayatın içinde savrulup ömrünü tüketiyordu.

Mestan, hayatını körler gibi savrularak geçirdiğini anlamaya başladı. Anahtarın varlığı bu kayboluşun bir simgesi gibi karşısına dikilmişti. “Tanrım! Kimse bu kadar yalnızlığı hak etmiş olamaz.” Daha önce de Tanrısıyla birkaç kez konuşmayı denemişti. Fakat şimdi bunu en hakiki hislerle dile getiriyordu. Yorgun ama kararlı adımlarla yokuşu tırmandı.  Ev, en hüzünlü ve şefkatli haliyle onu bekliyordu. Kapıyı kendi anahtarı ile açtı. Daha sonra tek tek odaların kapılarına anahtarı denemeye başladı. Hiçbir kapıya uymadı anahtar. Kendisini boş bir hayale kapılmış gibi hissettiği anda aklına bodrum geldi. Bodrum katın merdivenlerini tıpkı çocukken olduğu gibi heyecanla üçer beşer basamak atlayarak indi. Paslanmış, yer yer küflenmiş demir kapının kilidine anahtarı yerleştirdi. Açık kapının ardından usulca etrafa göz gezdirdi.  Gördükleri karşısında gözlerine inanamıyordu. Geçtiği kapı o rutubetli ve pis bodrum katı değildi. Berceste gittiğinden beri kullanmadığı yatak odası karşısında duruyordu. Yatakta uyuyan adama dikkatle baktı ve şaşkınlığı bir kat daha arttı. Uyuyan kendisinden başka biri değildi. Ona anahtarı veren adamın ta kendisiydi. Kendi kendine anahtar vermişti. Kafası allak bullak olmuştu. Artık tamamen delirmiş olduğuna emindi. “İnsanlar yalnızlıktan delirebilir.” Uyuyan kendisi ise uyanık olan kimdi? Uyanık olan kendisi ise uyuyan kimdi?”  Uyuyan, kendisinin şimdi burada onu izlediğinden haberdar mıydı? Kapana kısılmış bir halde ne yapması gerektiğini düşünüyor, odanın içinde telaşlı adımlarla bir ileri bir geri volta atıyordu. “Kendimi uyandırırsam şimdiki beni uykuya yatırmış olur muyum? Uykuya yatarsam ve bir daha uyanamazsam?” Aklından geçen sorulara bir cevap bulmalıydı. Belki de uyuyan sadece ona benzeyen bir başkasıydı. Onu delice sarsmak, uyandırmak istiyor fakat içinde müthiş bir korku duyuyordu. Cesaretini, umudunu, inancını her şeye rağmen koruyabilmişti. Fakat tüm bunların kristal bir vazo gibi parçalandığını hissediyordu. Yıllardır bu amansız yalnızlığın biteceği inancı ile yola devam etmişti.

“Kaybedecek neyim var?” Derin bir nefes alıp kendisini uyandırmaya karar verdi.

Dünyanın tam ortasında, bu adada, yalnızlığın kıyısında ve kendini uyandırmanın eşiğinde bir gerçeği fark etti. O, bu mucizevi evrenin düşsel bir parçasıydı. Belki de uyuyanın gördüğü bir düştü o. Yıllardan sonra ilk defa kendisini derin bir yalnızlık içinde hissetmiyordu. Bu garip his aniden, görünmez bir el tarafından zihninde ve kalbinde bir pencere açtı. Artık yapması gerekeni biliyordu. Evrenin sonsuzluğunun bir parçası olduğunu, okyanusun bir damlası değil, okyanusun kendisi olduğunu kavradı. Derin bir uykudan uyandı. Aslında yalnız olmadığını kavradı.

Latest posts by Ebru Özdemir (see all)

Yorumlar kapatıldı.