İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Aslı Gibidir (Copie Conforme) Film İncelemesi

Yönetmen: Abbas Kiyarüstemi
Görüntü Yönetmeni: Luca Bigazzi
Senaryo: Abbas Kiyarüstemi, Caroline Eliacheff
Oyuncular: Juliette Binoche, William Shimell
Ödüller: Cannes En İyi Kadın Oyuncu Ödülü
Yapım Yılı: 2010

“Rol yapma alışkanlığının yıllar boyunca böylesine kararlı ve sürekli biçimde benimsenerek bu aşırı noktaya vardırılması ve bir saplantıya dönüşmesi, ciddi kişilik sorunları olduğunu göstermektedir.” (Yalan. Yazar, Romaın Gary -Emeli Ajari-. Sayfa, 6)

Sığındığı dokunulmazlık hayallerinde, zaman zaman ileriye giderek çakı, kâğıt ağırlığı, zincir, anahtarlık gibi çeşitli nesnelerin biçimlerine bürünüyor, bu yolla duyarsızlığa varmaya çalışıyor ve bir nesne olarak, tehdidini sürekli hissettiği toplumla kurallara uygun bir işbirliği tutumunu benimser görünmeyi amaçlıyor. Peşine düşecek kişilerden yakasını sıyırmak için Goncourt Ödülü’nü geri çevirdi.” (Yalan. Yazar, Romaın Gary -Emeli Ajari-. Sayfa, 10)

Abbas Kiyarüstemi’nin 2010 yapımı, Aslı Gibidir filmini izlemeden birkaç gün önce, yukarıdaki altınların olduğu Yalan romanını okuyordum. “Yalan” orijinalinin -hakikatin- zıttı değil, benzerinin yeniden üretimidir. “Sahte”de böyle bir tanıma girebilir. Nesnelerin kopyası da insana uyarlanabilir. Eşin sahtesi gerçek eşin yerini alabilir. Sahte eş, gerçek eşten daha kıymetli bir noktaya evirilebilir… Yeter ki oyuncu ilk alıntıda olduğu gibi saplantılı bir rol yapma alışkanlığa sahip olsun.

Kiyarüstemi, gerçek ile kurgunun bu filminde yerini değiştiriyor ve seyircinin aklına şu soruyu getiriyor: “Hangisi gerçek? Gerçek mi, yoksa gerçeğin yerini alan mı?” Filmin sonuna doğru bu sorunun bir önemi olmadığını, hangisinin daha iyi olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Ya da şöyle de bakabiliriz: Romaın Gary, Emeli Ajari sahte adıyla da aynı edebiyat ödülünü (Goncourt) alınca yine aynı soru akla geliyor: “Romaın Gary mi gerçek yazar yoksa Emeli Ajari mi?” Bunun bir önemi yok. Önemli olan hangisini sevdiğinizdir.

 Aslı Gibidir, Luigi Pirandello’nun “Dört Duvar” oyununun yanı sıra “Cosi e Se vi Pare” (Haklısın, Öyle Sanıyorsan) veya “Yazar Arayışında Altı Karakter” oyununda da olduğu gibi kurgusuna yabancılaşarak gerçekliği artan bir film. Buradan bakıldığında, oyuncular hem karakterlerini hem de kendilerini canlandırıyor. Farkın hangisi olduğunu bilmek elbette imkânsız hale geliyor. Oyuncu kurguya yabancılaşıp kendini oynamaya başladığında şu soruları sormadan edemiyor.

“Ben hangisiyim? Rol yapan benle gerçek ben arasındaki çizgi silikleştiğinden kendimi nereye koyacağım?” Bu sorular belki senaryoya bağlı kalan oyuncu için korkunç cevaplar doğurmaz, fakat Emeli Ajari’nin bahsettiği saplantılı rol içerisinde olan sıradan bir birey için sonuçları korkunçtur.

Ruhsal olan bütün hastalıklar, aslında bireylerin yaşama tutunabilmek için ürettikleri saplantılı zihinsel çelişkilerdir. Mesela şizofreni sağlam bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Bu hastalık bu filmde çok daha kişisel bir düzeyde oynanıyor.

Kiyarüstemi, bir konuşmasında aşkın saplantılı bir yanlış anlamalar ve çelişkiler silsilesi olduğundan bahsetmişti. İnsanlar yanlış anlamaya eğilimlidirler. Âşık olduğu kişiyi doğru anlamaya başlayan her birey ona âşık olmaktan vazgeçebilir. Âşıkken insan her güzel şeyi aşkında bulur.  Fakat bu gerçekliğe aykırıdır. Hatta bir hastalıktır. Böyle hastalıklı bir zihin, kafasındaki ideal sevgilinin kopyasını sürekli çoğaltır durur. Bu kopyalardan birine benzeyeni bulduğunda tutkulu bir aşkı yaşamaya başlar. Aşk sağlıklı bir beynin bile rahatça üretebileceği sanrıya dönüşmek üzere olan şizofren bir illüzyondur.  Şizofrenler gerçeği bilmek istemezler. Çünkü gerçek sıradan basitliklerden ibarettir ve bütün büyüyü bozar.

Yerçekimi ve İnayeti eserinde Simone Weil, Çelişkisiz iyi, sadece zihinde bulunur,” der. Çelişkisiz dünyasının ürünü olan sevgilinin gerçekte bir benzerini bulan birey, onu tanıdıkça onu tüketip yok eder. Kişinin ne olduğunu çözen aşık, sevgilisinden vazgeçer ve nihayet aşk da tükenir. Bu filmdeki karakter, mağaza sahibi Elle (Juliette Binoche) de böyle bir zihin kopyasını tüketen dul bir kadındır. Elle bir kitap tanıtımında (tanıtılan kitabın adı Sertifikalı Kopya) gördüğü daha sonra tesadüfen mağazasına gelen yazar James Miller (William Shimell) ile tanışır. Bir kafe çalışanı onları gerçekte karı koca zanneder. Çünkü her ikisi de bir aile olmanın(!) verdiği gerginlikle hiç istemedikleri halde gergin bir sohbet havasında kahvelerini içmektedirler. Kafe çalışanın bu yanlış zannı Elle’nin hoşuna gider ve yazardan kocası rolünü yapmasını ister. Yazar da mesleği gereği bunu başarabilecek donanıma sahiptir. Elle kendini onun sevgilisi, yazarı da kocası konumuna yerleştirir. Elle bu “kopya” kocasına alışılmadık bir özgürlükle konuşabildiğini görünce, bir tür keşifçi rol oyununa girişir. Bu sanal gerçeklik evliliğin, gerçek evlilikten daha güçlü bir şekilde “gerçek” olabileceğini gören Elle kopya kocasının koluna sıkı sıkı sarılır. Ve biz de Toskana sokaklarında kameraya alınmış bir evliliğin yapıbozuma uğratılmış portresinin teatral şeklini izlemeye başlarız.

William Shimell, teknik olarak iyi bir performans sergiliyor. Aslında bir opera şarkıcısı olmasına rağmen, asla gösterişli ya da abartılı değil; tam tersine sakin, telaşsız, kameraya kolay hitap eden biri. Bir restoranda Basil Fawltyish’e öfke nöbeti vermesi istendiğinde bile oldukça soğukkanlı duruşu performansının hakkını verdiğini gösteriyor. Fakat filmin genelinde William Shimell baskıcı, kaba ve kendini beğenmiş biri olarak kendini gösteriyor. İki karakter arasında bunca zıtlığın olmamasına rağmen bu iki karakteri bir arayan getiren tuhaf bir “kopya” tartışması oluyor. İzleyenler hatırlayacaktır: Floransa’daki Piazza della Signoria’daki Michelangelo’nun David’inin kopyasıyla ilgili bir anekdot, ikilinin aralarında hiçbir zaman gelişmeyen ve bir daha bahsedilmeyen olağanüstü bir bağlantı keşfedilmesine yol açar. İkili bir de bir düğünde tartışınca gerçeğini aratmayacak bir karı-koca olurlar.

Çalıştığı diller hakkında hiçbir fikri olmayan sofistike bir yönetmenin anavatanı dışında yönettiği ilk film  Certified Copy izleyiciyi farklı mekânlara ve çeşitli diyaloglara götürüyor. İtalya’daki bu keyifli yürüyüş, sadece iyi performans sergileyen iki oyuncunun değil, aynı zamanda mekânın onaylı kopyası olan çevrenin doğal sesini de aktarıyor. Kiyarüstemi, kopyalama işinde zihin ve bireyi aşmış mekânın kopyalarını da üretmeyi başarmıştır. Aslı Gibidir, diğer Kiyarüstemi filmlerine benzerlik gösteriyor. Arabalarda uzun diyalog sahneleri, iletişimde bir kopukluğu gösteren cep telefonları vb… Kiyarüstemi çok iyi bir okuyucu, izleyici, aynı zamanda iyi bir şairdi. (Pusuda Bir Kurt) filmlerinde daima büyük yönetmenlerin ve yazarların izlerini görmek mümkündür. Bu filminde de Rossellini’nin İtalya’ya Yolculuğu’ndan, Woody Allen ve Diane Keaton’ın Van Gogh’dan, Heinrich Böll’e kadar birçok şahsiyetin izini bulabiliriz.

Juliette Binoche’ın rol yapmadığı tek filmi, burada bile bu soruyu akla getiriyor: “Binoche’ın hangisi daha iyi, gerçekte olan mı, rol yapan mı?’’ Bunun ne önemi var ki?

Juliette Binoche hayranları için, Abbas Kiyarüstemi J.Binoche’a, “Rol yapma kendin ol,” diyor senaryo okumaları aşamasında. Juliette Binoche rol yapmadan oynadı, bu performansı ona 63. Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü getirdi.

Filmde eksiklikler de vardı. İki karakter arasındaki basit insani ilişki hiçbir zaman en küçük şekilde ikna edici olamaz. Hareketler doğaçlamaydı, fakat diyaloglar çok ezber hissi verdi. Kirazın Tadı (1997) kadar başarılı bir örnek olmasa da Kiyarüstemi’nin kompozisyon tekniğinin hatasız bir örneği olan bu film, kendi tarzında yoğun bir şekilde bestelenmiş ve koreografisi yapılmış bir filmdir. Sinema tarihinin en tuhaf buluşması da (William Shimell – Juliette Binoche) bu filmde olmuştur.

Yorumlar kapatıldı.