İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Nermin Yıldırım’ın Saklı Bahçeler Haritası Adlı Romanına Bir Bakış | 2. Bölüm

Birinci Bölüm için: Nermin Yıldırım’ın Saklı Bahçeler Haritası Adlı Romanına Bir Bakış | 1. Bölüm: Romanın Kurgusunda Karakterler – Mahal Edebiyat


Zaman ruhu romanda her ne kadar geri planda kalmış gibi gözükse de aslında romanı şekillendiren önemli noktalardan biridir. Kişiler yaşadıkları yere, zamana ve yaşadıkları olaylara göre karakterlerini yoğururlar. Dolayısıyla karakter oluşumunda, zaman ruhu yadsınamaz bir unsurdur.

Sıkıntı içerisinde büyüyen, daima kavga ve gürültü ortasında kalan bir çocuğun nasıl ki yetişkinlikte travmaları ortaya çıkıyorsa, romanlardaki karakterlerde bulundukları devire ve ortama ve şartlara göre değişirler. Romanın başında bedbaht bir karakter olarak gördüğümüz bir kişiyi romanın sonunda tam tersi halde görebiliriz. Bu yazarın bir anda gerçekleştirdiği olağanüstülük değil; karakterin zaman içerisinde ve olaylarla geçirdiği değişimin ta kendisidir.

Romanda da başta öfkeli, telaşlı, vurdumduymaz ve daha nicesi olan karakterleri ortalarda ve sonda daha başka gözle görürüz. Örneğin; Suad ilk mektuplarında Behiye’ye çok öfkeliyken sonraki mektuplarında bu öfkesi yatışır ve onun hayatını da merak etmeye başlar. Bu sebeple herkesi kendi doğası ve ruhu içerisinde değerlendirirsek karakterlerin kendince haklı sebepleri günyüzüne çıkacaktır.

Örneğin; Behiye’nin aşkı sebebiyle aile evini terk edişi kardeşi ve ailesi için kötü bir olay olmuşsa da Behiye için tam tersi bir olay olmuştur. Burada ne Suad’ın başta yaptığı gibi Behiye’ye öfke kusmalı ne de aferin ne kadar da iyi yaptın demeli. Her zaman karakteri kendi haklılığı içerisinde değerlendirmek iyimserlik getirir. Nasıl ki İkinci Dünya Savaşı’nı bugünün teknolojisi ile anlatmıyorsak Behiye ve Suad’ı da o günün şartlarına ve isteklerine göre anlatmalıyız. İşte bu şartlar arasında girişte de vurguladığımız gibi zaman ruhu çok değerlidir.

Zaman ruhu; dönemin siyasi, politik, ekonomik, kültür-sanat gibi öğelerinin toplamının ortaya çıkardığı sonuçtur. Örneğin; Cumhuriyet yeni ilan edilmişken o dönemki zaman ruhu tabii ki de “cumhuriyet coşkusu” dur. Keza romanda da tam olarak bu coşkunun izlerine rastlarız. “1933 senesiydi. Aylardan turuncu bir ekim, ekimin son günleri… Cumhuriyetin onuncu yılını kutluyor, anayurdu en baştan demir ağlarla ördüğümüz için gururlanıyorduk. Benim de göğsüm kabarıyordu, halimi görsen tren raylarını tek tek ellerimle döşemişim sanırdın. Tabii elimde babamın tutuşturduğu altı oklu bayrakla merasimi izlerken…”

Bu ruhun üzerine bir de döneme göre modern görüşlü bir baba tüm yapbozu tamamlayıcı olmuştur.

Behiye ve Suad’ın babaları oldukça ileri görüşlü ve entelektüel bir insandır. Kızının modern hayat şartlarına göre yetişmesini ve kendilerini yetiştirmesini istemektedir. İlk yazımızda da anne ile baba arasında olan çatışmayı bu fikirler üzerinden vermiştik. Bu bölümde de kızlarının “gârp âdetlerine yatkın” insanlar olmasını istemesi üzerinde duracağız. Bu Gârp adetleri içerisinde kızların erkeklerle birlikte gezip dolaşabilmesi, restoranlara akşam vakti gidebilmesi, zaman zaman alkol alabilmesi ve giyiniş itibariyle Batı hanımefendilerine benzemeleri sayılabilir. Romanda, Suad’ın ve Eliz’in Nevzat Bey ile akşam gezmeleri, yemeleri, içmeleri aslında tamamen babanın “gârp adetlerine yatkın” kız evlat yetiştirme isteğinden gelmektedir. Çünkü Suad, Eliz’in dostluğu haricinde dışarıda farklı insanlarla olmaktan ve sohbet etmekten memnun olmaz. Babası da onun bu asosyalliğini kırmak onu sosyalleştirmek adına minik minik adımlar atmıştır.

Romanın kurgusunda yer alan mektuplar anılardan beslenerek kurgunun akışını akıcı hale getirmişlerdir.

Mektuplar üzerinden kişiler kendi tarihlerini ve o dönemki mekân tarihlerini diri tutmuşlardır. Tabii ki bu bir kurgu fakat gerçek hayatta da durum pek farklı değildir.

Kişiler anılarını yazıklarında hem kişisel tarihlerine hem de dönem tarihine ışık tutmuş olurlar.

Romanda kardeşin biri Almanya’da diğeri İstanbul’da. Bedenen birbirlerinden uzak ve ruhen tüm öfkelerine rağmen iki kardeş birliktedir. “… Yol yakınken çekip gidebilmeli. Heyhat, gidebilmek cesaret ister, bilirsin. Ben değilim ama sen yeterince yürekliydin. Bir kalemde silip attın beni, ardına bakmadan gittin. Peki ama niçin?..”

Suad, kardeşi Behiye’nin gidişinden sonra bir müddet klinikte kalmıştır. Klinik tasviri de oldukça ilginçtir. Çünkü klinikten vahşice bahsetmiştir. “O günleri düşündükçe aklımın bütün odaları asap bozucu bir beyaza boyanıyor. Beyaz, ustalıkla nüfuz ettiği cümle rengimi kendiyle kirletiyor. Şakaklarım zonkluyor, bileklerim deri kayışlarla sıkılıyor gözlerimin önünde incecik şimşekler çakıyor. Hem canımı hem ruhumu acıtan, beynimi bir et parçası gibi pişirip varlığımı büsbütün manasızlaştıran korkunç bir yerdi orası…”  Burada ilginç olan bir diğer şey ise beyaz rengin can sıkıcı olarak verilmiş olmasıdır. Beyaz normal şartlarda saflık, temizlik… gibi sembolleri karşılarken burada Suad’ın ağzından çok başka bir beyaz görürüz. Bu beyaz insanın içini sıkan ve boğan bir beyazdır. Romanda bazı renkler sembolik anlamından uzak verilmişse de kişileri birbirlerine bağlayan bir başka unsur da unutulmamıştır. O da “müzik”.

Hem ruhen hem de bedenen sevdiklerinizden uzakta kalmadığınız maceralar dilerim.

Yorumlar kapatıldı.