İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mehmet Eroğlu’nun Kıyıdan Uzakta Adlı Romanına Bir Bakış

Mehmet Eroğlu, 2 Ağustos 1948 tarihinde İzmir’de dünyaya geldi. Edebiyat öğretmeni olan babası Farik Eroğlu’nun tayinleri sebebiyle ilkokul döneminde birkaç şehir ve okul değiştirdikten sonra İzmir Karşıyaka’daki Ankara İlkokulu’nu 1960 yılında bitirdi. Daha sonra İzmir Maarif Koleji’nde (bugünkü adıyla Bornova Anadolu Lisesi) yedi yıl boyunca kesintisiz olarak yatılı okudu. Liseyi bitirdiği 1967 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin inşaat mühendisliği bölümüne girdi. ( https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Ero%C4%9Flu)

1971 yılında üniversiteden mezun olan Eroğlu, mezun olduğu sırada 12 Mart Muhtırası’nın ardından kurulan sıkıyönetim mahkemesinde Dev-Genç Davası nedeniyle yargılanmaya başladı. 1972 yılında dava devam etmekteyken evlendi. İki yıl süren dava sonucunda Türk Ceza Kanunu’nun 141’inci ve 142’nci maddelerine muhalefetten sekiz yıl ağır hapis ve iki yıl sürgün cezasına mahkûm edildi. Sonuç kesinleşmeden 1974 genel affıyla mahkûmiyeti ortadan kalktı. Bu tarihten sonra mühendislik yapmaya ve roman yazmaya başladı…

Eroğlu’nun ilk romanlarında ana tema darbedir. Ancak yazarın daha sonraki romanlarında tema olarak darbeden bir nebze dahi uzaklaşıp Türkiye’nin gündemindeki sorunlara değinerek bu sorunların insanlar üzerindeki etkisini anlatmaya çalışmıştır.

Hasan Yürek “M. Eroğlu’nun Romanlarında Yapı, Tema ve Anlatım“ adlı çalışmasında Eroğlu’nun romanlarında yer alan kişilerin edilgen birey olduğundan dolayı Eroğlu’yu modernist yazar olarak değerlendirmektedir. Ancak Eroğlu’nun romanlarında yer alan bireylerin sürekli bir arayış, varoluşlarını sorgulayan kişiler olması, üstkurmaca, metinlerarasılık tekniklerinin de yer alması açısından yazarın postmodern unsurları da romanlarında kullandığını söylemek mümkündür.

Kıyıdan Uzakta’nın genel kurgusunda olayları ve duyguların davranışlara yansımasını bir kadının ağzından okuruz. Bu durum edebiyatımızda sıklıkla rastlanılan bir üslup değildir- erkek yazarın kadın ağzından olayları anlatması. Bu kurgu benzerliği bize Reşat Nuri’nin Çalıkuşu adlı romanını anımsatır. Orada da bizler Feride’nin ağzından her şeyi öğreniriz ve tabii ki bir kadın hassasiyeti ve bakışıyla durumları değerlendiririz. Zühal’i de kendi ağzından hislerini anlatırken görürüz. 

Zühal, kendisinden otuz yaş büyük olan Selim ile evlenmiştir. Anladığımız kadarıyla hem evliliği öncesinde hem de evliliği boyunca sürekli bir şeyleri sorgular vaziyettedir. Zühal, mutluluğun nasıl bulunacağından tutun da asıl aşk ve sevginin ne olduğuna kadar hayatı, kendisini ve yaşamı sorgular. Hâl bu ya evliliklerinin bir döneminde Zühal, kendini ve evliliğini daha sık sorgulamaya başlar. Bu evlilik içerisinde heyecanın kalmadığından yakınırken ne zaman olduğunu bile hatırlayamadığı cinsel ilişkilerinin eksikliği de içine dert olur. Kendi kendine hayır kızmayacağım, öfkelenmeyeceğim dedikten sonra bile bu yoksunluğun onu ihanete sürükleyip sürüklemeyeceğini düşünmüştür. ”Yirmi gün? Bir ay? Bir an, son kez seviştiğimiz geceden yana ne kadar zaman geçtiğini hesaplamayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Öfkelenmeyecek, hesap sormayacaksam- ki ne yakınacak ne öfkelenecek ne de hesap soracaktım- bunun bir yararı yoktu…”

“Ten ihmal edilirse kadın başka erkek düşlemeye başlar! İhanetler böyle mi ortaya çıkıyordu? İhanet mi?”

Bu noktada Zühal için karşılıklı hazzın yüksek olduğu bir cinsel ilişkinin evliliğin temel taşlarından biri olduğunu çıkarmak yanlış olmayacaktır. Zühal, heyecanın ve alışılmışlığın dışında bir ilişki istemektedir.

Selim’e karşı olan duygular ve anneye karşı olan düşünceler sıklıkla ruhsal tasvirlerle ve felsefî sorularla verilmiştir. Satır aralarında dem be dem filozof edasındaki anlatıcıyı görürüz. 

“Neden böyle oldu, nasıl bu hale geldim diye düşündüm?”

“İyi de ne zaman olmuştu bu göç?”

“Mutluluk dediğimiz şey abartılmıyor mu? Ve abartıldığı kadar önemli mi? İnsan mutluluktan ne beklemeli?”

Hikâyeye, Uzun Mektup başlığının genelinde Kış bölümü ile başlarız. Kış bölümü tasvir ile karşılar bizleri. Başlar başlamaz zaman ile ilgili bilgi sahibi oluruz: Şubat. Zaman ve mekân bilgisinden sonra Homeros’a gönderme yapılmıştır. “Homeros nasıl olmuş da şimdi benim seyrettiğim bu denizin rengini şarabın rengine benzetmiş? On kilometre kuzeydeki Kömür Burnu’nun batısında olsam, şaşaalı gün batımında suya gömülen güneşin o kızıl mızrakları belki beni de yaşlı ozan gibi kandırdı. Ama tehditkâr bir işaret parmağı gibi Sapho’nun (kadın şair) Adası’na doğru uzanan yarımadanın bu tarafında, yıldız ya da poyraz esip, dalgaların tepesini kırmadıkça, denizin rengi gözlerin gibi maviye yakın Selim….” Selim ismini ilk gördüğümüz yer de yukarıda verdiğimiz alıntıdadır. Devamında Zühal ağzından hayata dair tanımları, Selim’e karşı yakarışları ve anne Müyesser Hanım’a ithaf edilmiş öfkeyi görürüz. Burada iç monologlar ve sorgulamalarla yıllardır sevmeye çalıştığı adama duygularını dile getiren bir kadın ile baş başayızdır. Bu kadın, annesinin yanına dönmesinin sebebi olarak bile Selim’e yazmak olduğunu dile getirir. “Ancak ne hamallık ne de yufka yüreklilik, buraya gelmeye razı olmamın gerçek nedeni – görünürdeki bahanem kendimi mâhkum ettiğim bu gönüllü sürgün olsa da- sana yazmak Selim…”Her gün ölmeyi bekleyen annesinin yanına ona bakmaya gitmek yerine Selim’e yazabilmek için gitmesini kendisi bahane olarak gösterir. Yazar anlatıcı Zühal, metnin içerisinde açıkça annesini sevmediğinden bahseder. Annelerin, kendi yaşadıkları hazin sonları ya da acıları kızlarının da yaşamalarını istediklerini gördüğünü vurgular. Evvel demde yaşanan olaylardan olacak ki Zühal için anne her gün ölmeyi beklerken “acı kıskançlığı” kavgası yaptığı bir insandan başka bir şey değildir.” Ana kız komşuculuk oynuyoruz: Acı komşuluğu; aslında kapı komşuluğu gibi bir şey bu. Öyle ki, kendimizinkinden bıktığımız için ötekinin- evini, perdelerini, bahçesini kıskanır gibi- acısını bile kıskandığımız oluyor.” Ayrıca annesinin hastalığının sebebi olarak babasına karşı yaptıkları olarak göstermektedir.“ Bazen ciğerlerini kemiren o tümörle konuştuğunu, ona garip, korkutucu fısıltıyla, “Neden?” diye sorduğunu duyuyorum. Bence babama yaptıklarının faturası o tümör…” 

Burada ilginç olan durum: “acı kıskançlığı” yapmalarıdır. Günlük hayatta insanlar iyi olan ve güzel olan ayrıca kendisinde olmayan şeyleri kıskanırken Zühal ve Müyesser Hanım adeta birbirleri ile acılarını yarıştırırlar.

Devamında yazar anlatıcının affedilmesi gerektiğini düşündüğü bir olay yaşadığını hissederiz. Fakat affedilip edilmemek aslında onun için çok da önemli değildir. O sadece içerisinde var olan ve taşan duygularını kana kana anlatmak istemektedir. Sanki yıllardır susturulmuş, hiç kendi fikrini söyleyememiş hür olamamış bir kadındır… 

“…yoksa bağışlanmayı hak edip etmediğimi bile bilmezken gevezeliğimi uzatabilir, seninle sabaha kadar tartışabilirim. Sadaka peşinde de değilim. Sadakayla yatıştırılan merhamet küçümseyicidir.”

“…sevgi sandığım şeyin sadakat, hatta gündelik bir alışkanlık olduğunu, artık bu alışkanlıktan sıkıldığımı fısıldıyordu kulağıma…”

“Yıpranmış, terk edilmiş bir tapınağa dönüşmüştüm…”

“Asla ihanet etmeyecek kadın olarak anılmanın o alçaltıcı çaresizliği…”

Evliliği ile ilgili her şeyi sorgulamaya başlayan yazar anlatıcı şunu keşfetmiştir: hiçbir zaman kocamın tahmin edemeyeceği bir eş olmadım hem bilinir, tahmin edilebilir ve çizgisinden çıkmayan bir eş oldum. Bu düşünce onu başka sorular sormaya da itmiştir. 

İlginçtir ki genç bir erkekle birlikte olsa kocasının ne tepki vereceğinden tutun da hayalinde genç bir erkek ya da yabancı birini hayal etmesinin kocasını rahatsız edip etmeyeceğine kadar birçok şeyi düşünmeye ve kendi kendine sormaya başlamıştır. “Kadının sıkıntısı yeşerirse açacak çiçek ya ayrılık ya da ihanettir.”

 Şikâyet ettiği konulardan biri de Selim’in çok bilge ve ışıltılı bir erdemliliğe sahip bir karakteri olmasının yanında eşini yani Zühal’i bu ışıltının içine hiç katmamış olmasıdır.

Kendinden otuz yaş büyük olan biriyle evlenen yazar anlatıcı kaybettiği heyecanı ve duyguları her haliyle sevecen ve anlayışlı olan eşinden öç alırcasına temin etmek istemiştir. Kendisi de açıkça Selim’in çok iyi olmasından dolayı ona suç atmanın onu suçlu ilan etmenin daha kolay olduğunu söylemiştir. “Ama seni suçlamak kolayıma geliyordu.”

Sonuç olarak; annesine ve kocasına karşı olan duygularının eksikliğinden kaynaklanan, özgürlük arayışı içerisine girmiş olan Zühal ilişkiyi ihanet ile lekelemiştir. Hikâyenin başı aslında hikâyenin son zamanları iken hikâyenin sonu hikâyenin başı gibidir. Geriye dönüşlerle olayları öğrenirken bugüne geri döndüğümüzde çevre betimlemeleri ve yoldan gelip geçen kamyonlardaki sürücüleri tanırız. Duygu, düşünce, ihanet ve var oluşsal soruları dile getiren yazar anlatıcının, histerik ve saplantılı düşüncelerinin olması hikâyenin kurgusuna farklı bir bakış açısı katmıştır. Sorguladığı olgular ile bize de acaba mı? Dedirten yazar, alışılmışlığın dışında kullandığı bağdaştırmalar ile kurguyu desteklemiştir. Alışılmışlığın dışına çıkmak için kitabı edinmenizi tavsiye ediyorum.  

Yorumlar kapatıldı.