Yazar: 15:29 Anlatı

Kör Duvar-1

“Kalbin kırılmak ya da taş gibi katılaşmak zorunda kaldığı bu dünyayı terk ediyorum.” 

Geriye tek bir cümle bırakmış. Sessiz sedasız tek bir cümle.  Yer gök birbirine karışmış, dışarda kıyamet kopuyor. Gökyüzü içini boşaltırcasına kendini arıyor. Evin içi boşluğa atılmış adımlarla dolu. Bulamadığı sesler, içinde yankılanıyor. Geriye sahipsiz kelimeler kalıyor. 

İlk kez bu düşünceleri kendime itiraf ettiğim zaman, çakılıp kalmıştım. Kafamın içinde kendime çarpıp durmalarım kaybolmuştu. Ben kaybolmuştum.  

Yansıma 

Kafamı kaldırıyorum bir bulut… Ne zaman göğe baksam tepemde bir bulut. Dolaşıp durur, nereye gitsem beni bulur. Herkesin bir bulutu var. Kimisi farkında, kimisi göğe hiç yüzünü dönmemiş. O bulutlar toplanıp gitmeden önce kentleri meydana getirirler. Yoksa bu kadar bulutun ne işi var gökte. Sonra o kentlerden insanlar meydana gelir. Bir kente dönüştü mü bir insan, önce belli bir şekle girer, sonra katılaşır. Kendi duvarlarında sıkışıp kalır. Nereye giderse gitsin yüzler, evler, sokaklar, tanıdık gelir. Tek tanıdık gelmeyen kendisi olur. Dik bir dağa tırmanır gibi hep aynı sert yollar, aynı rüzgâr, aynı yağmur. 

 Bu aynılık içinde akmaya başlayınca hisler, önce bulanıklaşır, sonra kaybolmaya başlar. Sonra eski mutlu anıların peşinden gidilir. Öyle bir an var mıdır belli değildir. Sonunda dönüp dolaştığın çemberde kendi adımlarının tutsağı olursun. Ne kadar ileri gitsen, o kadar geriye yaklaşırsın. 

Kafamın içinde kapkara bir bulut. Ne zamandır orada haberim yok. Sarp kayalıklar orada beni bekliyor. Çıkıp yükseklere kendimi görebileceğim bir yer arıyorum. İnsanlardan ve bulutlardan uzak. Her şeyin susacağı bir yer. Hiç var olmadığım bir yer. Ama kafamın içinde dinmek bitmeyen fırtınalar ve yorgun düşmüş bir bulut. Ne yeryüzünde, ne gökyüzünde huzur yok bana. Bu dik yamaçtan kenti izliyorum. İnsanların karınca gibi koşuşturdukları, Bulutlar iyice silikleşmiş, ama yağmurlarını arıyorlar. 

Karanlığın içinde bir taş gibi kendime geldim. Hiçbir şey göremiyorum. Yerimden doğrulmaya çalışıyorum, dengemi zor buluyorum, ama yeri de hissetmiyorum. Karanlığın ve boşluğun tam ortasındayım sanki. Hiçbir şey anlamadan adım atmaya başlıyorum. Ellerimle sağı solu yokluyorum. Hiçliği ve sessizliği, tüm bedenimde hissetmeye başlıyorum. Bir anda, adımımı attığım yerlerden yansımalar beliriyor. Yavaş yavaş hislerim geri geliyor. Her taraftan sular dolmaya başlıyor. Artık tamamen suyun içindeyim. Alt üst olmuşum ve suyun ters yüzünde yürüyorum. Soluduğum şey hava değil, içime dolan da su değil. Bir anda yansımam benden uzaklaşıp gidiyor. Arkasından bakakalıyorum. Suların derinliklerine doğru kendimi bırakıyorum.   

Artık başka bir gezegendeyim. Her şey farklı. Ellerimle yüzüme, bedenime dokunuyorum. Sanki bambaşka biriyim, başka bir şeyim. Kendime ve bu yepyeni evrene adım atmaya çekiniyorum. Parlak, belirsiz bir ışık gökyüzünden tüm gezegene sızıyor. Uzakları görmeme engel oluyor. Düşlerimde bile böyle bir yer hayal edemezdim. Kelimeler bu yerin içinde kaybolup gidiyor. Hiçbir sıfatla tanımlayamıyorum. Güzel, çirkin, huzurlu, soğuk, sıcak hiçbiri burası için yeterli değil. Yeni bir evrene yeni bir dil gerekli… 

Burada bir başıma ne yapacağım? Bir ben kalsam da yaşamaya değer mi hayat? Hayat paylaşınca yaşanır olmuyor muydu? Bir adaya düşmüş insanların tek umudu adadan kurtulmak değil mi? O umut için hiç farkına varmadan adada bir dünya inşa etmiş ve hayatlarını bir şekilde geçirmiş olsalar da. Gerçek hayat da öyle değil mi? Hepimiz kendi adalarımızda kaybolmadık mı? Ve hepimiz bu adadan kurtulmak umuduyla yaşarken, hayatlarımızı tüketmedik mi?  

Ama burası ada değil, ne olduğu belli değil. En iyisi dünyada en çok sevdiğim şeyi yapayım: yürümek… Daha ilk adımımı atar atmaz o evrenden düşüyorum. Uyandığımda ise yine aynı yatak, yine aynı yollar beni bekliyor. 

Karınca

İnsanın canı nasıl sıkılır hiç anlayamadım. Canımın sıkılacağı kadar kendimle baş başa kalamadım. O yüzden kendime en uzak, en yabancı kişi de ben oldum. Yorgun bir beden ve zihinle tek yapmak istediğim bir köşeye kıvırılıp uyumak. Günde 16 saat çalışmak… Geriye kalan zamanımda ise bir şeyler yiyip, zihnimin susmasını beklemek… Zamandan geriye hiçbir şey kalmıyor. Aslında böyle bir yaşam hiç olmasa da olur.  

Sonunda bu hayattan kurtulmanın yolunu bulmuştum: “Hırsızlık!” Ama nasıl yapacaktım.  Hem çalmanın suç olmasını geçtim, bana uygun bir davranış mıydı? Şimdiye kadar kimsenin hakkını yememiştim. Yerde cüzdan bulsam götürüp teslim etmişimdir. Para üstünü fazla verseler uyarmışımdır. Nasıl olacaktı peki? Sonra dar kapsamlı düşündüğümü anladım. Hırsızlık illa gidip birini soymak değildi ki. Çalmadan zengin olan bir kişi var mıdır bu hayatta? Emek sömürüsünden bahsetmiyorum .  Ürünlerin maliyet fiyatının kaç katına satılmasından da bahsetmiyorum. Ya bankalar; hiçbir şey üretmeden koskoca bankalar nasıl ayakta durabiliyorlar? En büyük hırsıza gelmedim bile; kim mi onlar? Tabii ki devletler. Devletler nasıl kurulur, nasıl büyür, düşündünüz mü hiç?  

Kimi soyacaktım? Tek başıma plan yapacak kadar ne aklım ne yeteneğim vardı. Bunu tek bir kişiyle paylaşabilirdim; kardeşimle. Ne derdi ki acaba. Beni bu saçma düşünceden caydırmaya çalışacağına eminim. Benim gibi aklı bir karış havada değildir O’nun. Gerçekçidir ve o gerçekler eninde sonunda kapımızı çalmıştır.  

İnsanın içinde yeni bir umut açınca, yüreğinde bedeninde anlamlandıramadığı şeyler olmaya başlar. Ve sırf o anların büyüsü uğruna yaşamaya değer buluruz.  

Yine uzun saatler çalıştığım bir gündü ama bugün hiçbir yorgunluk hissetmiyordum. Dış görünüşümden soyutlanalı çok olmuştu. Ama bugün aynaya baktığımda göz altımdaki morluklar azalmıştı sanki. Daha bu yaşta saçım sakalım ağarmıştı, ama onlar bile gözüme güzel gelmeye başlamıştı. Gözlerimin içi parlıyordu. Saat 10.00 olsa da eve gitsem kardeşim uyumadan O’na düşüncelerimi açsam diyordum. Zaman göreceli bir kavram, borçlarımın günü olsaydı saat tıkır tıkır işler ve o an hemen gelirdi. Şimdi ise bir türlü geçmiyor… 

Söyleyeceklerimi gün boyunca kafamda tasarladım. İkna etmek için her türlü şeyi deneyecektim. Eve girer girmez, “Konuşmalıyız,” dedim.  

“Uyumak üzereyim, yarın konuşsak olmaz mı?” dedi.  

“Hayır, yarını bekleyemem. Sonunda bu sefil hayatımızdan kurtulmanın bir yolunu buldum.”  

“Neymiş o”  

“Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum, ama uzatmadan söyleyeyim, bir yer soyacağız.”   

“Ben de bir şey söyleyeceksin sandım. Saçmalamayı bırakırsan uyumaya gidiyorum”  

Ve gidip uyudu. Beni dinlemedi bile.    

Kardeşimi nasıl ikna ettim bilmiyorum. Hiç konuşmadığımız bir günün akşamında, “Ne zaman soyuyoruz?” dedi. Cevap bile veremedim o an.  

Ayrılma

Artık o büyük gün gelmişti. Soyacağımız ev kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde, ormanın içinde, kendisinden başka kimsenin haberinin olmadığı bir yerdi. Burayı uzun yürüyüşler sırasında kaybolduğum bir gün keşfetmiştim. Bu yer sanki başka bir gezegene, başka bir evrene aitti. Çevresine yaklaşınca bile adımlarım farklılaşıyor, nefes alıp verişim değişiyordu. Ahşaptan yapılmış, iki katlı bir evdi. Akşamları pencerelerinden sarı loş bir ışık gelirdi ve kimseler görünmezdi. İçerde çok değerli sanat eserleri ve mücevherlerin olduğunu öğrenmem ise tamamen tesadüftü ama evden uzak durmam söylendi. Son aylarım evi gözetlemekle geçti. Eve giren çıkan olmuyordu. Akşamları belli belirsiz gölgeler dolaşıyordu. Hatta öyle ki o gölgeler bazı geceler birbirine karışıp yok oluyordu . Bu belirsizlik hali beni tedirgin etse de, artık bu yoldan dönüşüm olamazdı.  

Her şeyi en ince detayına kadar planlamıştım. Kardeşim sadece nöbetçi olacak, geri kalanı ben halledecektim. İçeriye, tüm ışıklar söndüğünde her zaman açık bırakılan arka kapıdan girecektim.   

İkimiz ağaçların en sık olduğu yerde uzanmış, karanlığın çökmesini beklerken evi gözetlemeye devam ediyorduk. Rüzgâr her zamanki gibi sert esiyor, yapraklar sonbaharın tüm renkleri ile yarı göğe, yarı yere seriliyordu. İnsanın burada hayallere dalmaması olanaksızdı, ama ben sadece şu ana odaklanmaya çalışıyordum. En ufak hatamda sadece kendimi değil, canımdan çok sevdiğim kardeşimi de tehlikeye atabilirdim. Nihayet karanlık çöktü. Artık iyiden iyiye üşümeye başlamıştık. Nihayet evin ışıkları birer birer sönmeye başladı. Kardeşim yerde sabit kalacak ve sadece dışarda olağan dışı bir şey olursa haber verecekti. Arka tarafa doğru parmaklarımın ucunda ilerlemiştim. Kapı her zamanki gibi aralıklıydı. Bir tül gibi sessizce içeri süzüldüm.  

Kavuşma 

İçeriye adımımı atar atmaz garip bir ürperti tüm bedenimi sardı. Hem çok aşina hem de çok yabancı olduğum hisler kanımda dolaşmaya başladı. Girişte geniş bir antre karşıladı beni. Hem hayallerimdeki gibi hem de korktuğum bir evdi sanki burası. Yerde biblolar, heykeller ve duvarda resimler vardı. İlginç bir şekilde ne kadar yaklaşsam da hiçbirini net göremiyordum. Dokunmak istediğim an sanki elimin içinden süzülüp gidiyorlardı. İlk bulduğum kapıyı açtım. Kapkaranlık bir oda beni bekliyordu. Kapısı, içeri girer girmez arkamdan kapanmıştı. Bir mum odanın ortasında yanıyordu. Oda bomboştu ve bu bomboş odada kaybolup gitmiştim. Hiçbir yere varamıyordum. Ne bir kapı vardı, ne bir pencere. İçimden çığlık atmak geliyordu. Gözümü sımsıkı kapadım. Açtığımda, girdiğim kapı oradaydı. Koşarak açtım ve uzun bir koridordan geçerek salona vardım sonunda. Şömine hala yanıyordu. Büyük bir kütüphane vardı. Büyülenmiştim sanki, niçin burada olduğumu unutarak istemsiz bir şekilde kitaplara yöneldim. Yaklaşınca hangi kitap olduklarını anlayamadım yine. Sayfaları çevirdim, okumaya çalıştım. Tüm cümleler birer kazaya kurban gidiyordu. Kitapları bir hınç ile kaldırıp fırlattım. Şömine başında iki koltuk ve bir masa vardı. Oraya yaklaştım. Koltuğa oturdum. Burası o kadar sıcak ve huzurluydu ki sonsuza kadar böylece kalabilirdim. Masada iki farklı fotoğraf vardı. Bu evdeki her şey gibi onlara da yaklaşınca silinmeye başlamıştı. Artık zihnimin dehlizlerinde kaybolmaya başlamıştım. Kendime gelip, bir an önce işe koyulmam lazımdı. Yerimden doğrulup üst kata doğru ilerledim. Merdivene adımımı atar atmaz boşluğa düşmeye başladım. Karanlığın içinde belli belirsiz şeyler yanımdan geçiyor, ben ise son hızla düşmeye devam ediyordum. Yanımda birden üç yaşımdaki halim belirdi. Hiçbir şeyden habersiz parkta oyun oynuyordu. Koşarak annemin yanına gittim. Annem elimi yüzümü temizleyip saçımdan öptü. Onları bir yabancı gibi uzaktan seyrediyordum. Derken annem elimden tutup, karanlığın içinde kaybolup gitti. Düşmeye devam ederken bir anda on yaşımdaki halim ortaya çıktı. Dudaklarını büzmüş, bir köşede ağlıyordu. Annemi kaybettiğim gün olduğunu hatırladım. Zihnime gömdüğüm gün, karanlığın ortasında doğmuştu.  

İşte orada delikanlı halim; ürkek, saf bir şekilde başına gelecekleri bekliyor. İşte âşık olduğum kadın. Pembe yanakları, uzun saçları ile yüreğimin içinde gülüyordu. Gelip saçlarıma dokundu. Bir anda kollarımın arasından kaybolup gitmesi ile düşüp gitmeye devam ediyordum. İşte orada duruyor otuz yaşımdaki halim. Bir kitabın içinde kaybolmuş, bir roman kahramanının zihninde voltalar atıyor. Kendi yazacağı kitapları düşünüp, kahramanını eliyle öldürdüğü öykülerden bir sağ çıkan arıyordu. 

Sonunda ayaklarım yere bastı. Rüyalarımdaki o evrene adım atmışım gibi geldi. Hiçbir yer tanıdık değil, her şey yabancı. Tüm zemini ruhumda hissediyorum. O garip ışık her yeri sarıyor. Ayaklarım bacaklarım değişmeye başlıyor. Damarlarımda kan değil, sanki sular geziyor. Bir anda tüm bedenim ahşaba dönüyor. İyice büyüyorum. Kocaman bir şey oluyorum. Gerilmeye, kırılmaya başlıyorum. Kollarım odalara, gövdem salona, bacaklarım çatıya, sonunda tüm bedenim hırsızlık yapmaya çalıştığım eve dönüştü. Eve girdiğim zaman göremediğim bibloların, çocukluk oyuncaklarım olduğunu anladım. Duvardaki resimler ise en sevdiğim ressamlara aitti. Heykel sandığım şeylerden biri üç tekerlekli bisikletimdi, diğeri oyuncak trenim. Salondaki kütüphane en sevdiğim kitaplarla doluydu. Okuduğum, okumayı planladığım kitaplar. Şömine önündeki masada bulunan resimler ise, aile fotoğraflarım ve kaybolup giden sevgilimle olan fotoğraftı. İçerde gördüğüm gölgeler kendi korkularımdan başka bir şey değildi.  

Durun bir dakika işte ben, nefes almak için açık bıraktığım kapıdan sessizce içeri giriyor. Bir şey çalmak için çıktığım yolda, hayatta en çok kendimden çaldığımı fark ettim. Ve beni kollasın diye yarı yolda bıraktığım kişiler ise en sevdiklerimdi. Şimdi fark ediyorum. Çaldıklarımı koymak için elimde tuttuğum çanta, urgandan başka bir şey değil. Aslında yaptığım tüm planlar bunun içinmiş. Göğe bakıyorum ne bir bulut ne bir yıldız. Kendimin içinde simsiyah gecede kendimi kurban ediyorum.  

Boynumu ipten geçirdim, kuru sandalyeyi ayağımın altından itekledim. Aslında anlattığım tüm bu hırsızlık hikayesi, kalbim durana kadar zihnimdeki halüsinasyonlardan başka bir şey değildi. 

Geriye tek bir cümle bıraktım.  

Kalbim taş gibi çarpıp kendi duvarlarında paramparça oldu. Ve terk ettiğim bu dünya, hiç olmadığım bir yerdi.  

Görsel: pixabay.com

Murat Öksüz
Latest posts by Murat Öksüz (see all)
Visited 6 times, 1 visit(s) today
Close