Yazar: 18:55 Anlatı

Kar ve Su

Kar arsaya yağarken içi rahattır; ne bir binaya çarpıp erime, ne de postal ya da teker altında ezilme kaygısı yaşar. Arsa birkaç huzursuz hayvanın kımıldanmaları dışında sessizdir. Işık bile uykuya dalmak için buraya gelir. Arsa topraktır, kurudur, verimsizdir; ot biter, dert biter, gün biter, ama sükûnet bitmez.

Bugün postallar geldi. Kar huzursuzlandı, ses çıkardı. Rüzgâr kaçtı, kar taneleri dikine düşmeye başladı. Postallar karı da rüzgârı da ezdi, geçti. Fenerlerini tutup uyuyan partikülleri uyandırdılar. Işık silkindi, düşen kar tanelerini uyandırdı ve düşünde düşmeyi isteyen kar taneleri huzursuz, öylesine düştüler.

Postallar durdu. Birkaçı fenerlerini ona doğru tuttu, birkaçıysa ellerini ağzına götürüp sırtını döndü. Mide bulantısı kederdendir diye düşündü, kederini bastırdı bazısı. Ona baktılar. Onun gibilerinin görmeden bakmasına alışmışlardı, ellerini oynatmasına, ufacık olmasına, kar kadar hafif olmasına alışmışlar, yüreklerini hep bu hatıralarla ısıtmışlardı. Şimdi ise baktıkları o, yani birkaç günlük, belki de üç, bilemedin beş saatlik bebek oradaydı. Belki hafifti, belki de onlar gelmeden önce kara bakmıştı fakat görmemişti, ağırdı. Hiçbir postalın onu kaldırmaya cesareti yoktu. İhbarın ağırlığı yetmez, bir de tanık olmanın yükü vardı artık. Ekibi bekleyeceklerdi. Beklediler. Kıpırdamasını, ses çıkarmasını beklediler. Ekip geldi, ses ve hareket neredeydi?

Onu yavaşça kaldırdılar. Onun için değil, kendileri için usul usul taşıdılar. Halbuki telaşa da düşebilirlerdi; onun için fark etmezdi. O hızı ve sürtünmeyi hissedemeyecek kadar soğuktu. Battaniyede kalan ısı hiçbir şeye yetmemişti.

Tanı koymak dile kolaydı. Soğuk ya da açlık. Hangisinin daha ağır olduğunu çözmekse dipsiz bir kuyuya inmek kadar sonsuz bir karanlıktı. Fakat merkeze bildirmeleri gerekiyordu. Postallar taşıyıcılara baktı. Taşıyıcılarsa gözlerini kaçırarak ya açlık ya da soğuk dedi. Her ikisi de olabilir, hiçbiri de olmayabilirdi. Kâğıda not düşüldü, not postallara iletildi, tüm ayaklar atması gereken adımları birkaç kilo ek ağırlıkla attı ve ışık arsadan çekilerek yerini boşluğa bıraktı.

Nadirdir boşluğun dolmaması. Su, hava, kin, öfke, bir şekilde tüm boşlukları doldurur. Bebeğin arsada bıraktığı boşluğa kar yağmıyordu. Rüzgârın işi değildi bu. Kar tanelerine sormak için yakalasalar, daha omzuna dokunmadan her biri su olur giderdi. Fakat boşluk oradaydı. Dolmuyordu çünkü ışığın biraz ötesine gitmek gerekiyordu görebilmek için. Bebekten geriye kalan neyse, bedeni götürdüklerinde geride kalmıştı. Ruh ya da esans, bilinmeyen madde ya da öz, bebek oradaydı ve gözlerini açmıştı.

Aylarca sırt üstü yattı. Gökyüzünün değişmesini önce bulanık, sonra biraz daha net ve birkaç renkle görmeye başladı. Arsadan nesneler ve çocuklar geçiyordu. Oyunlar, hayvanlar, sesler ve kokular birbirine karışıyor; kimi zaman isli bir camın ardındaymış gibi bir izlenim uyandırsa da gün geçtikçe netleşiyordu.

İlk gülümsemesini üzerinden atlayan bir kedinin hedefi tutturamayıp suratını taşa vurmasıyla fark etti. Gülümsemek hoşuna gitti. O güldükçe dış dünya kaostan öngörülebilir bir panoramaya evrildi. Gülümsemesine eşlik eden seslerin kendinden çıktığını idrak etmesi de uzun sürmedi. Ses bir bebek nasıl gülerse o incelik ve netlikteydi. Arsada hayvanlar dışında gülüşü sezinleyen başka bir varlık yoktu, eksik olmasında bir gariplik de.

Bir süre sonra döndü, emeklemeye başladı. Artık arsayı arşınlayabiliyordu. Kar yerini arada sırada her şeyi kısa süreliğine de olsa serinleten, birkaç ay sonrasında da serin havayı yumuşatan bir yağmura bıraktı. O gittikten sonra bıraktığı boşluğa yağmur damlaları düştü. Toprak susamıştı, fakat kısır kalmaktan kurtulamadı. Arsayı dolaştıkça aylar geçti, artık adım atabiliyor, hatta koşabiliyordu bile. Koşmak onun için hiçbir duyguyla karşılaştırılamayacak ölçüdeydi. Eğer bir bedeni olsaydı, belki rüzgârı hissederdi. Rüzgârla bir olduğunu düşlemek istedi fakat uzun zaman önce gördüğü sahneden ar eden bir postallının düşüne takılmıştı rüzgâr, postallı da ömrü nereye aktıysa oradaydı. Yine de koştu, arsanın her yerinde, ardından yol kenarında, sonra yolda, arabaların arasında, çiçeklerin üzerinde, kaldırımlarda, su birikintilerinde, çamurda, kuru toprakta, karınca sürülerinin yolunda, taze dökülmüş asfaltın üzerinde, kimi zaman da havada, bulutta, gün batımında, koştu da koştu. Yorulmak yoktu onun için; çünkü hava yoktu, soluk, ciğer, oksijen, kan yoktu. Sadece o vardı, bir de sık sık attığı kahkahaları.

Sonra koku geldi. Koşmadı. Büyümüştü. Tutmayı düşünmediği kapı kollarına ulaşabilecek kadar. Koku onu durdurdu. Artık farkındaydı. Eksik ya da fazla değildi. Var ya da yok diyemezdi kendisi için. Bir kendisi olduğunu bile algılayamıyor, fakat bir yokluğunun da varlığını ispatlayamıyordu. Koku ortaya çıktığındaysa onu takip etmek en doğrusu gibi göründü. Bu kokuyu unutmamıştı. Kar kokuyordu. Gökten düşer gibi kokuyordu. Öncesine de uzanan bir hatıraydı, anımsamaya dair değil, hücresel bir hafızaydı bu. Onu bilinçsizliğe bağlayan bir kordondu.

Kokuyu takip etti. Çok uzağa gitmesine gerek yoktu. Arsadan birkaç arsa daha uzakta bir bina yığınının daracık bir sokağında, dokunsan kırılacak bir kapının önüne gelmişti. Boyu kapıya ulaşsa da elleri cismani dünya için yaratılmamıştı. Açmasa da görebiliyordu içeriyi. Kordonun diğer ucunda bir kadın, yere oturmuş, öylece ekrana bakıyordu. O ekranla kadının sırtını aynı anda görebiliyordu. Kordon bir kalp gibi atıyordu. İçeri girmek istedi, zaten onun için yer-yön olmadığı gibi içeri-dışarı da yoktu. İstese arkası dönük kadının yüzünü de görebilirdi. Derinlerde bir yerde biliyordu onun yüzünü. Amniyotik sıvının sıcaklığından tanıyordu.

İçeri girmedi. Kahkahasını kordona bıraktı. Şimdi boyu artık kadının boyundaydı. Soru nedir bilmiyor olması gerekirdi, acı vücutta hangi bölgede hissedilir, tatmamış olması gerekirdi. Buraya gelmemesi gerekirdi, burada olmalıydı, gelmeden, terk edilmeden, çıkmadan orada bulunmalı, büyümeli, kimi zaman farklı yerlere gitmeli ama orada olmalıydı. Varmamalı, orada, o kadının yanında, koynunda, elinde, tepesinde olmalıydı.

Bilmemesi gereken tüm bu ağırlıklar mıydı onu yere yakın tutan, bilemiyordu. Bunu da bilememenin ona farklı bir yük olmasını diledi. Belki bu yük onu başka bir yere götürürdü. Fakat artık yüksüzdü. Kimsesizliği, kahkahası, büyümüşlüğü ve bedensizliği sormak istediği ama soramadığı yüzlerce soruyla birlikte yırtılan kordondan eşiğe akmıştı. Artık hafifti, gidebilirdi, kurtulmuştu. Fakat ne yükselebildi ne de alçalabildi. Öylece kaldı.

Kadın önce huzursuzlandı, ardından kıpırdandı. Arkasını döneyazdı. Çünkü bir şeyler ona arkasını dönmesini söylemişti. Sonra durdu. Aylar, belki de yıllarca durdu, hep yarım, hep yarım dönmüşlükle, döneyazmışlıkla durdu.

Bebekse eşikte, onun dönmesini bekliyordu.

Editör: Enes Yılmaz

Visited 54 times, 1 visit(s) today
Close