İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

GESTAPO: Geheime Staatspolizei (Gizli Devlet Polisi)

Gestapo ve SS’nin organize ve sistematik bir şekilde insanları katletmesi en bildiğimiz İkinci Dünya Savaşı konularından biridir. Ve bu konuya eşlik eden ölen sayısı eklenince, biraz da fotoğrafla desteklenince yeterli gelmektedir. Evet, Gestapo ve SS, Nazi Devletinin en korkutucu polis birimleridir ve ne yaptılarsa bilerek, isteyerek, planlayarak, kendi içlerindeki birimlerden destek alarak yaptılar.

Burada anlaşılması gereken asıl konu şudur, bu adamlar her ne yaptıysa, doğru olduğuna inandıkları şeyleri yaptılar, savaş sonrasında da pişmanlık içeren anılar, hatıratlar ya da mahkeme kayıtları pek bulamazsınız, çünkü yoktur. Nürnberg mahkemelerinde ise yaşamak için yaptıklarını elbette itiraf etmediler, emir komuta zincirine uyduklarını, asla kimseyi öldürmediklerini söylediler. Hem Nürnberg mahkemeleri hem de sonrasında Almanya’nın yargıçları çok az kişiyi idama mahkum etti ya da hapis cezası verdi. Nazileri yargılayanlar zaten Nazi’ydi, müttefiklerin mahkemeleri bile bunu değiştirmemişti. İdam cezası alanların içinden sadece birkaçı bilindik kişilerdi, bu mahkemelerde çoğunlukla daha az suçu olanlar idama mahkûm edilirken, emri veren şefler ya kaçtılar ya da çeşitli devletlerde istihbarat servislerinde çalıştılar. Amerika’da ne kadar Nazi yaşadı muammadır. Gestapo ve SS askerleri ya da rütbelilerinin bir çoğu bir şekilde hayatlarının sonuna kadar sakin yaşam sürdüler, bazıları ise muhtemelen odur ki, açılan davalardan kolaylıkla sıyrıldığı için itirafta bulundu, bunun son örneklerinden birisi de Netflix’te “Auschwitz Muhasebecisi” adıyla yayınlanan belgesele konu olan Oskar Gröning’dir. Gröning’in gözlerine baktığınızda pişmanlık göremezsiniz, dediğim gibi bu adamlar doğru olduğuna inandıkları şeyleri yaptılar, nefret ettikleri insanları gözlerini dahi kırpmadan öldürdüler. Peki dünya ne yaptı? Bu konuların üzerine gitmek varken, çok daha azını yapıp üzerini örttüler ya da büyümesini engellediler. Gestapo asla tek başına değildi, SS içindeydi, kriminal polis içindeydi, halkın kendisi ihbarcı olarak içindeydi, Stapo birimleri içindeydi, paralı ya da parasız muhbirler işin içindeydi ve bu polislerin çoğunluğu Nazi döneminde yetişmiş polisler değildir, III. Reich öncesi zaten polis olan kişilerdir.

Nazi Almanya’sı bir polis devletidir, ilk örgütlenme ordu ayağıyla değil polis ayağıyla olmuştur. Gestapo iç işlerindeki sorunları çözmek adına Prusya’daki polis teşkilatlarını birleştiren  Hermann Göring tarafından kurulmuştur. Tek amaç vardır, o da Nazi karşıtlarını hizaya getirmek, bunlar Komünist olsun, Yahudi olsun, Çingene olsun ya da siyasi muhalif olsun fark etmeyecekti, Hitler’e karşı olmaları yeterliydi ve susturulmaları gerekiyordu.

Gestapo ve SS birbiriyle koordine bir şekilde çalışmaktaydı, dediğim gibi bu birimler Devlet Gizli Polisi adı altında çalışmaktadır.  Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP)’nin korumasını sağlamak adına bir birim kurulmuştu, bu birimin adı Saal-Schutz’tu, kurulduğu yıl 1923’tü. Yine aynı dönem SA vardı, yani Kahverengi Gömlekliler adıyla bildiğimiz Sturmabteilung, kurucusu 1934’teki ölümüne kadar  Ernst Röhm’dü ve Hitler SA’ya güvenmiyordu o yüzden Stabswache kuruldu. Daha sonra bu birimler çeşitli revizyona uğradı ve Schutzkommando kuruldu, daha sonra adı Schutzstaffel olacak SS kuruldu, kuruluş tarihi ise meşhur Birahane Darbesi’nin yapıldığı gün olarak belirlendi. Kısaca SS en başından beri yoktu, daha sonra çeşitli birimlerin yok edilerek, birleşmesi sonucunda oluşturuldu ve Hitler, Ocak 1929’da Himmler’i Reichsführer-SS olarak SS’nin başına atadı. SS’nin hem polis hem de ordu ayağı olduğunu unutmamak ve karıştırmamak gerekir. Allgemeine-SS ırksal imha grubu olarak, Waffen-SS’yi de ordunun savaş suçları işlediği birimi olarak kategorize edebiliriz, dünyada hiçbir ordu bu kadar savaş suçu işlememiştir. Kısa bir idari tanım yaptım, aslında daha fazla koldan ve kişilerden, birimlerden oluşan bu yapılar, kendi başına sayfalarca anlatılması gerekir, ben ise araştırmanıza sebep olacak kısımlarını verip ana konumuza geri dönüyorum, yani GESTAPO’ya.

Gestapo kendi başına bir birim değildir, Heinrich Himmler’in yönettiği, Reinhard Heydrich ve Heinrich Müller’in de baş mimarları olduğu oluşumdur. Bu oluşumun amacı hem iç asayişi sağlamak hem de ülkenin Almanlaştırılmasını yani üstün Alman ırkının ortaya çıkmasını sağlamaktır. Bu ne demektir? Bu ülkenin öncelikle Yahudilerden arındırılmasıdır. Sadece bu mudur peki? Hayır, daha fazlasıdır. Eşcinsellerin, İşten Kaytaranların, Toplumdışı Kişilerin takibatını da yapmaktadır. Bunlar yıllar içinde genişlemiş ve takibat yapılan konular genişletilmiştir, elbette bunların en başında Devlet Düşmanları bulunmaktadır, iç siyasetin dışında ilk devlet düşmanları da komünistlerdir. İşte bu birlikler ilk olarak Yahudi meselesine değil, özellikle SA’nın liderlerinin öldürülmesi meselesine yoğunlaşmıştır. Ülke içinde SA’nın kuvvetlenmesi, Hitler’e ve orduya göz dağı vermesi nedeniyle Uzun Bıçaklar Gecesi (Röhm Darbesi)  diye adlandırılan bir temizlik operasyonu gerçekleştirilmiş, bu operasyonun baş kahraman birimleri SS ve Gestapo’dur. Bu olaydan sonra Hitler’e olan sadakat daha da artmış, ülke içindeki muhalifleri sindirmiştir. Hitler asayişi aldığı oylar ile değil, kendi kurduğu veya var olan kurumları kendisine entegre ederek yapmaya başlamıştı, işte bu yıldan sonra iç işleri Gestapo ve SS’ten sorulacaktı.

Gestapo ilk etapta ülke içi asayişi sağlıyor ve etnik temizliği SS ve alt birimlerle birlikte sağlıyordu. Gestapo’nun korkulu bir ada sahip olmasındaki en büyük nedenlerden biri elbette tutuklamalar, yargılamalar ve infazlardır lakin her tutuklama infazla sonuçlanmamakla birlikte, suçlu kabul edilen kişiler çalışma adı verilen toplama kamplarına gönderiliyordu. Bu toplama kampları sadece ölümü temsil etmiyor, aynı zamanda bedava fabrikalarda çalışacak işçileri de temsil ediyordu, bu işçiler türlü fabrikalarda çalıştırılıyordu, kap kacak dediğimiz emaye fabrikaları ve savaş mühimmatı üretilen fabrikalardı. Bu fabrikalar günümüze kadar gelen ünlü markaları içinde barındırıyor, elleri kanlı, sömürünün temsilini oluşturan en büyük kapitalistleri ifade ediyor. Elbette kimya sanayi de bu fabrikaların en büyük müşterisiydi. Toplama kampları ilk başta Almanya içindeydi, işgal başladıktan sonra bu kamplar elbette işgal edilen ülkelerde de kuruldu, bunların sorumluluğunu SS ve Gestapo üstleniyor, her ülkeye bir şef gönderiliyordu, bu şefler kendi dünyalarını o kamplarda yaratıyor, her kampın kendi yaşam alanı bulunuyordu, tıpkı askeri lojmanlar gibi düşünün, mesai saatleri içinde ölüm saçıp, mesai dışında eğlencelerine bakıyorlardı, bu bir yaşam biçimiydi, daha önce dediğim gibi, bu adamlar yaptıkları şeylerle gurur duyuyorlardı.

Gestapo ve SS ilk ülke dışı deneyimlerini Avusturya’nın ilhakında yaşadılar, hızlıca Avusturya’nın iç işlerini düğümleyip, başta olan kim varsa susturdular, işgal edilmiş Avusturya daha sonra referandumla Almanya’nın boyunduruğuna girecekti, ülke içindeki temizlik, şimdi Avusturya’da başlıyordu. Avusturya’da kurulan çalışma kampının adı Mauthausen-Gusen toplama kampıdır, 1938’den savaşın sonuna kadar faal kalmıştır, alt toplama kamplarının da bulunduğu bu kamp, Avrupa’daki en büyük çalışma kamplarından biriydi, nasıl rakam verirsek verelim, buradaki ölümlerin net bir sayısı belirlenememiştir lakin beş yüz bine yakın kişinin öldürüldüğü varsayılmaktadır.

1937 yılına kadar ülke içinde iyice organize bir hal alan Gestapo artık sınır dışına çıkıyordu ve yeni birimlerin kurulması gerekiyor, genişleme başlamıştı, ek personel ihtiyacı doğmuştu ve elbette yeni planlar. Gestapo’nun bünyesinde savaş sonuna kadar elli bine yakın memur bulunmaktaydı, bunların içinde SD ve kriminal polis memurları da bulunmaktaydı, Gestapo tek başına bir birim değildir, onu destekleyen birim çoktur, savaşın sonunda ise çarmıha gerilen sadece Gestapo ve SS’dir, bu büyük bir yanlıştır.

Gestapo’nun lider kadrosunu sayacak olursak elbette en başta Reichsführer-SS Himmler vardır, ikinci adam ise Cellat ve Prag Kasabı lakabıyla anılan Reinhard Heydrich’tir. Reich Güvenlik Başdairesi (RSHA) başkanı Heydrich, geçmişi bol görevlendirmelerle ve hızlı terfileriyle meşhurdu, aldığı terfiler boşuna değildi, Yahudilerin nihai sonuna olan çözümleri ile kasap lakabını aldı, yapım yılı 2017 olan Anthropoid filmi Heydrich’in ölümünü konu alır, Prag’da ki şatosuna giderken üstü açık arabasında suikasta uğramıştır, suikast timi Heydrich’i silahla öldürmek isterken, silahın tutukluk yapması üzerine el bombası ile suikastı nihai sona ulaştırmak istemişlerdir. Heydrich’e atılan el bombası üzerine gelen şarapnel parçaları nedeniyle ağır yaralanmasına neden oldu, hastaneye kaldırılan Heydrich 4 Haziran’da öldü. Hitler bu duruma öfkelendi, konu Heydrich’in öldürülmesi değil, üstü açık bir arabayla korumasız bir şekilde seyahat etmesiydi, ölümünün suçunu ona yıkmış olsa da bunun bir bedeli olacaktı ve bunu ödeyecek olanlar ise masum sivillerdi. Öncelikle suikast timinin bulunması için para ödülü kondu, hızlıca organize edilen Gestapo ve SS tutuklamalara başladı, resmi rakamlara göre on bin Çek infaz edildi. Mesaj gayet açıktı, benden bir kişi alırsan, senden binlercesini alırım! Suikast timinin bir kilise de saklandığı haberi alındı, kilisenin etrafı Waffen-SS tarafından sarıldı, Waffen grubu polis teşklitaı değil SS’nin ordu koludur ve SS’nin her kolu gibi acımasızlıklarıyla ünlüdür. Teslim olsalarda öldürüleceklerini bilen timin hiçbirisi teslim olmadı, on dört Nazi askerinin öldürüldüğü bu çatışmada kilisede bulunan herkes öldürüldü aynı zamanda timin üyelerinin aileleri de öldürüldü. Bu konuya bu kadar değinmemin amacı, acımasızlığın herhangi bir duygu beslememesi ve gücün orantısız kullanımının kendileri dışında olana acımasızca kullanılması ve yaş ayırmaksızın infazların gerçekleştirilmesidir. Filmi mutlaka izleyin. Elbette cenazesi bir propaganda aracına dönüştürülmüş ve Alman halkı kin ve nefretle doldurulmuştur, milyonlarca insanın keyfi ölümünden sorumlu bir Nazi, öldürüldükten sonrada adına işlenmiş binlerce infaza neden olmuştur.

Gestapo ve SS işgal edilen her ülkede faaliyet gösterdi, Ordu işgali yaparken, oluşturulan Gestapo birimleri etnik temizliğe girişiyordu, her ülkede kurulan toplama kampları bu girişimlerin NİHAİ sona ulaşması için gayret ediyordu. Hem Almanya hem de işgal edilen ülkelerdeki toplama kampları şunlardır;

Almanya

Bergen-Belsen Toplama Kampı

Buchenwald Toplama Kampı

Dachau Toplama Kampı

Dora-Mittelbau (Nordhausen)

Ebensee Toplama Kampı

Flossenbürg Toplama Kampı

Natzweiler-Struthof Toplama Kampı

Neuengamme Toplama Kampı

Ravensbrück Toplama Kampı

Sachsenhausen Toplama Kampı

Avusturya

Mauthausen-Gusen toplama kampı

Çekya

Theresienstadt Toplama Kampı

Hırvatistan

Jasenovac

Letonya

Kaiserwald Toplama Kampı

Polonya

Auschwitz-Birkenau

Belzec İmha Kampı

Chelmno Toplama Kampı

Gross-Rosen Toplama Kampı

Jawitz Toplama Kampı

Płaszów Toplama Kampı

Martunore

Sobibor İmha Kampı

Stutthof Toplama Kampı

Treblinka İmha Kampı

Bu toplama kamplarını Wikipedia’dan aldım, çünkü kitapta bütün hepsi detaylıca işlenmiyor, bunun akabinde ana adları olan her toplama kampının küçük kampları da mevcuttu, yani sadece adlarını gördüğünüz kamplar yoktu. Her toplama kampının ölüm saçtığını biliyoruz lakin Polonya hepsinden ayrılmıştı. Auschwitz-Birkenau toplama kampları kendi içinde ayrılmıştır lakin resmi bir rakam verilmese de en az iki buçuk milyon insanın infazı sadece bu kamplarda yapılmıştır.

Kampların adları farklı olsa da ortak tek bir kaderi vardı, tek bir şeyi simgeliyorlardı, o da ölümdür. Kampların içlerinde gaz odaları, yakma fırınları vardı. Bu kamplarda esirler çok ağır şartlarda çalıştırıldı, aç bırakıldı, soğukta incecik kıyafetlerle yaşamaya zorlandı, günde en az on saat çalıştırılmalarının yanında sağlıklı olanlarla olmayanlar sürekli birbirinden ayrıldı, yorgun düşünler ya kurşuna dizildi, ya gaz odasına gönderildi ya da yakıldı, külleri ise fırın bacalarından tüm ülkeye yayılmaktaydı, bu insanlık dışı yaklaşım, kamplardaki askerlerin fotoğraflarına bakarsanız oldukça olağandır, askerlerin, rütbeli rütbesiz fark etmeksizin keyiflerinin yerinde olduğunu görürsünüz, işlerini yapıyorlardı, vatanlarına ve en başında Führer’ine hizmet ediyorlardı, sorgulamak bir kenara dursun keyif alıyorlardı.

Peki sadece Yahudiler mi öldürüldü? Hayır, sadece Yahudiler değil, eşcinseller, toplumdan dışlanmışlar, sakatlar, devlet düşmanları, askeri esirler, sivil tutsaklar, işten kaytaranlar, zayıf kişiler, başarısızlar, aşağılıklar ve daha fazla gruba sokulan insanlar bu kamplara yollanmış ve öldürülmüştür.

Toplama kampları yeterli gelmiyordu, o yüzden mobil gaz arabaları üretilmişti, bu araçlar esirleri başka bölgeye götüreceği söylenerek dolduruluyor, yol üzerinde gaz verilerek nihai sonuç gerçekleştiriliyordu. Yakma işlemleri, gaz odaları çoğu zaman hızlı sonuç vermiyordu, savaşın sonlarına doğru bu düzen iyice gevşemekteydi, Nazilerin kimseden korkacak hali yoktu, ölüm emri verilen grup ya da kişi fark etmeksizin kararın alındığı yerde kurşuna diziliyordu, hayal edebilir misiniz bunu? Oyunlarda bile katlanılması mümkün olmayan bunca öldürme eylemi, SS ve Gestapo birimlerinin günlük rutiniydi, kahvaltı yapmak gibi, su içmek ya da kahve içmek gibiydi, nefes alır gibi öldürüyorlardı, acımak yoktu, ne çocuk, ne genç, ne kadın ne erkek, ne de yaşlı, sonuçta hepsi alt sınıf insandı ve dünyadan kökleri kazınmalıydı.

Şunu söylemekte fayda var, bu satırları yazarken dahi zorlanıyorum, çünkü bu ölümlerin baş mimarlarının sadece birkaçı gerçekten savaş sonunda cezalandırıldı, tutuklandı ya da infaz edildi, birçoğu Nazilerden Arındırılma sürecinde emir komuta zincirine uyduklarını, suçsuz olduklarını söyledi, kimisi kimliklerini gizledi, kendi adlarını vermedi ya da rütbelerini düşürdü, bunları yapmak o yıllarda zor değildi, ne güvenlik kameraları vardı, ne de internet ağı üzerinden kimin hangi rütbeye sahip olduğunu belirten bir sistem ya da havuz vardı, hepsi ortak şubelerde arşivlense de, Gestapo’nun ana binası zaten hasar almıştı, savaş sonuna doğru ise evrak imhaları başlamıştı, bugüne kadar bilinenler çok az bir kısımdır, en az %60-70 oranında belgenin, evrakın yok edildiği düşünülüyor.

Savaş bittikten sonra teslim oldular, çok az kısmı intihar etti ya da çeşitli yollarda ülke dışına kaçtı, bazıları ajanlık yapması için müttefik devletlerle anlaşma yaptı ve hayatlarının sonuna kadar mutlu mesut yaşadı, Almanya’da kalan bir çok Gestapo ve SS üyesi, askeri, polisi, memurunun çok az kısmı yargılandı, büyük bölümü yıllara yayılan davalardan sonra affedildi, topluma geri kazandırılma projeleri kapsamında devlet kurumlarına tekrar döndü, yargıçların çoğu tekrar görevlerini yapmaya başladı, Nürnberg Mahkemeleri uluslararası boyutta davaların görüldüğü ilk mahkemelerdendi, yargılanacak o kadar çok insan vardı ki, bunların dava süreci bitmek bilmeyecekti, çünkü mahkemeye çıkanların çok büyük kısmı zaten suçsuz olduğunu iddia ediyordu, en büyük delilleri yabancı radyo dinliyorlardı, Nazi Almanya’sında yabancı devlet radyosu dinlemenin cezası eğer alman değilseniz toplama kampı ya da ölümle sonuçlanan nihai sondu, en azından kendi vatandaşları tekrar yapmama sözüne karşın bu suçtan sıyrılabiliyordu, o yüzden bu davalarda bütün Naziler yabancı radyo dinlediklerini, Führer’in zorunlu yeminini ettiklerini ve zorunlu olarak parti üyesi olduklarını söylediler, Nazilerden arındırılma sürecine girdiler, affedildiler, büyük bölümü gerçek anlamda iyi bir hayat sürdü, çünkü Naziler hala vardı, yargının %99’u hala Nazi’ydi, geçen yıllar boyunca çeşitli kurumlar oluşturuldu, çeşitli davalar açıldı, günümüze yakın davalar bile vardı ama bunların hiçbirisi yeterli değildi, ÇÜNKÜ;

ALMANYA, BİLİNENİN AKSİNE, YA DA DÜNYAYA SÖYLEDİĞİNİN AKSİNE, GEÇMİŞİYLE YÜZLEŞMEDİ!

Savaş suçu işlemiş binlerce Nazi ceza almadı, idama mahkûm edilmedi, çocukları havaya atıp kurşuna dizen askerler sanki hiçbir şey olmamışçasına yaşamlarını sürdürdü, pişmanlık duymadılar, itirafta bulunan o kadar azdı ki, işledikleri insanlık suçunu dahi kabul etmediler. Burada suç kimindi? Bunun üzerine neden daha gayretkeş gidilmedi? Neden uzun yıllar boyunca bu işle yani suçluların tespitiyle uğraşılmadı?

Onlarca cevap var elbet ama cevap basitti, savaş sonrası Alman halkı yıkıntıların içinde yeniden var olma savaşı veriyordu ve ne Gestapo, ne SS, ne de Werchmacth’a mensup askerlerin işledikleri suçlar umurlarındaydı, yine bir çünkü, zaten Gestapo ve SS’ye ihbar konusunda en büyük desteği sağlayan yine Alman halkıydı, en yakın komşusunu ihbar edende onlardı, sevmediği arkadaşına iftira atıp devlet düşmanı ilan edende onlardı, sırf kendisinden başarılı diye akrabalarını ihbar edende onlardı, bu ihbarların asılsız olmaları önemli değildi, önemli olan bir şekilde fişlemekti, fişlenen kişiler zaten bir şekilde takibata alınıyordu.

Gestapo bir ihbarlar ağına sahipti, bunların adları şu şekildeydi; “mutemet kişiler” Reich karşıtı örgütlere sızıyordu ve grup ve kişileri fişliyordu, bunlar gönüllü ya da maaşlı çalışıyordu, bazıları ise “döndürülen” adıyla anılıyordu ki, bu döndürülenleri Orwell’ın 1984’üne benzetebilirsiniz, öldürülmüyorlardı, kullanım süreleri dolana kadar kullanılıyorlardı, “maşalar” adı verilen bir grup daha vardı, bunlar saklanan Yahudileri bulup, Gestapo’ya teslim ediyorlardı.

Uzun bir yazı kaleme aldığımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz, bu yazdıklarım  kitabın konusu olan Gestapo’ya ilişkin %10’luk kısmı bile ifade etmez, bu örgütlenmiş teröristler için yazılacak onlarca sayfa gerekir, yaptıkları yanlarına kalmıştır, büyük oranda kalmıştır, konuya vakıf olamayan okurlar bu konuda yanlış bir izlenime kapılmasın, asla gerçek oranda cezalar verilmedi, tutuklanmalar yapılmadı, idam kararları alınmadı, Naziler kollandı, bizzat Naziler tarafından kollandı, bu kollayan Naziler savaş sonrası aynen görevlerine devam eden yargıçlar ve iş birlikçileriydi, müttefikler bu duruma göz yumdu, 1947’den sonra Soğuk Savaş başlamıştı ve geçmiş geçmişte kalmıştır mantığı her geçen yıl bu konuların üzerine toprak örttü, unutturuldu, büyütülmemesi sağlandı. Nazilerin yaptığı terörün yani katliamın boyutuna bakın, kitap okumanıza gerek yok, ceza alan Nazilerin sayısına bakın, milyonlarca kişiden oluşan bu gücün aldığı cezalar yaptıklarının yanında sinek ısırığıdır, bu şunu göstermiştir; suç ve suçu işleyenler rütbelerine göre bu işten sıyrılmıştır, birçok Gestapo memuru biz sadece idari görevdeydik demiştir, SS askerleri emir komuta demiştir, hepsi yapmak zorunda olduğu şeyi yaptığını söylemiştir, sonuç mu, çoğu affedilmiş ya da mahkemeye dahi çıkmamıştır.

Gestapo konusu ile ilgili ülkemizde çevirisi yapılmış nadide bir eserle karşı karşıyayız, bu kitabı okuyan okur sayısının azlığı şunu göstermektedir; öğrenmek istemiyoruz, merak etmiyoruz, biz roman okumak istiyoruz, teknik bilgiler istemiyoruz, zaten kendi içinde var olan acıyı dramatize eden kitaplar okumak istiyoruz. Kimse kusura bakmasın, tıpkı Nürnberg Mahkemelerinin yaptığı gibi edebiyat okuru da bu konunun üzerini örten sınıftandır, herkes tarih okumak zorunda olmayabilir lakin, bu tarihle ilgili romanları salya sümük okumayı, aynı dramda yazmayı, video çekip anlatmayı biliyor, roman dışında ne biliyor, hiç. SS sempatizanı olan okurlarımızda mevcut, bu sempatizanlar SS’nin gücünden ve yarattığı korkusundan bahsedip, her görseli inceleyen, SS armasının manyağı olmuş okurlar bunlar, öğrenmek için değil, görsel ilgisini bastırmak için birkaç bilgiye sahip olur, derinlemesine bu konuları konuşmak istesen, tek gideceği yer Wikipedia olur. Bu eleştiriyi neden yapıyorum? Çünkü ülkemizde sürekli kitap alan, kitap okuyan okur sayısı çok az, bu okurlarında okudukları çoğu kitap bilindik yazarlar ve klasikler, bundan öteye geçemeyen okurun, araştırmayan, sorgulamayan, milyonlarca kitap içinden, sürekli etrafında var olan bilindikleri okuyan okurdan kime ne fayda gelir bilmiyorum, araştırmayan keşfetmeyen okur asla iyi bir okur değildir, benim gözümde de değeri yoktur, ben kimim sorusu benim açımdan önemli değildir, ben bu yazıyı yazan kişiyim ve bu benim görüşümdür, ben iyi bir okur muyum? Yanından bile geçtiğimi düşünmüyorum…

Toplama kampları ile ilgili kitap okuyan, Nazi Almanyası ve özellikle Rus yazarların savaş ya da anı hatıratlarını okuyanların işin roman kısmını bir kenara bırakıp; araştırma, inceleme okumasını tavsiye ederim. Mutlaka okunması gereken kitaplardan birisi.

Yorumlar kapatıldı.