İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sakarya Meydan Muharebesinin 100. Yılı

Türk Kurtuluş Savaşını anlayabilmek için bu savaşı doğuran nedenleri bilmek gerekir. Nedenler basittir ama bilmediğinizde basit diye bir neden olmaz.

Birinci Dünya Harbi kaybedildiğinde Osmanlı Devleti bir av devletine dönüştü, etrafı kurtlarla çevriliydi ve Avrupa ülkeleri zaten eridikçe eriyen, hatta; Birinci Dünya Harbi’nin çıkmasının ana nedenlerinden olan bu toprak kayıpları, harp bitince galip ve hak iddia eden devletlerin iştahının kabarmasına neden oldu. Tek sebep Osmanlı olmasa da, en büyük nedenlerinden birisidir. Mesela Versay Antlaşmasının 231. Maddesine bakalım; “Almanya, İtilaf Devletleri’nin ve halklarının bütün kayıp ve zararlarının Almanya ve müttefiklerinin saldırganlığından kaynaklandığını ve bütün bunlardan Almanya ile müttefiklerinin sorumlu olduklarını kabul eder” der ve devamında çok daha sert üslupla devam eder. Burada Almanya ile ittifak etmiş olanlara ceza kesileceğini net bir şekilde anlıyoruz, zaten Sevr ve Versay oldukça ağır şartlara sahiptir. Bu antlaşmalarla sınırlar küçülür, ordu küçülür, ülke yönetimi elden gider, kendi ülkende mülteci gibi yaşamaya mahkûm olursun. Sürekli üstünde bir sopayla yaşamak zorunda kalırsın.

Öncelikle savaş sonrası imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması, bir devri bitiren anlaşmadır, çünkü Osmanlı iflas bayrağını çekmiştir. Galip devletler bununla yetinmek istemedi, çünkü hayalini kurdukları topraklar ellerini uzatsalar sahip olabilecekleri durumdaydı, en azından onlar öyle sanıyordu. Almanya’ya Versay dikta edilirken, Osmanlı’ya Sevr dikta edildi, Almanya imzaladı, Osmanlı’da kabul etti, imzalandı, imzalanmadı tartışmaları bir kenarda dursun, kısacası diz çöktürülmüştü. Yıllar sonra Versay’ın ağır şartları Hitler’i doğuracaktı ama biz Sevr’i kabul etmeyen, o paçavrayı yırtıp atan, milli duyguları yüksek ve boyun eğmeyi kabul etmeyen, soruna değil, çözüme odaklanan çelik gibi sert millici benliğe sahiptik, sadece ete kemiğe bürünüp, bir baş arıyordu bu milliciler ve o baş çok yakında ortaya çıkacaktı, tarih yeniden yazılacaktı.

Harp kaybedilince, İtilaf Devletleri Mondros’unda gücüyle ülkenin limanlarına gemilerini yanaştırmaya ve asker yığmaya başladı. Bu adı işgal olarak konulmayan ama gayriresmi işgal olan bu durum Çanakkale’de düşmanı geçirmeyen, canlarını veren, bu uğurda sakat kalan, topraklarını işgalden kurtaran bütün bir millete ihanetti, gerçi o dönemlerde millet ne kadar vardı, ne kadar önemliydi?

Çanakkale geçilmemişti ama işgal orduları boğaza gemilerini demirleyip namlularını saraya çevirmişti, İstanbul’un caddelerinde, en başta Beyoğlu’nda Fransızlar boy gösteriyor, İngilizler halkı aşağılıyor, herhangi bir sebep göstermeksizin karakollara götürüyor, işkence ediyordu, daha fazlası da vardı. Kendi ülkesinde sığınmacı olmuştu Türk halkı ama sabır ediyordu, peki nereye kadar?

Mondros’un akabinde Sevr Antlaşması ortaya çıkıyordu ve bu işgalin basit olmadığı, Osmanlı’nın kalbinin sökülüp atılacağı ve tarih sahnesinden silinmesi planlanıyordu. Ana hedef buydu ve derhal uygulamaya geçilecekti, ilk önce halk bastırılacak, ordu kontrol altına alınacak, sokağa çıkma yasakları uygulanacak ve rütbeli askerler tespit edilerek herhangi bir mukavemet göstermeleri engellenecekti. Türk kendi ülkesinde esir, Osmanlı’nın kozmopolit yapısı gereği işgal devletlerinden aldıkları güçle gayrimüslümler ülkenin sahibi gibi hareket ediyordu. Kısacası Osmanlı için I. Dünya Savaşını kaybetmeden önce ne planlıyorlarsa, kaybettikten sonra da hızlıca uygulamaya geçmişlerdi.

Örnek vermek gerekirse, Selim Hocamın bir diğer önemli kitabı “Büyük Taarruz”a bakalım;

“İşgal güçleri Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından tutuklamalara başlayarak 79 kişiyi Malta’ya sürmüş, bunu 28 Mayıs 1919’ta Mondros’ta tutulan 12 kişi ve 16 Mart 1920 günü Meclis-i Mebusan baskınında alınan 11 kişi izlemiştir. Kasım ayına kadar devam eden tutuklamalarla Malta’daki Türk esir sayısı 144’e ulaşmıştır. Bunlardan sekizi ise harp döneminde İngiliz esirlere kötü davranmak suçuyla yargılanmaktadır.” Rauf (Orbay) Bey’in yanı sıra, İngilizlerin elinde ve aralarında Ali İhsan (Sabis) Paşa, Yakup Şevki (Sübaşı) Paşa gibi daha sonra Milli Mücadele’de aktif rol oynayacak isimler de bulunmaktadır.” Sy.36

Kısacası ülkenin ruh hali oldukça vahim bir durumdadır, Sevr Antlaşmasını merak etmemiş ve okumamış olabilirsiniz, birkaç kitap önereyim;

  1. İş Bankası Kültür Yayınları, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküş Belgeleri,
  2. Boyut Yayınları, Bizim Lozan
  3. Boyut Yayınları, Sevr ve Versay
  4. Kırmızı Kedi, Sevres Antlaşmasına Doğru

Biraz hızlı geçmek gibi olacak ama, ülkenin bu durumu bazı hareketlenmelere neden olur, her bir taraftan isyanlar çıksa da, Türk bunu sindiremese de, küçük grupların yapacağı misillemeler çözüm olmayacaktır. Bir milli uyanış hareketi gerekmektedir ve “Sarışın Kurt” tarih sahnesinde yerini alacaktır.

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı, planlar yapması, isyan bastırmak için gönderildiği ama onun daha başka fikirlerinin olması yani Millici ruhu ateşleyecek olması nedeniyle hızlıca Paşalarla buluşmuştur, bütün düşünceler ortaya atılmaya başlanmıştır, Türk kendi ülkesinde esir olmayacaktır, en başta Amasya Genelgesi’nde alınan kararlar sonrası ilk defa İstanbul Hükümeti yok sayılmıştı ve Kurtuluş Savaşı’nın fitili ateşlenmişti, bu kararlar sonrasında milletin bağımsızlığını yine milletin kendisi belirleyecekti, millet artık yönetilen değil, yöneten olacaktı, sonrasında ise Misak-ı Milli kararlarının ana hatlarının oluştuğu sırasıyla Erzurum Kongresi ve en son Sivas Kongresi toplanacak ve Erzurum Kongresinde alınan kararlar onaylanacak, vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığının kazanılması üzerine yeminler edilerek, bunlar maddelere bağlanacak, Mustafa Kemal dışında kimse bilmese de Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli atılacaktı, bir tarafta boyun eğmiş saray, diğer tarafta boyun eğmeyen bir irade vardır ve bu irade çok çetrefilli yollardan geçecektir, hain ilan edilecekler, yakalandıkları yerde infaz edilmeleri emredilecektir, kendi içlerinden kardeş dedikleri pek ala rahatça kalleşlik edecek, vatanı bir kenara bırakıp İngilizlerin yanında saf tutacaklardır. Bu evre bu kadar kısa anlatılacak bir evre elbette değildir ama kitabın konusuna girmek adına bu bölümleri hızlı geçmek, okuyanlara kısa bir hatırlatma yapmakta fayda olduğunu düşündüğüm kısımlardır.

Birinci İnönü Muharebesi, 6-11 Ocak 1921, İnönü, Eskişehir

Birinci İnönü, ülkenin makus talihine dur diyenlerin savaşıdır, başlangıçtır, bu savaş Yunan Küçük Asya Ordusuna ve işgalcilere dur denilen savaştır. Bu savaş sonrasında elbette ki Türkiye Millet Meclisinin itibarı artmış, eli kuvvetlenmiştir, bir direniş, bir haykırış vardır, “Türk Bitti Demeden Bitmez” sözü işte tam olarak emperyalistlerin karşısına çıkmıştır. Bu savaş sonrasında Yunan Ordusu geri çekilmiştir, başka yollar arayacaklardır, bu yollarda kaybolacaklardır, henüz ilk tokadı yemişlerdir. Sarışın Kurt, geldikleri gibi onları gönderecektir ama bunun için biraz daha zamanı ihtiyacı vardır.

Bu savaş sonrasında 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşması imzalanır, antlaşmanın imzalanmasındaki en büyük etken elbette I. İnönü zaferidir, bu sayede iki tarafında çıkarları göz edilmiştir, bu antlaşma sayesinde henüz düzenli ordusu bulunmayan (T)BMM’nin eli biraz daha güçlenmiştir, yüzler gülmektedir ama her şey için daha yolun başıdır.

İkinci İnönü Muharebesi, 23 Mart – 1 Nisan 1921, İnönü, Eskişehir, Dumlupınar Kütahya

İkinci İnönü muharebesi Yunan Ordusu’nun İnönü mevzilerinden çekilmek zorunda kaldığı, KESİN ZAFER adını alan bir muharebedir. Makus talih demiştik, işte bu muharebeler sonucu bu makus talih yenilmiştir ve ayağa kalkacak, balyozu vuracak bir Ordu yakında tüm işgalcileri bu ülkeden defedecektir.

İtilaf devletleri Birinci İnönü zaferi sonrası Londra Konferansını tertiplemiş, Sevr’i kabul etmeyen Milli Hükümete yeni bir antlaşma önermiştir, Sevr’den farkı olmayan bu antlaşma kabul edilmemiştir. Bu antlaşma önerisinin getirisi olmuştur;

Öncelikle TBMM itilaf devleti tarafından resmen tanınmış oluyor, yani İstanbul Hükümeti ikinci plana atılıyor, aynı zamanda kongreler sonrası kabul edilen Misak-ı Milli kararları dünya kamuoyuna sunuluyordu, Millici hükümet tanınıyor ve bu barışçıl bir yolla bu savaşın bitebileceği ama Sevr gibi kararların asla kabul edilmeyeceği dünyaya lanse ediliyordu. Elbette işgalcilerin barışçıl bir yol aradığı yoktu, ya ülkeyi teslim edecektik ya da öldürülecektik, bunlar onların planlarıydı, planlarında olmayan ise Kuvay-ı Milliye ruhunun başlarına büyük bela olacağıydı, İstanbul kontrolleri altında da olsa Ankara hiç öyle değildi.

Tüm zorluklara, tüm olumsuzluklara rağmen direniş ve taarruz devam etmekteydi.  

“Nitekim Sevr, Ankara Hükümeti’nce kabul edilmediği gibi, Türk halkını giderek Mustafa Kemal’in etrafında kenetlemekten başka bir işe yaramamıştır.”

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri, 10–24 Temmuz 1921, Afyon, Kütahya, Eskişehir

Yunan Küçük Asya Ordusu Komutanı General Papulas, Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri sonrası Türk Ordusunun güçlendiği, yeniden tertiplendiğini ve sayıca arttığını fark etmiş, bunun üzerine İngilizler sayesinde donanmasına takviye yaptırmıştır, bu tavsiye ile birlikte Yunanlılar daha da güçlenmiş ve bu iki savaş sonrası bozulan moralleri geri getirmek, Ankara Hükümetini yenilgiye uğratmak için tüm gücüyle taarruz kararı vermiştir. Bu kararlar elbette askeri olduğu kadarda siyasi kararlardır ve tek başına alınan kararlar değildir, emperyalist güçler yine devrededir, tek hedef vardır, Ankara Hükümeti yok edilecektir!

Bu savaşın ilginç yanlarından birisi, herhangi bir seferberlik ilan edilmemiş olmasıdır, Sakarya Meydan muharebesi öncesinde Başkomutan yetkileri verilen Mustafa Kemal, ilk iş olarak  “Tekalif-i Milliye” emrini çıkartacak ve topyekûn savaş ilan edecekti, lakin bundan öncesine bakarsak eğer, Kütahya Eskişehir muharebeleri kaybedilmiştir, kaybedilmesine rağmen, ordunun geri çekilme emrini veren Mustafa Kemal, bir felaketi de önlemiştir, geri çekilen ordu yok edilmemiş, öncelikle Eskişehir-Seyitgazi hattına, daha sonra da Sakarya Nehri doğusuna hareket edecektir, kısacası savaş kaybedilmiş ve moraller bozulmuştur, buna rağmen azimkarane bir şekilde düşmanı yenme hırsı asla ortadan kalkmamıştır, sadece bir yenilgi alınmıştır, bunun bir karşılığı olacaktır, Yunan Ordusu bilmediği topraklardadır ve her şey daha yeni başlıyordur.

Bu muharebelerde Selim Hocamızın verdiği firar rakamları önemlidir. 30 binin üzerinde bir firari asker vardır ve bunun tekrarı olmaması adına ordulara bir emir verilmiştir. Erler sadece kendileri değil aynı zamanda zaten az olan silahlarla beraber firar etmişlerdir. Ülkede her bir yerden gizli gizli getirtilmeye çalışılan, bu uğurda canlar verilen, yokluktan var edilen bu silahların tek mermisi bile bu savaşlarda çok önemlidir. Kendisini bilerek sakatlayan veya firar edenlere karşı oldukça sert yaptırımlar uygulanacaktır. Ellerini bilerek yaraladığı tespit edilenler savaşın en sert çarpışmaların olduğu bölgelerine gönderilecek, çarpıştığı hattı bırakıp kaçanlar içinse bulunduğu yerde idam kararları alınacak ve uygulanacaktır.

Başkomutan, askeri literatüre giren şu emri verecektir ve bu emir savaşın kazanılmasındaki en büyük paroladır;

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır! Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için, küçük büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir; fakat, küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar azim ve mukavemete mecburdur.”

Bu emir ilk başta anlaşılamamıştır ve o an komutanların ve birliklerin uygulamaya geçmesinden itibaren Başkomutanın bu emri neden verdiği ortaya çıkacaktır. Savaş esnasında bulunduğu yerden atılan birlikler dağılabiliyor, komutanları şehit düşen askerler ne yapacağını bilemez hale gelebiliyordu. Bu emirle birlikte, dağılan veya hattında gedik açılan her birlik, hızlıca toparlanıp, tekrar mukavemet gösterecek, geri dönmeyecektir, olduğu yeri savunmaya devam edecektir, vatanın her bir karışı kanla sulanana kadar bu savunma yapılacaktır, bulunduğu bölgeyi terk etmeyecektir. Biz söylerken zorlanıyoruz, o savaşı verenleri hayal etmek bile imkansızdır, işte bu yüzden bazı borçları ödemek mümkün değildir.

Bu emir ile birlikte savunma gücü daha da artmış, Yunan birlikleri neye uğradığını şaşırmıştır, arkadan gelecek yeni birlikler beklenmeden yapılan bu savaş biçimi Sakarya Meydan Muhaberesine altın harflerle yazılacak ve savunmadan taarruza geçişi simgeleyecektir. Yunan askerleri ne ilk ne de son defa şaşıracaklardır, daha karşılaşacakları çok şeyler vardır.

Sakarya Meydan Muharebesi, 22 Ağustos – 13 Eylül 1921, Sakarya Nehri’nin doğusu, Ankara

Sakarya Meydan Muharebesi, Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası olmakla birlikte, sizlerin de bildiği üzere 1683’te Viyana’da başlayan geri çekilme, Sakarya Meydan Muharebesi’nde son bulmuştur, şehit çoktur, kayıp çoktur ama tüm dünya Türk’ün gücünü görmüştür, emperyalistler şaşkındır, sayıca üstün olmasına karşın Yunan Küçük Asya Ordusu hezimete uğramıştır, avcı rolünü üstelendiğini sanırken av rolüne bürünmüştür, planlar değişmiş, Ankara’ya girip Mustafa Kemal’in sonunu getireceklerini düşünenler, kendi sonları gelmesin diye geri çekilirken, yakıp yıkmaya başlamıştır, savaş henüz bitmemiştir, Sarışın Kurt’un sürprizleri vardır, Yunan ordusu henüz gereken dersi tam olarak almamıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi hem süresi hem de karşılıklı kayıpların çokluğu nedeniyle oldukça kanlı bir savaştır. Türk vatanını savunurken; bu topraklara neden geldiğini dahi bilmeyen Yunan işgal peşindedir. Evinden çok uzak olan bu askerler sadece savaşla değil, aynı zamanda açlık ve hastalıkla da mücadele etmektedir, Yunan ordusu içeriden dağılmaktadır, askerler isyan bayrağı çekmiş, emir komuta zinciri zarar görmüştür, siyasi ve askeri kararlar sürekli çelişkiye düşmüş, bu kararları verenler ve orduya bildirenler sürekli soru işaretlerini üzerlerine çekmişlerdir, moral seviyesi iyice düşmüştür, Generaller arasında sürtüşme devam etmektedir.

Selim Erdoğan hocamız, Sakarya kitabı ile Türkçe literatüre oldukça anlamlı ve detaylı bir kitap kazandırmış, “Büyük Taarruz” kitabı ile çok önemli bir esere daha imza atmıştır. Öncelikle bu kitap sadece kütüphanede kitaplar karıştırılarak yazılmadı, sadece kaynakçalardan yararlanılarak yazılmadı, savaşın yapıldığı tüm yerler gezilerek, keşifler yapılarak yazıldı. Kitabın içinde cephelerin fotoğrafları var, bu fotoğrafları bizzat kendileri çekti ve bu hatların krokileri bulunuyor, okurken bunlardan faydalanmak ve takip etmek hem savaşı hem de yaşananları daha iyi anlamamızı sağlamaktadır. 100. Yılını kutladığımız Sakarya Meydan Muharebeleri, geri çekilmenin rafa kalktığı, düşmanı titreten ve düşmanın kendisine nerede olduğunu sorgulattığı, “Türk Bitti Demeden Bitmez” sözünün ete kemiğe büründüğü savaştır.

Bu savaş sayesinde Ankara’yı silip süpüreceğini düşünenler büyük bir şok yaşamıştır, bu şoku atlatmaları, girdikleri ruh halinden çıkmaları ve toparlanmaları kolay olmayacaktı ama bu savaş henüz bitmemişti, hem Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın hem de diğer paşalarımızın görülecek hesabı vardır, planlar hazırdır, Yunanlıları denize dökmek için sadece zamana ihtiyaç vardır ve o zamanda çok beklemeden gelecektir, hem de çok yakında gelecektir.

Bazı borçlar vardır, ödeyemezsin, bizler ödeyemeyiz, bunu biliyorum ama Selim Erdoğan Hocamız bu borcun büyük bir kısmı yazdığı bu iki kitapla kapatmıştır, edebileceğimiz kuru bir teşekkür havada kalacak ve verilen emek karşısında ezilip, büzülecektir.

Yapılan Muharebeler ile ilgili detaylı bilgi vermedim, bunların hepsi bol kaynakçayla kitapta mevcut, sadece muhabereler öncesi genel görünüm ve muharebelerin yaşandığı dönem ile ilgili kısa bir özet geçmek istedim, kitabı okurken bütün her şeye hâkim olacaksınız, altını çizmedik yer bırakmayacaksınız. Kitapta bolca cephe fotoğrafına ulaşacak, haritalar sayesinde savaşı yaşayacak, Mehmet’in verdiği savaşı hüzünle okuyacaksınız. Bizim şehitlerimizin kanı yerde kalmadı evet ama kayıp şehitler bulunmak ister, Selim Erdoğan ve onunla birlikte hareket eden değerli insanlar yakın zamana kadar hiç ortada olmayan şehitler ve toplu şehitlikler bulmuştur, var olan bazı şehitliklerin ise temsili olduğunu keşfetmişlerdir.

Bu kitabın bir derdi var, bu dert en başta anlaşılmaktır, yani kitabı okuyan insanların bu savaşları anlaması, hissetmesi ve geçmişle olan bağın kopmaması amaçlanmaktadır ve en önemlisi sağda solda dönen gerçek dışı bilgilerin çürütülmesidir. Keşke Yunan galip gelseydi diyenlerden, Birinci ve İkinci İnönü Savaşları uydurmadır diyenlere kadar bolca cevap var.

Döneme bakarsak düşman çoktur, aynı zamanda içimizdeki düşmanda çoktur. Bu kitap işgale dur diyenlerin, bu vatandan vazgeçmeyenlerin, kanını toprağa su gibi akıtan, yaşamı gelecek nesillere bırakmak isteyenlerin; bağımsızlık peşinde koşan, boyun eğmeyenlerin savaşıdır!

Bu savaş Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün etrafında yek vücut olan bütün herkesin savaşıdır!

100. Yılında Sakarya Meydan Muharebesi Kutlu Olsun!

Tekrar etmekte fayda var;

“TÜRK BİTTİ DEMEDEN BİTMEZ!”

Yorumlar kapatıldı.