İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yüzün Ben Hali: “Yüz: 1981” Roman İncelemesi

Yüz, bir et parçasından fazlası, bir gerçekten daha azıdır. Ayna ise insanı tanıyan en yakın yabancıdır. Kadınlar, saçlarını dağıtan küstah bir rüzgardan intikamını almak için tarak daldırır aynanın karşısında. Bazı adamlar, sivilcelerini kanata kanata tıraş merasimine katılır o aynanın karşısında. Öyleyse o aynanın karşısında, kaçımız benliğiyle yüzleşmiş; suç ve suçluyla tanışmak istemiştir?  

Eroğlu, Yüz: 1981 romanında yarattığı anti-kahramanımızın yüzünü ve bu yılın gizeminin arayışında biz okurları sayfalar boyunca kaybediyor; Nazan, Ziynet, Ferda, Duygu, Sevda ve Işığın kollarına atıyor. Yazar, “(BEN/SİZ)” başlığıyla giriş yaptığı romanını şu çarpıcı alıntı cümleyle başlatıyor. “Büyük şeyler sevgisiz yapılamaz,” ardından devam ediyor, “Tekrarlıyorum: Suçsuzum; tıpkı sizler gibi. Suçluysam bile en az sizin kadardır bu.”

Eroğlu, romanda tanıttığı anti-kahramanın ağzından çizdiği yolculuğu bağımsız kılarak ve karaktere bir isim vermeyerek içimizdeki “Ben”i başkahramanlığa davet ediyor. Bununla kalmayıp daha ilk sayfanın eşiğinde vicdanımıza seslenecek kadar cüretkar. Anti-kahramanımız herkesin arasından çıkmış biri. Kendi arayışında yol alırken geçmişe dönüp 12 Eylül’ün yarattığı izleri gözler önüne seriyor. Hayallerinden, hedeflerinden koparılıp hayatın bir köşesine atılmış insanların, kendileriyle hesaplaşmasına şahitlik ediyoruz.

Yazar, diğer romanlarından farklı  olarak bu romanında bize siyasi sahnede bir oyun izletmek yerine o oyunun başrolüne oturtuyor. Oyun sonrası hissettiklerimizi, kendimizle baş başa kalarak yüzleşmemizi diliyor. Bizi, beni değil de vicdanımızı bir oyuna davet ediyor. Eroğlu; insanı, ölüm gerçeğini, insanın yaşamda kayboluşunu, acımasız ve eksik insan profilini çiziyor. Toplumda yer edinmeye çalışırken kaybolan benliğimizi bulmaya yelteniyor ve başkalaştığımızı fark edip hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimizi kabullenerek yaşamda ölmeyi tercih edişimizi hatırlatıyor. 

Şimdiyi yaşamayan anti-kahraman üzerinden geçmişe dönüşlerle bize, 12 Eylül sonrası insanında şekillenen yüz-süzlüğü çiziyor; buna o suçsuz insanların nasıl dönüştürüldüğünü de.

Hayatında bir hayal dünyasında yer edinemeyen, tek amacı para kazanmak olan bu anti- kahramanın sorumluluk taşımayı reddetmesi, aşkı tutkuyu, gerçekleri yaşamak yerine kadınlarla sade ilişki kurmayı odağına almış, toplumun derinlerinde yontulmuş karakteri Eroğlu’nun kaleminin hedefi oluyor. 

Sade ve merak uyandırıcı anlatımı, olağanüstü benzetme ve kişi tasvirleriyle donattığı romanda Eroğlu, toplumsal vicdanımızı sarsarak suçumuzu, suçsuzluğumuzu affederek bize sayfalarca sarılıyor. 

Biz anti-kahramanımız “Ben”i başlıklarla ayırıp tek tek anlattığı karakterlerin ağzından tanıyor, 90’lı yılların Türkiyesi ve insanının sesine kulak veriyoruz. Bu kişiler, kahramanınız/ Ben’in hayatında olan kişiliğin oluşmasında büyük görev almış karakterlerdir. 

Kahramanın asıl arayışı yüzüdür. Onu gizleyen, saklayan yüzü. Kendini bulma arayışında yirmi beş yaşındaki dört kadını bir araya getiren bu gizemli yolculukta kurbanlarıyla olan ilişkisine sonradan dönüştüğünü fark ettiği ve tanıyamadığı kendisinin gizemi çözülüyor. 

Kadın karakterlerin hepsini kişisel özelliklerine göre bir renge adar: hüzünlü kadın Duygu sarı; Neşeli kadın Sevda mavi; masumiyetin temsili Ferda beyaz; gökkuşağının kadını Işık’tır. Romandaki kadınlar, yaşamın özünü temsil eder. Çatlaklarla dolu bina ise memleketin ta kendisidir. Binanın içerisinde yaşanan olaylar, kahramanın geçmişinden  sürüklenerek şimdiye ulaşıyor. Kitabı I ve II olarak bölen yazar, kitabın karakterlerini de ikiye böler gibi. Geçmişinde gizlenmiş Hala, Faruk ve Ziynet ise onun  duygularını asıl şekillendirmiş karakterlerdir. Hala başta mutluyken onanılmaz bir umutsuzluğa bürünmüş kadına dönüşür. Burada dönemin kırık havasını sezeriz. Faruk ve Ziynet ise onun korkularının, faşizmin vücut bulmuş halidir. Roman içerisinde Faruk’un çocukluğundaki bazı dehşet anlarına tanık oluyoruz. Kedileri, köpekleri, sincapları öldüren ve öldürme içgüdüsünü bir yaşam biçimi olarak görev edinmiş biri. Ziynet ise yatılı öğrencilere uygyulanan şiddetin öznesidir. 

Ben’in değişimi 1981’de başlamıştır. Asteğmen görevindeyken bir katliama sessiz kaldığı andan itibaren kayıp yüzünün peşindedir. Katliamın faili olmasa da yükü daha büyüktür. Olaylara sessiz kalarak bir izleyici gibi tüm suçu belki de tek başına yüklenmiştir. 1980 darbesi sonrasında, ülkede sadece iktisadi bir düzlemde değil; toplumsal ve radikal bir değişim yaşanmıştır; siyasetin hayattan çalındığı, insanlarda eleştirel mantığın yok edildiği, cinselliğin, hazzın, özel hayatın ev dışına taşındığı yeni bir toplumun habercisi olmuştur. 

Ben kahramanının yaşadığı umarsız ve savurgan hayatın ikinci yüzü de kadın kurbanlarına sunduğudur. Gerçek kurbanları: Duygu, Işık, Sevda ve Ferda’dır. Onlar Ben’e aşık olan gerçek kadınlardır. Onları yaşamda öldüren “Ben”, suçsuzluğuna bir suçu daha katar. Bu sanal ölümden kurtulan Nazanla Ziynet ise kahramanımızda ayrı bir yer ediniyor. Ziynet içimizdeki kötülüğü ortaya çıkararak vicdanımızı okşuyor; Nazan ise güçlü ve dişli bir karakter. O aşkı değil; tıpkı “Ben” gibi sadece ilişki yaşamanın peşinde. 1981 yılı İstanbul’unun sıkıyönetim içerisinde asteğmen görevinde bulunmuş; hiçbir suçluluk duygusu çekmemiş, etraftaki politik sorunlardan kendini sıyırmış karakterimizin hayal gücü kısıtlanmış ve kadınlara sadece cinsel bir obje olarak bakmaktadır. Yazar, daha romana başlamadan toplumdaki sıradan bireyin suçunu ve suçsuzluğunu “Ben” karakteriyle bize yüklemektedir.

“Hiçbir hayatın başrolünü oynamaya kalkışmadım; kendiminkini bile. Bu durum beni ne utandırıyor, ne de görevini savsaklayanlara o üstü örtülü suçluluk duygusuyla yüklüyüm.” (S.17)

‘Ben’ karakterimiz, hayatındaki tüm gerçek sorumluluklarından kendini soyutlar; utanç ve  suç duygularından arınarak karşımıza çıkar. 

“Aşk, acı, bağlılık, tutku, nefret gibi kavramlar, acemi bir terzinin elinden çıkmış elbiseler gibi hep eğreti durur üstümde.” (S.59) 

Felsefe eğitimi görmüş bir ‘Ben’ var karşımızda. Eroğlu, işte tam burada dönemin aydın kesimine kalemini bir bıçak gibi daldırıyor. Üniversite eğitimi almış olmasına rağmen kitaptan uzak duran, kendini geliştirmeyen bir bireye alışıyoruz. 

Hikayenin örüldüğü 1981 yılı, romanının ana siyasi sahnesidir. Darbeyi düzenleyen askeri cunta içerisinde asteğmen görevinde olan “Ben”, bu tarihe hikaye boyunca dönüşler yapmaktadır. 

17 Ağustos 1997 yılından başladığı yüzünün gizeminin çözüldüğü yıla kadar gidecektir. Başlık attığı her bölüme bir tarih atarak geçiş yapan yazar, bize tarihlerin önemini dönemin yapısı için vurgular. 

Tam da bu noktada tarihler arasında işlediği sanal cinayetlerin kahramanları olan altı kadının arasında döngüsel bir değişimle sadece cinsel bir münasebete dayalı ilişkilerini ve değişen yüzünün bağını çözecektir. Kadınların örümcek ağı gibi örülü kaderi kardeş olmalarına bağlıdır. Kurbanları: Işık, Duygu, Sevda ve Ferda, dört kız kardeştir. Diğer kadınlardan farklı “Ben” kahramanına âşık olmalarıdır. Bu kadınların sanal ölümleri yüzünün değişmesini sağlar. Ben sadece cinsel münasebet kurduğu kadınların öldüğünü anlayınca, en küçük kardeş Ferda’nın aşık olmasının karşısına geçmeye çalışır. 

“Bu anda kendi yüzünü, benden kendimden başka bir varlığa ait saydığımdan bu durum hiçbir suçluluk duygusu uyandırmıyordu bende. O illetten ben sorumlu değildim.” (S.188) 

Yüzünü bir illete benzetecek kadar kendini tanımaya başlayan Ben, ruhsal bir değişime gitmek yerine yaşamını aynı karakterle sürdürmeye devam edecek yüzünden hikaye boyunca utanç duymayacaktır. 

İlk gençlik yıllarından 1981 yılına kadar bir sürü kadını hayatına alan “Ben”, yüzünün değişimiyle birlikte 1981 yılından sonra dönüştürmeyen bastırdığı bir korkuya daha kapılacaktır. 

“Ziynet, yattığım ilk kadın oydu, sonra lise son sınıfta Nejat’ın genç halası, Üniversitedekilerin adlarını unuttuğum, yüzlerinden geriye hiçbir anı kalmayan birkaç kadın ve sonra Işık (…)” Tanıdığım bütün kadınlar değil, 1981’den sonrakiler tehlikedeydi.” (S.188) 

Romanda yasakların, şiddetin ön planda olduğu 12 Eylül sürecinde, toplumsal sınıfların genel olarak nasıl bölündüğü ve çatıştığı metnin alt yapısına ince bir ustalıkla yazar tarafından işlenmektedir. 

Kahraman “Ben”, sıkıyönetimde asteğmen görevinde olarak egemen sınıfın sivil yaşamdaki temsilcisidir. Darbenin asıl mağduru aydın kesimden olan Felsefe Pröfesörü Tahir Bey’dir. 12 Eylül’ün baskıcı tutumundan etkilenen Tahir Bey, aydın düşünce işçiliğinden savunmasız, etkisiz bireye dönüştürülen toplum insanının aynadaki yansımasıdır. 

“Tahir Bey’in Felsefe Profesörü olması, zekasının parlaklığı ve yurt dışına kadar yayılmış ününün hiç önemi yoktu: O 1981’den numarası olmayan tabutlardan birinde diri diri gömülmüş bir zavallıdan başka bir şey değildir (…) “Çok tehlikeliydi çünkü insandan öte salt düşünceydi.” (S.174)

12 Eylül sürecinde en büyük tehlike düşünen insan profiliydi. Çatışan bu sınıfsal topluluklar, birbirine korkudan, baskıdan başka bir duygu hissettirmiyordu. Bu da şiddetin habercisiydi. Derin mücadele, romanın en derininde özellikle İstiklal caddesinde yapılan yürüyüşlerin anlatımında okura sunuluyor. Bu korkunun dönüştürdüğü birey olan kahramanımız, “Ben”in nasıl tepkisiz kaldığını da İstiklal caddesindeki askeri müdahale sırasındaki umursamaz tutumundan fark edebiliriz. 

“Arkamı dönüp vitrinleri izlemeye koyuldum. Bu kez ayakkabılara bakıyordum. Beni ilgilendirmez diye düşündüm” (S.199)

12 Eylül sürecindeki siyasi baskının bireylerin yaşamına yansımasındaki şiddetin, yeni oluşan insan tipolojisindeki etkilerini görmek sınıfsal ayrımlara şahitlik etmek adına edebi bir önem arz etmektedir. 

Apolitik, bireyselliği merkeze almış tavrıyla kahramanımız öteki tarafta mücadeleci tutumuyla karşımıza çıkan Tahir Bey ise onu suçlamaktadır. 

“Her şeye tanıksınız, ancak konuşmuyorsunuz. Aslında tanıktan çok seyircisiniz; kenara çekilip sadece seyrediyosunuz.Hiç taraf tutmadığına eminim”(S.172)

 Kahramanımız 12 Eylül sürecinin iktidar ve güç ilişkisine karşı çıkmak yerine onaylar gibi farketmeden yeniden  sürecin faili konumundadır. 

“Ben” kahramanla birlikte, paraya ve onun sağladığı imkanlara olan düşkünlüğü, kısa yoldan borsa aracılığıyla kolayca para elde etmeye, üretmeye karşın sefa sürmeyi yeğleyen ve etrafındaki tüm seslere sessizliğiyle cevap  veren  bireyin portresi çizilmektedir. Hatta sevgi ve bununla beraber tüm duygularının ufak ufak ölümünü izleyip yüzünü bile kaybetmeye varacak bir yok oluşun aramızdaki gölge varlığına dönüşecektir.

Roman boyunca karaktere hem kızıyor hem de toplumsal baskının dönüştürüp yarattığı bir karakter olduğunu farkettiğimiz için suçsuzluğunu kabullenip önyargı oklarımızı tek tek kahramanın kalbinden söker gibiyiz. Fakat sorular kanca kanca aklımızın köşesine takılmıyor değil. Yıl:2022 değişen ne? 

Peki ya insanın kaç yüz duruşması olmuştur bir aynanın karşısında? Kendinin hakim olduğu, pişmanlığının avukatı, yalnızlığının yazıcı. Hangi yüzlerini affetmiş, hangilerinin yaralarını sarmış, hangilerinin bir idam öncesi son konuşmasına şahitlik etmiştir. Bir insan kaç yüz-süz taşır? Bunlarla birlikte pek çok soruyu vicdanımızla çatıştırıp bizi bağışlamayacak o yastığa başımızı koyduğumuzda, kendimizi oyalayacak cevapları bularak bu çağın iyileşmesini diliyoruz.

“Evet ben, benim, ama kendimden çok sizlere benziyorum.”(S.424)

Hepimiz suçumuzun farkında olarak o derin kuyunun içinde sessizliğimizde boğuluyoruz. 

Yaşamda ölümü tadanların yüzyıllar boyunca eskimeyecek romanı Yüz: 1981, bir çağın üstü örtülü aynasıdır diyebiliriz.  “Tekrarlıyorum: Ben suçsuzum. Eğer suçluysam bile, unutmayın en çok sizinki kadardır bu.”

Yorumlar kapatıldı.