Yazar: 19:00 Öykü

Bir İhtimal Daha Var

Her zamankinden farklı uyandım o sabah. Alarmı ertelemeden ok gibi fırladım yataktan. O müzmin pazartesi sabahı karın ağrısı bile yoktu, hayret ettim. Saçlarıma güzel şekil verebilmek için sabah aldım duşumu; oysa çivi gibi soğuktu dışarısı, umursamadım. Sinekkaydı olsun diye yeni jilet taktım tıraş bıçağına, şanslı başlamıştı gün, dudağımın altını kesmeden bitirdim tıraşı.

Oğlum, biliyorsun bu işi. 

Geceden jilet gibi ütülediğim beyaz gömleği, bir önceki gün kuru temizlemeden aldığım lacivert takım elbiseyi -Dilara çok yakıştırırdı laci takımı-  üzerime geçirip son bir kez boy aynasına baktım.

Feyyaz, yakıyorsun Allah’ıma kitabıma.

Bir şey eksik diye düşündüm tam kapıdan çıkacakken; birden aklıma geldi: Özel gün parfümü… Tabii ya, böyle özel zamanlar için Hakkı’ya geçen sene dışardan getirttiğim mavi şişeli parfümü yana yakıla aramaya başladım. Aldığımda maaşımın beşte biri ediyordu ama idareli kullanırsam olurdu; her gün zırt pırt sıkılmazdı bu. Hafta sonu gezmesi, Beste’yi alacağım günler, bir de neme lazım özel bir buluşma olursa sıkarım diyerekten üç yıl beni idare edebileceğini hesaplamıştım. On dakika arandım evde. Gül gibi sabaha nazar değdirmiştim, otobüs de kaçacaktı. Tam vazgeçecekken çorap çekmecesinin dip tarafında bana doğru ışıldayan şişeyi fark ettim sevinerek. 

Budur oğlum işte!

Yalnız sabahtan sıksam akşama kalır mıydı bunun kokusu? Dilara ile buluşmaya daha on saat vardı. Pahalıydı da o kadar da kalıcı mıydı ki koku… Şubedeki hımbıllar koklasın diye ziyan etmeye lüzum yoktu; akşam çıkmadan sıkarım diyerekten paltomun cebine attım. 

On dakikalık şişe aramayı saymazsak mükemmele yakın devam eden sabahımı asansörde karşılaştığım Salih Bey bozdu.

“Merhaba Feyyaz Bey, afiyettesinizdir inşallah.”

Matah bir bokmuş gibi altmışlı yılların Yeşilçam filmlerindeki gibi konuşmaya gayret eden bu tıknaz adam benim alt komşumdur. Görseniz haza beyefendi sanırsınız. Böyle ceket cebinde mendiller, saçlar briyantinli, sözde kibar diller falan… Ama üstüne oturmaz. O sahte sırıtış, o riyakâr tavırlar, hele o alttan incelikli laf sokma gayretleri…

“Dün gece misafirleriniz vardı herhalde. Epey bir ses işittik.”

Alt tarafı attığımız iki gole bağırmışızdır. N’oldu incilerin mi döküldü hıyarağası?

“Maç izledik arkadaşlarla, rahatsız etmedik umarım.”

“Rahatsızlık demeyelim de ürktük biraz hattı zatında maçla, topla bir alakam da yoktur. Haberim de olmadığından mütevellit arada bir gümbürtü kopunca ne oldu acaba diye telaşlandık.”

Göz hizamdaki inek yalamış gibi duran saçlarına baktım, kusmam geldi. Zemine inmek bu kadar mı uzun sürüyordu?

“Dünkü maçta çok pozisyon olmadı, ben size derbi olduğunda haber vereyim de savaş mı çıktı diye telaşa düşmeyin…”

Lafı bitirmemle asansörün zemine o bilindik gürültü ile oturması bir oldu. Sanki soktuğum lafa saniyesinde efekt girmiş gibi. Lönk!

“İlahi Feyyaz Bey…”

Sararmış dişleri ile o bilindik sahte gülümsemesini saçtı üzerime. 

İlahi Feyyaz Bey ya… Sen bile bozamazsın bugün neşemi…

Kapandan kurtulan fare gibi sıvıştım yanından. Otobüs durağı az ötedeydi, iki dakikalık yürüme mesafesi, saate baktım gelmesine dört dakika vardı. Yaşlı şoför varsa hiç sorun olmaz, hatta bazen iki üç dakika da geç geçerdi ki Veysel’in tezgâhından simit-krem peynir alıp otobüs gelene kadar kahvaltı işini de hallederdim. Genç olansa sıkıntılı; tabakhaneye yetiştirecekmiş gibi basar, vaktinden erken gelirdi bazen artist. 

Her gün binsem de arabayı sattığımdan beri alışamamıştım daha şu toplu taşıma işine. Beste’nin nafakası, özel okul parasından payıma düşen ödemeler bütçemi sarsmasa satmazdım ya… Dilara, “Sen kendini yorma ben hallederim,” dediyse de dinler miyim? Senle boşandık da kız benim de kızım, üvey baba parası ile mi okutacağım, biz daha ölmedik Dilara Hanım… Bunu içimden söylemiştim, dışımdan, “Vazifem neyse onu yapıyorum,” diyebildim. 

Dilara ile son birkaç aydır açıktan tersleşmemeyi tercih ediyordum. Evliliğimizin sonlarına doğru o kadar didişmiştik ki birbirimizin gözünü oymaya dermanımız kalmamıştı. Bambaşka insanlar olup çıkıvermiştik.

Aslında başta her şey bir rüya gibiydi. Ben bankaya yeni başlamıştım. Elim ekmek tutuyor, bitim kanlanmış, şeklim de düzgün o zamanlar böyle leş gibi göbek yok. Kâh şubedeki yeni mezun kızlar kâh müşterilerin genç ve güzel finansmancıları, ya av durumundayım ya avcı. Keyfim keyif o aralar, evliliği de düşünen yok. Yok da kaderin işi belli mi olur? Şubeden Feraye tutturdu, “Seni biriyle tanıştıracağım, Dilara. Pek güzel, görgülü kız,” diye. Kadınların bu çöpçatanlık işi bitmez, ben de bunlarla ahbabım o vakitler, kocasıyla her hafta maça gidiyoruz, bekâr falan demiyorlar beni her yere çağırıyorlar. 

İlla ki grubun sapına birini ayarlama hevesi gelişir sonradan. Hem kendilerince iyiliktir hem de grupta sap üye bırakmama güdüsüdür bu. Israr kıyamet, en sonunda dedim tamam. Buluştuk bir gün dört kişi fakat bir de ne göreyim. Hani deseler hayalindeki kızı tasvir et hele bir, o gün karşıma çıkan Dilara’yı anlatırım. Demiştim ki içimden oğlum bu işte bir iş olmasın, senin kör talihin mahal vermez böyle güzel rastlantıya. Vallahi yok, Dilara oymuş. Müzik öğretmeni, piyanistmiş de, doğma büyüme İstanbullu… Dalgalı kumral saçları, dudağının kenarındaki gamzesi, hokka burnu ile bir peri gibi bana bakıyor… 

Nasıl dağılmıştım anlatamam. Altı ay geçti geçmedi evlendik biz. Ferayeler bile inanamadı. Benim de böyle bir huyum vardır; bir işe soğuksam çok ayak direrim ama bir de aklıma yatarsa önüne ardına bakmam balıklama dalarım. Üstelik aşk bu, aklım beş değil bin karış havada o aralar, durur muyum?

Evlilik hazırlığı, ailelerle tanışma kaynaşma faslı başlayınca işin rengi değişti tabii biraz. Su dalgalandı, az biraz bulandı. Bunun frankofon ailesi bizi bir yadırgadı ilkin. Esnaf bir baba, ev hanımı anne, nereden baksan taşralı bir aileyiz. Bunlar İstanbul’un cemiyet insanları addetmişler kendilerini akılları sıra. Baba genel cerrah, anne sanat tarihi profesörü, kızları ağzında altın olmasa da gümüş kaşıkla doğmuş. Beş yaşından beri piyano dersleri, bale kursları, en düşük bütçelisi Uludağ’da kayak olan tatiller… Arabesk lügata girmeyeyim de hakir gördüler bizi, yalan yok. 

Fakat ne gam… Bizim o aralar gözümüz birbirimizden başkasını görüyor muydu hiç? Şimdi ayıp olacak da balayında dört gün odadan çıkmadık, daha ne diyeyim… Beş dakika ayrılmasın istiyordum yanımdan, bildiğin delilik hali. İşten eve koşarak dönüyorum. Bunun koca piyanosunu da içine soktuğumuzda şahtı şahbaz olmuş, kuş yuvasından hallice evimizde sıkışık ama mutluyuz o zamanlar. 

Nasıl böyle olduk, o duruma nasıl geldik; bende bile tam manası ile cevabı yoktu dört yıl önce boşandığımızda. Parça parça sahneler var da o sona götüren bütünlüğü kuramıyordum.  Başlardaki heyecan sürmedi ona kabul. Zaten hangi evliğin harı o ilk zamanlarındaki gibi kalır? Fakat bizimkisi de zirveden deniz seviyesine iner gibi oldu ki zemine düştüğümde anladım durumu tam olarak. 

Önce gamsızlığıma, sorumsuzluğuma söylenmeler başladı. Güç bela çocuğa ikna ettim Dilara’yı; çocuk iyi gelir demişti annem, eve neşe bereket getirir. İlk başta öyle de oldu. Boncuk gözlü, annesi gibi güzel bir kız çocuğu, Beste’miz… Ben terfi aldım, bir yıla krediye de girer bir ev alırız diye geçiriyorum içimden; Dilara’ya bir piyano odası, Beste’ye hayal ettiğimiz gibi bir oda…  

Gel zaman git zaman yeni mevzular başladı. Çocuğu parka oynatmaya çıkardığımda onu unutup Veli ile maç muhabbetine dalmışım da çocuk neredeyse kaydıraktan tepe taklak düşecekmiş de… Kızına piyano dersi verdiği o dedikoducu Canan’ın dolduruşları; güya pencereden görmüş. Tabii pek kıymetli kayınvalidem Handan Hanımefendi’yi de es geçmeyelim. Maaşımdan konuşma tarzıma, oturup kalkmamdan ahbap çevreme ne varsa bir kulp bulup ince ince işlemişti kızını. Hem gelirim dardı hem de onların iç güveyi olmaya eş değer yardım taleplerini geri çeviriyordum ne de olsa. Arkadaşları desen ayrı bir âlem… Bizimki kolejde öğretmen ya, bu piyano işlerinden biriktirdiği bohem bir çevresi de vardı; ben girmezdim içlerine uyuz olurdum çoğuna. Onlar da bir zaman geldi ki burunlarını sokmaya başladılar genel geçer sıkıntılarımıza, bilmez miyim… 

Her şeye rağmen diyordum ki Feyyaz bu kızla âşıksınız birbirinize, evliliğin tuzu biberi bunlar, dert etme el âlemin ne dediğini… 

Öyle olmadı tabii; yetemedik bir süre sonra Dilara Hanım’a. Bir süre sonra insanın zoruna da gitmeye başlıyor sürekli tenkit. Tartışmalar alevlendi, kendimizi aile mahkemesinde bulduk en son. Küçücük kıza da acımadık, boşandık…

Bunları düşünürken yol bitmiş, şube denilen zindan adasına varmıştım. 

Moralini düşürme dedim içeri girerken, bugün başka bir gün olacak. Tekrar ayağa kalkıp yürüyeceksin dedim, kendi kendime; şanslı günündesin, bugün iyisin.

Sekiz değil de on sekiz saat sürdü sanki o gün mesai. Zor dayandım. Yolda üstüm başım batmasın diye o gün müşteri ziyareti ayarlamamıştım, müdür olacak kazma cins cins süzdü bir ara, oralı olmadım. Öğlen az yedim, kola bile içmedim karnım şiş durmasın diye buluştuğumuzda. 

Habire karar verip spora başlayamadığıma söylendim. Akşam altıyı zor ettim. Akşam altı diyorum da normalde yedi buçuktan önce çıkamazsın şubeden. Müdür diye başımıza diktikleri bastıbacak öyle ister de o yüzden. Ne diyordu buna Dilara? Hah, narsist! Her durumun terminolojik karşılığını bilirdi Dilara, tamamlardı beni. Şu apartmandaki Salih Bey’e de bir şey demişti ama aklıma gelmedi. 

Çekine çekine -niyeyse- kapısından başımı uzattım narsistin odasına.

“Müdür Bey, benlik bir şey yoksa çıkacaktım.”

Tüm gün ne halta baktığını bilmediğim bilgisayar ekranından kafasını çevirip bitli sokak köpeğine bakar gibi baktı suratıma.

“Hayırdır Feyyaz, çok mu yoruldun?”

Çok yoruldum, beni senin dallamalıkların yordu. Şuradan sana uçarak bir kafa çıkartsam bütün yorgunluğum geçecek ama… 

“Yok, müdür Bey, Cuma’dan sormuştum ya, Beste’yi doktora götürecektim, Dilara’nın bir işi vardı da…”

“İyi, tamam,”  diyerek gömdü kafasını koduğumun ekranına tekrar. Bir geçmiş olsun bile demedi. 

Gerçi neye diyecek? Kızı doktora götüreceğim yok, yalandı tabii. Eski karım beni konuşmaya çağırdı, kılkuyruk kocasıyla mutsuzmuş duyduğuma göre, durun bakalım bir mevzular olabilir diyerekten izin alacağım yoktu herhalde. 

Döndüm çıktım. Çıkarken de havam yerindeydi ama… Nicedir o saatte şubeden çıkabilmiş bir babayiğit yok ya; İstanbul’u henüz fethetmiş Fatih gibi geçtim bön bön bakan hımbılların arasından.

Çıktığımda yağmur yağıyordu, şemsiyemi açıp kenardan metroya yürüdüm. Korktuğum kadar olmadı; saçım başım düzgündü hâlâ. Mekâna sözleştiğimiz saatten on beş dakika önce gitmekti niyetim. Gördün mü bak eskisi gibi değilim, saatinden önce oluyorum olmam gereken yerde demenin en iyi yoluydu bu çünkü. 

Aradığından beri heyecanlıydım. “Benden duymuş olma da araları pek yokmuş,” demişti Feraye. Normalde çok güvenmezdim Feraye’nin anlattıklarına, bire bin katar fakat üzerine de Dilara’nın araması rastlantı olamazdı. 

O herifle evleneceğini de böyle bir yere çağırarak söylemişti gerçi. “Biri var”, “Altı aydır tanışıyoruz” “Evlenme teklif etti”… Sonra ilgilenmediğim bir sürü detay. Üniversitede hocaymış da, bilmem ne fakültesinin sikimsonik bölümünün başkanıymış da… Kendine frankofon damat buluyordu sonunda Handan Hanım, ne mutlu. “Beste ile yabancı bir adam aynı evde mi yaşayacak?” “Ne yabancı adamı Feyyaz? Eşim olacak o benim, saçmalamaz mısın lütfen…” Eşim olacak… Öyle rahatça çıkıvermişti ağzından… Kırk yıl düşünsem aklıma gelmez bir mevzunun başrolündeydim. 

Benim gibiler böyledir biraz. Çok ileriyi düşünmez, hesap kitap yapmaz; o yüzdendir ki başına gelen her iş aklına gelmez işlerdir. Doğduğundan itibaren başlar bu hesapsızlık, kaderidir. Mesela benim adım Feyyaz, niye Feyyaz? Anam bana sancılandığında babam maç izliyormuş kahvede, Feyyaz da o maçta üç gol birden atmış da ondan. Adamın karısı doğururken maç izleyen bir baba mevzusunu geç, daha öncesinden isim bile düşünmemiş mesela. Gelişine koymuş ismi Feyyaz diye, öyle hesapsız, öyle kendiliğinden gelişen… Bu babanın tohumu, büyüttüğü adam çok mu farklı olacak? 

Bu hesapsızlığa alışamadı Dilara, sonradan daha iyi anladım. Yediği yemekten gittiği kursa, uykusundan çalışma saatlerine her bir işi dakika dakika planlanıp büyütülmüş bir kızın karşısına Feyyaz diye bir adam çıkıyor. Bir de tutup onunla evleniyor. Buyurun cenaze namazına demezler mi? 

Gerçi diyene bir demeyene iki. Biz sevmişiz birbirimizi, böyle sevmiş beni, ay parçası gibi kızımız olmuş. Kolay mı öyle, meydanı boş bırakmayız sikimsonik bölüm başkanına. 

Kendimi böyle gazlaya gazlaya girdim İstiklal’e. Yine kıyamet gibi kalabalıktı. Yağmur durmuştu. Buluşacağımız yere yaklaştıkça gereksiz bir telaşa girdim.

Dur be oğlum, sakin ol. Bugün şanslı günün dedik ya, bugün iyisin…

Tam kapıdan gireceğim arkadan gelen müzik sesi ile irkildim.

Bir İhtimal daha var. O da ölmek mi dersin?

Üç genç oturmuş caddeye, Dilara ile benim şarkımı çalıyor. Gerçi benim şarkım demek daha doğru olur da Diloş’um da severdi bunu, onun yüzüne bakarak söylerdim, utanırdı. 

“Dilara’m hadi bizim şarkıyı çalsana piyanoyla, sen çal ben söyleyeyim.” 

“Sen de beni düğün çalgıcısı yaptın Feyyaz…” 

Kızardı ama benim için çalardı.

Vuslatın başka âlem. Sen bir ömre bedelsin…

Bu da mı rastlantı diye güldüm kapıdan girerken. 

Evren yolluyor mesajını, durum ortada, yürü Feyyaz, gün senin günün.

Baktım gelmiş oturuyor; oysa on dakika da erken varmıştım. Yine benden önde dedim içimden. Görünce gülümsedi; on yıl önceki o kız gibi… İki arkadaş gibi öpüştük, oturdum. 

Mabadım sandalyeye değer değmez tepemde dikilip “Ne alırdınız?” diye soran garsonu tersleyecek gibi oldum ama tuttum kendimi. 

Gülümseyerek, “Önce bir nefes alayım,” dedim. 

Salih Bey yanımızda olsa, “İlahi Feyyaz Bey,” derdi bu lafa. 

Dilara inceden bir güldü. Çok da belli etmemeye çalıştı ama ben gördüm, içim yeşerdi.

Havadan sudan konuştuk. Çoğu Beste’yi alırken veya bırakırken gerçekleşen karşılaşmalarımız soğuktu. Bu kez öyle değildi. Beste’nin okul korosunun baş solisti seçildiğinden bahsetti, biliyorum dedim gururla. 

Bana da anlattı, o benim de kızım.

Ben narsist müdürün son yediği nanelerden bahsettim ufak bir taklidini de yaparak. Kendini tutmadan güldü bu sefer, bayılırdı taklitlerime. Salih Bey’i anlattım.

“Ne diyordun sen ona?” 

“Pasif agresif.” 

Karşılıklı güldük buna. 

Eskisi gibi olmayı özlemiştim. Eskisi gibi saçma sapan her şeye beraber gülmek, eskisi gibi susmak bazen, eskiden olduğu gibi hadise çıkarmadan konuşmak… Tam da içimden bunu ona da söylemek gelmişti ki az önce yüzüne sıcak bir güneş gibi yerleşen gülümsemesinin usul usul gölgelendiğini fark ettim. Korktum, basbayağı korktum çünkü tanıdım o gölgeyi. Zamanı durdurmaya yarayan bir buton olsa üstüne çöküp basardım o an. 

Tamam, durduralım burada, lüzumu yok gerisinin, kalıversin vakit şu anda.

“Amerika’ya taşınıyoruz Feyyaz.”

Erdoğan’ın sikimsonik bölümü Amerika’da bir fakültede de varmış. Teklif gelmiş, kürsü başkanı olacakmış…

“Enine boyuna düşündük. Onun için önemli bir fırsat.”

Beste’nin eğitimi için de önemliymiş, zaten Erdoğan iyi bir okul bulmuş orada, donanımlı bir müzik eğitimi de veriyormuş…

İnsanın kulakları titrer mi? Sanki az evvelki uyuz garson intikam için masanın altına eğilip ayak parmaklarımdan elektrik vermiş.

Düştün Feyyaz, düştün kalkamıyorsun, doğrul hele…

“İkiniz mi biliyorsunuz Beste için iyi olacak şeyleri?”

“Efendim?”

“Siz mi belirleyebiliyorsunuz sadece kızımın geleceğini?”

“Feyyaz, bunları konuşmak için çağırdım zaten seni. Onun için iyi olana karar vermek de benim sorumluluğum ayrıca, evet.”

“Nasıl göreceğim ben kızımı?”

“Yani, biz geliriz arada, sen gelirsin.”

“Ben gelirim?”

“Bilemiyorum işte Feyyaz, konu henüz yeni, Beste’nin de haberi yok zaten daha.”

“Aran kötü değil miydi bu Erdoğan’la?”

“Ne alakası var? Nerden çıkardın bunu?”

“Ben çıkarmadım, insanlar söylüyor, ayrılmanın eşiğine gelmediniz mi?”

“Feyyaz, daha fazla konuşursak birbirimizin kalbini kıracağız. Ben kalkıyorum. Beste bu hafta iki gün kalabilir sende. Ben anlatacağım durumu ona da birkaç güne. Kendine iyi bak.”

Afralı tafralı kalkıp gitti. Dönüp baktım. 

Kapıyı açması ile dışarının soğuğu yüzüme çarptı. 

Bıraktığı yarım kalmış kahveyle baş başa kaldık öyle. Kim bilir ne alengirli bir ismi vardır o kahvenin. Ama hepsinin ismini bilirdi Dilara. Menüye bile bakmadan söylemiştir. Sütünü laktozsuz rica etmiştir. Midesi hassastır Dilara’nın sütü kolay kolay sindiremez.

Garson dikildi başıma tekrar.

“Sipariş verecek misiniz?”

Başımı kaldırıp baktım. Gözümle Dilara’nın yarım bıraktığı fincanı gösterdim.

“Aynısından.”

“Elbette, Hanımefendininki gibi laktozsuz sütle mi olsun?”

“Bu seferlik öyle olsun.”

Çıktığımda hâlâ duruyordu kaldırım müzisyenleri. Ara vermiş sigara içiyorlardı. Yanaştım yanlarına.

“Gençler merhaba, yarım saat önce bir şarkı çalıyordunuz. Benim için özeldir, acelem vardı dinleyemedim. Bir daha çalar mısınız?”

“Hangi şarkı abi?”

“Bir ihtimal daha var,” dedim. “O da ölmek mi dersin?”


Editör: Mete Karagöl

Latest posts by Başar Yılmaz (see all)
Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close