İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Asaf Halet Çelebi’ye Dair

Cumhuriyet Dönemi Türk edebiyatı denilince, Milli Mücadele Zaferi sonrası halkta meydana gelen zafer coşkusu, aynı zamanda da savaşın verdiği yorgunluk ve maddi zorluğun tezahürü aklıma gelmektedir. Bu zorlu dönem sadece halktan insanları etkilememiş, yazarlar ve şairlerimiz de eserleri ile milli ruhumuzu yansıtmayı başarmış ve devletin kazandığı zaferle meydana çıkan coşkunluk havasını gönüllerinde solumuşlardır. Bu dönemde sanat anlayışlarını manzum ya da mensur olarak kaleme alan yazarlar kadar, sanat anlayışını bir tertip ve düzen içerisinde yani poetika/estetik halinde yansıtan yazarlar da olmuştur. Orhan Veli’nin “Kitabe-i Seng-i Mezar”, Ahmet Haşim’in ise “Bir Günün Sonunda Arzu” şiirleri, dönemin belli başlı dergi ve gazetelerinde birtakım tenkitler ile karşılaşarak alaylı yazıların yazılmasına sebep olmuş ve bu şiirler vesilesi ile yazılan Orhan Veli’nin Garip ile birlikte Ahmet Haşim’in Piyale önsözü de tenkitlere karşı bir savunma politikası haline bürünmüştür. Necip Fazıl ise, kendi sanat anlayışını her iki şair gibi tepki yazısı olarak kaleme almamış, hem içerik hem de şekil düzenini dikkate alarak bir poetika yazısı sunmayı tercih etmiştir. Aynı şekilde Faruk Nafiz Çamlıbel ve Nâzım Hikmet de, her ne kadar sanat anlayışlarını farklı eğilimlere bağlı kalarak anlatsalar da, kendi şiirlerini sanat anlayışlarını ortaya koymak maksatlı sunmuşlardır. Ahmet Hamdi Tanpınar ise sanat anlayışını, yazdığı bir mektup (Antalyalı Genç Kıza Mektup) ile açık bir şekilde beyan etmiştir. 

Görüldüğü gibi bazı şairler tenkitlere maruz kalmaktan nasiplerini almışlardır. Bence bir şair ya da yazar yazdığı herhangi bir eseri ile, içinde bulunduğu dönemde bazı insanların tepkilerine sebebiyet veriyor ise, şair/yazar geleceğe izlerini yansıtacaktır demektir. Bulunduğumuz zamanda bile bu şair/yazarların çok okunması veya çeşitli inceleme ya da araştırma yazılarına konu olmaları, bu görüşümü destekler niteliktedir. Bu yüzdendir ki, Asaf Hâlet Çelebi de, bu şairler arasında kalıcılık yakalamıştır. Her yazar eserini belli kavramlar ve imgeler ile ortaya koyduğu gibi, Asaf Hâlet Çelebi de sanatkâr bünyesinde “âlem, zaman, hayal ve mekân” kavramlarını şiirlerinin merkezine koymuştur. Aksiyon/Bilim Kurgu tarzında sahnelenen Matrix filmi ise onun ruh halini yansıtmaktadır. 1907 senesi karmaşık bir dönemde dünyaya gelmiştir. 1918 senesinde ise Osmanlı’nın yıkılması, her aile gibi kendi ailesinin de sıkıntılı zamanlar geçirmesine sebep olmuştur. Ailesi onun Hariciyede bulunmasından ziyade, bir an önce hayata atılmasını istiyordu. Bu yüzden zabit kâtibi olarak işe başladı. Araştırmacı/yazar İlyas Dirin, Asaf Hâlet Çelebi’nin daima hoşgörülü ve neşe dolu, mistik dünyaya yönelen bir şair olduğunu söyler. Şairin şiire başladığı yıllar, geçmiş dönemin alışkanlıklarını korumak ve yeni dönemin düzenine ayak uydurmaktan yana gelgitlerin yaşandığı döneme denk gelmektedir. Elbette bu olaylar sadece insanları etkilememiş, ortaya konulan eserleri ile de karanlık âlemine çekmeyi başarmıştır. Osmanlı kültür sistemi içinde bulunan yazarların, edebiyat’ın yanında Farsça gibi diğer eğitimlerden faydalanmaları, imrendiğim bir nokta olmuştur. Bu yüzden ilk yazdıkları şiirler de geleneksel tarzda yani rubai ve gazellerden oluşur. 1937’ye kadar bu tarzı devam ettirdi fakat arkası gelmedi. Aslında bu ruh hallerinin yaşanması bilindiği gibi birçok şair/yazarda etkisini göstermektedir. Belki bu durum onların bir arayış halinde olduklarının göstergesi olabilir. Bu arayış hali de elbette onu bir ideolojiye veya benimsediği bir sanatsal görüşe yakınlaştıracaktır. Ardından Fransa’ya gidip geldiğinde ilk ve ikinci evliliğini gerçekleştirdi. İkinci eşi yani kuzeni Nermin Hanım da ondan sevgi ile bahseder. Arayış hali onu tekrar şiir yazmaya yöneltti. Bu kez sadece içinden geldiği gibi, herhangi bir düzene ya da vezne bağlı kalmadan kendini ifade etmek istiyordu. Arayış halinde olan bir insan nasıl ki ne yaptığını bilemez, sürekli farklı yollarda kendini aramanın sancısını çeker ise, Asaf Hâlet Çelebi de zannımca bu ruh hali içindeydi. Çünkü hem sözcüklerin tek başına olmayacağını savunuyor hem de bunların yanında kullanılmayan kelimelerin de olmasını istiyordu. Kısacası hem anlaşılmak hem de anlaşılmamak zıtlığı içerisinde dönüp dolaşıyordu. Bu konuda Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar, burada bir bilgi sergilemesi yapmadığını söylemektedir. “Bilen bir insanın şairane imajları veyahut dile getirdiği sözlerdir onu değişik yapan. Şairin büyüklüğü de oradan geliyor” diye de eklemektedir. 

Bir aynada

bambaşka zamanlar gördüm…

Geçmiş, gelecek

bir sürü

canlar gördüm…

Bazen de zamanlarda

geçen ömrümde

Bir asra sığarmış gibi

anlar gördüm…

Ben bu şiirini belki yaşadığım hayata ya da anlara hitap etmesi ve ruh iklimimi yansıtması bakımından kendime yakın buldum ve derin anlamları ile insanlığa bir şeyleri sezdirme gücü olduğuna inandım. 

Elbette bir yazarın şiirlerini ya da diğer eserlerini çözümlemek kolay bir iş değildir. Hele ki Asaf Hâlet Çelebi gibi farklı eğitimler bünyesinde hayatını devam ettiren yazarların, hem eserlerinin tümünü okuyup o şekilde bir değerlendirme çalışması yapmak daha sağlıklı olacaktır. O, mısralarını ortaya koyarken her şeyi bir bütün olarak düşünmüştür. Yani hem ses efektine hem de sırlarla dolu his duyarlılığına önem vermesi dikkatimi çeken bir unsur oldu. Bu denli sanatına bağlı kalarak ortaya koyduğu yaradılış sırrını, mısraları ile okuyucu/dinleyicinin zihninde yankılanmasını sağlamak zannedersem kolay bir iş değildir. Dikkatimi bu yönde Sidharta şiiri çekti. Asaf Hâlet, bu şiirini sanki önceden bestelemiş ve bir sahnede okumanın heyecanını bekliyor gibidir. Mısralarını hem görsel hem de işitsel bir gösteri şeklinde sunması, bence anlamlandırmak veya aktarmak istediği manayı daha net ortaya koymak amaçlıdır. Çünkü her bir şiir her okuyucuda birçok şiir halini alır. Yani kişinin ruh hali, o şiiri anlamlandırmada farklı metotlar ve yorumlar ortaya koymaktadır. Ama ben kesinlikle kıymete değer her şairin kendi şiirlerini kendi sesinden duymayı her zaman yeğlerim. Çünkü işte o zaman şairin ruh bütünlüğünü kapsayan sesini duyabilir, mısralarındaki anlamları yorumlama hakkını işte o zaman kendimde bulabilirim. Bu yüzden başta Attila İlhan olmak üzere, İsmet Özel gibi şair/yazarların birçok şiirlerini kendi sesinden dinlemek, her zaman ilgimi çekmiş ve bende daha etkili bir tesir bırakmıştır. Prof. Dr. Orhan Okay, Asaf Hâlet’in sahnedeki şiir performansını nasıl etkili bir şekilde yansıttığını çok güzel anlatmaktadır. Gerek sahneye olan hâkimiyeti, gerek el kol harekelerinin performansını yansıtmadaki ustalığı, Okay’ın dikkatini çeken unsurlardan birisi olmuştur. Eski dönemlerde bu tür etkinliklerin birlik ve dayanışma halinde yansıtılması bence çok güzel. En azından şiirini sunan bir şairin, o sahnede kendini ifade etmesi ve buna dayalı olarak da bu tür etkinlik izlerinin halen daha günümüze kadar gelmesi güzel bir durum. Yaşadığımız dönemde bu tür etkinlikler bence yeteri kadar değer görmüyor. Oysa bazılarının, şairin ruhunu yansıtırcasına özenle hazırladığı şiir dinletileri, gerçekten günümüzde ihtiyaç duyulan bir etkinliktir. Aynı şekilde belirli alanların esnekliğine göre inceleme, araştırma konuları ya da kitap değerlendirme çalışmaları gibi çeşitli etkinliklerin fayda sağlayacak nitelikle sabırla ortaya konulması ve sürdürülmesinden yanayım. Tekrar konuya geri dönecek olursak, Hilmi Yavuz da Orhan Okay’ın görüşlerini desteklemektedir. Kutsal sözlerin yer aldığı şiiri şair, bir papazın okumasına benzeterek okuduğunu söylemektedir. Yazımın en başında belirttiğim tenkit saldırılarına, Asaf Hâlet Çelebi’nin şiirleri de maruz kalmıştır. Mecaz ve mazmunlar kullanarak şiirini ortaya koyması garip karşılanmıştır. Onun da şiir sanatı üzerine yazdığı yazıları, tenkitlere karşı bir savunma niteliği taşır. 

“Bizim şiirlerimize istihfaf ve hakaretle bakmayı kendileri için çıkar yol zannettiler. Bana ‘Vazolu’ya da ‘Küllü Çelebi’, ‘Bobstyle’ diye ve daha birçok tezyif edici kelimelerle ancak şahsımı kastederek saldıran bu zevatı kiram ile hiçbir şahsi davam ve mücadelem yok. Gene ritm itibarile nadiren kullandığım ve maalesef de en ziyade dedikoduya mucip olan bir noktaya temas edeceğim. Bunlar bilhassa Mısri kadim, Siddharta, Kilise, Sema-i Mevlana gibi bir atmosfer vücuda getirmeyi hedef tuttuğum şiirlerimde kullandığım yabancı kelimeler ve formüllerdir. Şimdiye kadar hakkımda yapılan birçok tenkitlere ve itirazlara rağmen, hiç korkmadan ve çekinmeden şiirlerimde mistisizmin büyük rol oynadığını itiraf ediyorum.”

Tabi şairin bu yazısının ardından da tenkitler yine devam etmiştir. Türk aydınının, antik yeni mistisizm’e kapalı olmaları bu eleştirilerin de devam etmesine sebep olmuştur. Ayrıca Çelebi Fransızca, Farsça dillerini öğrenmiş, birçok dini bilgiler ile donanmış, ayrıca önemli musiki üstadlarından Rauf Yekta Bey’in talebesi olmuştur. Bu tür eğitimlere tabi tutulan bir yazarın tenkitlere uğraması, Türk Edebiyatı’nda kalıcılık sağlayacağına bir işarettir bence. Mustafa Miyasoğlu’nun da dediği gibi, “O kendi çağdaşları olan Arif Dino, Bedri Rahmi ve Orhan Veli gibi serbest şiir tekniğini temel alır. Ama onlardan farklı olarak hem Divan edebiyatının özdeki aruz veznini, kafiye tarzını, mazmunlarını terk ederek yeni bir şiir tekniği kullanmasıdır.” Yılmaz Öztuna ise, “Aslında soyut şiirin Şeyh Galipten beri var olduğunu, ardından Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Necip Fazıl Kısakürek ile de bu kavramın sık sık dile getirildiğini” ifade eder. Ama hiçbirinin Asaf Hâlet’in durduğu noktada olmadığını da ilave eder. Onun kastettiği şey, şiirle görünen âlemin bir arada olamayacağı görüşüdür. Mustafa Miyasoğlu, onun Orhan Veli’yi beğendiğini, şiirine ideolojiyi soktuğu için Nâzım Hikmet’i beğenmediğini, Necip Fazıl’ın da “İlimde tecrit teşhis için, şiirde teşhis tecrit içindir.” sözüne sadık kalmadığı için eleştirdiğini ifade eder. 

15 Ekim 1958 yılında hayatını kaybeder. Genel anlamda Asaf Hâlet, Çağdaş Türk Edebiyatında dikkatin evrene dönmesi gerektiğini savunan önemli bir şairimizdir. Günümüzde onun şiirlerini okuyup da beğenenlerin sayısı artmaktadır. Demek ki bir şairin asıl değeri, gerçek okuyucularını bulduğu zaman ortaya çıkıyor. Benim de en çok sevdiğim şiirlerinden bir tanesi “İbrahim”dir. İnceleme yazımın sonuna bu şiiri eklemek benim için ayrı bir mutluluk olacaktır. Bir şairimizi daha tanımanın sevinci yüreğimde bir kuş misali çırpınırken, sevdiğim şiirini bir de Tarık Tufan’ın yorumu ile dinlemenizi tavsiye ederim. 

İbrahim 

içimdeki putları devir 

elindeki baltayla 

kırılan putların yerine 

yenilerini koyan kim 

güneş buzdan evimi yıktı 

koca buzlar düştü 

putların boyunları kırıldı 

ibrahim 

güneşi evime sokan kim 

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri 

buhtunnasır put yaptı 

ben ki zamansız bahçeleri kucakladım 

güzeller bende kaldı 

ibrahim 

gönlümü put sanıp kıran kim. 

NOT: Bu inceleme yazısı, Asaf Hâlet Çelebi hakkında hazırlanan belgesele (https://www.youtube.com/watch?v=tZ5Rs04otwE) bağlı kalınarak kaleme alınmış olup, yorumlar ve görüşler ile de zenginleştirilmeye çalışılmıştır.

Fatma Korkmaz
Latest posts by Fatma Korkmaz (see all)

Yorumlar kapatıldı.