İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Malmkrog Film İncelemesi

Yönetmen: Cristi Puiu
Yapım: Romanya-Sırbistan-İsviçre-İsveç-Bosna-Hersek-Kuzey Makedonya • 3sa 20dk
Gösterim-Aldığı Ödüller: 2020 Berlin En İyi Yönetmen–Karşılaşmalar 2020 Sevilla En İyi Film, En İyi Senaryo
Oyuncular: Frédéric Schulz-Richard, Agathe Bosch, Diana Sakalauskaité, Marina Palii, Ugo Broussot, István Téglás

2005 yılında Bay Lazarescu’nun Ölümü filmi birçok festivalde gösterime giren ve çeşitli ödüller toplayan Romanya sinemasının en önemli temsilcilerinden Cristi Puiu, felsefi diyaloglar içeren ve bir tiyatro sahnesini andıran Malmkrog isimli yapımıyla karşımızda. Vladimir Solovyov’un metinlerinden uyarlanan film, ismini Transilvanya’daki bir köyden alıyor. Filmde beş tane seçkin insanın din, savaş ve ölüm gibi konulardaki felsefi tartışmalarına tanıklık ediyoruz. Öncelikle baştan belirteyim: bu olay örgüsünün yer aldığı bir filmden ziyade, bir felsefi tartışmanın sinematografik kaydı. Dolayısıyla incelememde de mecburen diyaloglar üzerinden gitmek durumunda kaldığımı söylemem gerekiyor. Karakterlerimiz Olga, Nikolay, Eduard, İngrida ve Madeliene arasında geçen bu film bize bir dönemin seçkin kitlesinin yaşamından kesitler sunuyor. Yönetmenimiz, resmettiği dönem filmi içerisine, dönem sonrası felsefeden de esintiler serpiştirmiş gibi görünüyor ki bununla ilgili notlarımı da ara sıra belirteceğim. 

Karlarla kaplı muhteşem Transilvanya manzaraları eşliğinde açılış yapan filmimiz görkemli bir 19. yüzyıl evi ve gösterişli kostümleriyle bizi karşılıyor.  Tanrı ve Şeytan’ın olmadığı bir evren tasviri ile başlayan ilk sekansta  anlatılan küçük öyküde insanın sefahate olan düşkünlüğü reddetmesinin önemine vurgu yapılıyor. Bu görkemli evde seçkinlerin konuştuğu dil ise, o dönemin Rus asilzadelerinin tercih ettiği Fransızca. 

Olga, ordunun, daha doğrusu askerlerin, İsa’nın ordusu ve askerleri olup olmadığından şüphe ettiğini söylediğinde; aslında bunun aynı zamanda ordunun toplumla yabancılaşması olduğunu da belirtir. Buradaki yabancılaşma kavramının net olarak yerli yerine oturması varoluşçulukla ilgili bir 20.yüzyıl meselesidir. Jean Paul Sartre “Bulantı” ve Albert Camus da “Yabancı” adlı eserlerinde bu kavramı işlemişlerdir. Olga devamında savaşın anlamsızlığını ve insanların birbirini öldürmesinin haklı bir tarafı olmadığını açıklamaya çalışır. Nikolay buna: “Bu düz mantıkla gidersek bütün cinayetler mutlak kötüdür. Savaş cinayettir, o halde savaş mutlak kötüdür, demeliyiz.” şeklinde karşılık verir. Olga ise “Bana bin kere önüme serilen küçük kızını savunmak zorunda olan babanın mecburen öldürmek zorunda kaldığı saldırganın örneğini vereceksiniz dediğinde: “Bunun bin kere tekrarlanması değil, cevaplanmaması önemlidir.” yanıtını alır.

Nikolay şöyle devam eder:  “Hayvani arzulara sahip bir namussuzun, zayıf bir yaratığı ortadan kaldırmasına Tanrı ses çıkarmıyorsa; aramızdan birinin merhamet hisleriyle o namussuzu ortadan kaldırmasına da ses çıkarmaz.”

Olga:  “Bu size saçma geliyor; çünkü yanlış yerden bakıyorsunuz. Ahlaki bakımdan asıl önemli olan öldürülen değil, öldürendir. Bu kötülüğü yapana da hayvan dediğinize göre o sorumlu bir yapıya sahip değildir.” der. 

Bu sırada İngrida’ya cephede subay olan eşinden gelen bir mektupta savaşın kutsallığından bahsedilmesi de ortamdaki çatışmayı kuvvetlendirir. 

Olga, genel olarak insanlara savaş meydanında dahi olsalar, İncil’in ruhuna vakıf biri tarafından İsa’nın diliyle ve merhametiyle yaklaşılıp ikna edilmeleri gerektiğinden bahsettiğinde; Madeleine: savaş esnasında farklı dil konuşan iki tarafın bunu nasıl gerçekleştireceğini sorar. İşte burada Wittgeinstein’ın Tractatus’u aklımıza gelir; zira Wittgeinstein “Söylenebilir ne varsa, açık söylenebilir; üzerine konuşulamayan konusunda da susmalı.” der. Dolayısıyla kişi kendini ifade edebildiği ölçüde vardır. 

Nikolay burada çarpıcı bir soru sorar: “Peki İsa’nın incilin diline vakıf olup olmadığını biliyor musunuz? Eğer öyle olsaydı İsa, Yahuda’nın, Hirodes’in ve kötü yürekli hırsızın kalbinde iyiliği uyandırırdı. İsa ondan nefret edenler tarafından öldürüldü; ancak neden merhameti ve yumuşaklığıyla içlerinde uyuyan iyiliği uyandırıp ruhlarını aydınlatmadı.” diye sorduğunda, Marina Palii’nin (Olga) film boyunca sürdürdüğü ifadesiz yüz hatlarının artık bu söz düellosu karşısında gerginleştiğini fark ederiz. 

İkinci bölümdeki sekansa, karakterlerimizi yemek odasına açılan kapının gerisinden takip ederek başlarız. Eduard’ın terbiye ile ilgili bir sözü üzerine Nikolay kibarlık ve görgü kurallarına uymaya çalıştığı için ölen bir yakınından bahseder. Herkesin yardımına koştuğu için kendi hayatını yaşamaya vakit bulamayan bu insanın çektiği eziyete daha fazla dayanamayıp intihar ettiğini söylediğinde; masadakiler bunun kibarlık değil, delilik olduğunu iddia ederler ki burada pragmatizme yönelik bir gönderme yapılır. Bu esnada evin baş uşağı İstvan’ın, yemek masasının hazırlanmasında ve misafirlerin ağırlanmasındaki ayrıntılarda gösterdiği titizlik ile kendi altında çalışanlar üzerinde kurduğu tahakküm çok gerçekçi bir biçimde yansıtılmış vaziyettedir. Dönemin seçkin yaşantısının teferruatlı ve biraz da abartılı ritüellerinin nasıl uygulandığını da böylece görme fırsatını yakalamış oluruz. 

Üçüncü bölüm kumar düşkünü bir siyasetçi olan Eduard’ın Orta Asya ve Uzakdoğu’ya medeniyet götürme rolünü üstlenme gerekliliğini vurgulamasıyla başlar. Eduard’ın bu politik söylemlerine masadaki herkes bıyık altından gülerken ilk etapta ona çok da itiraz etmezler. Ancak Eduard, anlamsız bir biçimde Rusların Avrupalı olduğunu kanıtlamaya çalışırken, verdiği örneklerin sıradanlığı masadakileri güldürür. Bu gülümsemeler aslında biraz da küçümseyici tarzda bir muziplik içerir. Eduard bu masada, Asya ve Avrupa arasına sıkışmış kimlik arayışı içerisindeki pragmatist siyasetçiyi temsil ederken, karşısındaki grup ise halktan ve gerçeklikten kopmuş ve konforuna düşkün; bir o kadar da apolitize olmuş grubu temsil etmektedir. Eduard konuşmasının devamında “Önce Yunan Avrupalılar vardı, sonra Romalı Avrupalılar ortaya çıktı. Rus Avrupalılar ve diğer Avrupalılar, devamında da Fars ve Çinli Avrupalılar olabilir. Bu bir kavramdır.” diye belirtir. Eduard’ın bu Avrupa medeniyeti güzellemesi; Madeliene tarafından İsviçre’nin de zamanında sadece bir çoban ülkesi olduğu ve  Kızılderili katliamı yapan Amerikalıların İngiltere’ye kafa tuttuklarında Fransız Devrimi’nin etkili isimlerinden La Fayette’in takdirini kazandıkları yönünde eleştiri alır.  Bu sırada bir müzik sesi duyulur ve hizmetkarlar bir süre ortalıkta görünmez, meraklanan masadaki seçkinlerin ne olduğuna bakmak için gönülsüz tavırlarına şahit olduğumuz sahnede, insanların panikle koşuşturduğunu ve silah sesleri ile yere atladıklarını görürüz.

Dördüncü bölüm Nietzsche’ye de göndermeler yaparak Deccal’in açıklanma girişimleri ile başlar. Konulardan biri “Ölüm” ve “Deccal” olduğu için, burada acaba yönetmenimiz az önceki silah sesleri sonrasında dirilmeye veya ölüme bir gönderme mi yapıyor? şeklinde bir soru aklımıza gelir. İyi ve kötü kavramları üzerine yapılan sorgulamada kötülüğün varlığı kabul edilir. Nietzsche Deccal’de şöyle söyler: “Kötü nedir? Kötü, zayıflıktan doğan her şeydir.” Nikolay’ın kanıtlamak istediği şey de başından beri budur. 

Ölüm üzerine sorgulama ile başlayan beşinci bölümde Olga’nın Tanrı’nın krallığının dünya üzerinde inşa edilmesi gerekliliği ile ilgili sözleri üzerine, Eduard buna itiraz eder. Olga’yı temelsiz ve gereksiz bir belagatle suçlar ve hangi sıfat ve yetkiyle bunu söylediğini sorar. Ona göre bir ülkenin İmparatoru belki emir verebilir; ancak sokaktaki bir adam ona emir verecek olsa bunu yerine getirmez. “Doğduğumda ve öldüğümde rızam alınmıyorsa; hizmet etme zorunluluğunda değilimdir. İyi bir hayat sürmeye uğraşırım.” der Eduard. Bu sahneler bize, İngmar Bergman imzalı 1957 yapımı “Yedinci Mühür” filmindeki şövalyenin Tanrı’yı ve ölümü sorguladığı anları anımsatır. 

Nikolay sözü alır ve Olga’nın tezini çürütmek üzere İncil’den bağcılarla ilgili meseli okur. Bu meselde bağdaki işçilerin, bağ sahibinin payını almak üzere gönderdiği köleleri öldürmeleri ve üzerine gelişen olaylar üzerinden bir çıkar ilişkisi çözümlemesi yapar. Olga’nın bahsettiği iyilik ilhamının ve öğretilerinin sabit ve tekdüze sunulmuş bir paket olduğunu, insanlarda herhangi bir ilham uyandırmayacağını belirtir. İsa’yı aynı zamanda Tanrı olarak gören anlayışa karşı çıkar.

Filmdeki sahneleri bazen  tek plan çekimler ile takip ederken, zaman zaman da filmde oyuncuların gayri resmi ve donuk yüz ifadelerine odaklanırız. Malmkrog filmi, belki olay örgüsüyle ve oyunculuk performanslarıyla göz kamaştıran bir film değil, ( bu biraz da bilinçli bir tercih) ancak diyalogları ve dekor-kostüm tasarımları ile gayet tatmin edici bir deneyim sunuyor. 

Bahsi Geçen Film ve Kitaplar:

Film: Bay Lazarescu’nun Ölümü/Yapım yılı: 2005/Yön: Cristi Puiu

          Yedinci Mühür/Yapım yılı: 1957/Yön: İngmar Bergman

Kitap: Bulantı/Jean Paul Sartre, Tractatus/Ludwig Wittgeinstein, Deccal/Friedrich Nietzsche, 

            Yabancı/Albert Camus

Yorumlar kapatıldı.