İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Acımak

Hastayım. Çok hastayım. Yakında öleceğim. Siz de madem oturmuş, dinliyorsunuz beni, anlatmamak olur mu? Anlatayım. Ne var ne yoksa anlatayım size şöyle güzelce. Kim olduğumu biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz ya, o yüzden buradasınız. Bilseniz böyle oturur musunuz rahatça? Ceplerinizi yoklar, çok kere ardınıza baka baka uzaklaşırsınız buradan. Yine de korkmayın, çekinmeyin benden. İki dakika sonra yere yığılmayacağımın hiçbir garantisi bulunmuyor. 

Ne iş yaptığımı anladınız mı? Bana kalırsa anladınız ancak buna inanmak istemiyorsunuz. Bu da sizi her şeyden habersiz, gözünün önündekini göremeyen bir budala gibi gösteriyor. Yine de ben anlarım sizi. Yaşamımı insanları anlamaya adadım ne olsa. Bunu siz az önce öğrenmiş oldunuz ama işimi öğrenmek talihi kimseyi bulmaz kolayca. Bulduğunda da sıkça sorulmuş bir soru kuşatır dört yanımı. “Hiç acıman da mı yok?” Yok. Bunu dürüstçe söylemekten çekinmiyorum. Bugüne dek acıma duygusunun, bir baş okşamasının neleri silip götürebileceğine ilişkin anlatılagelen öykülerden bir tanesi bile başımdan geçmedi. Başım okşanmadı. Cılız bedenim hor görüldü. Bazı bazı tekmelendi. Aldırmadım. Temiz kalmanın safsatadan başka bir şey olmadığına inandım. Siz olsanız, yine de insanlığın ortak değerlerine inanmakta diretir miydiniz? Bakmayın öyle! Korkmayın benden, ne olursunuz! 

Günümüz koşulları pek ilginç. İnsanların budalalığından, dalgınlıklarından, içlerinde bulunan güvenmek isteğinden yararlanarak para kazanan bir kimsenin, sizin deyişinizle bir dolandırıcının, pek de özgürce işini yapamayacağı bir yere dönüştü dünya. Suç işleyip de yakalanmamak pek güç. Siz örneğin, yere çöp atarken bile, kimsenin bu yüzden size ceza kesmeyeceğini bilmenize karşın, büyük bir çekingenlik duymuyor musunuz artık? Günün sonunda yüzünüze tükürmek isteyen milyonlarca insanın sövgüleriyle karşılaşacak olabilirsiniz. Bir güce sırtını dayamışlar bile hapis yatmaktan kurtulmak için hiç değilse gözaltına alınmaya, göstermelik bir yargılamaya, takipsizlik kararına, tutuksuz yargılamaya ya da hiç değilse iyi hâl indirimlerine gereksinim duyuyorlar. Bir biçimde yatmıyorlar ama çalımlarından da geçilmiyor efendilerin. Onlar gibi şanslı olmayanlar ise teknolojinin olağanüstü bir gelişim gösterdiği bu çağda, yakalanmaktan başka bir son ile tanışamıyor, pek kolay enseleniyorlar. Böylesine dikkatli davranmak, işlerimi titizlikle yürütmek zoruma gitmiyor değil. Yüz ya da hiç değilse elli yıl önceki meslektaşlarımı düşündükçe imreniyorum. Ne talihliydi onlar! Önümdeki engelleri düşünürsek ben daha usta sayılırım ama neye yarar! Sürekli bir yakalanma korkusu. 

Yüzümü elimden geldiğince gizlemeye çalışırım. Nasıl olduysa oldu, bir robot resmim bile çizilemedi. Ellerinden her şeylerini aldığım kimseler öyle yandılar ki hâllerine, öyle etkilendiler ki benden yerin dibine geçerken, yüzümü akıllarında tutabilecek denli dikkat kesilemediler. Yükseklerde uçtu hepsi. Pek küçük göründü belki de yüzüm kendilerine. Düştüklerinde ise zaten pek uzaklarda olurdum. Öyle ki, ben bile yeryüzünden siliniverdiğimi sanırdım bu uzaklaşma anlarında. İyi kaçardım bu adi, gülünç ve kepaze yığınlardan. Nasıl olduysa oldu, tek bir gün yakalanmadım. 

Yakalanmadım ya, türlü türlü ah işitirim ardımdan. Kurbanlarımın bana ulaşabilecekleri bir kanal bulduklarında nasıl sevindiklerini düşünürüm. Her şeyin düzeleceğini, insafa geleceğimi umarlar. Neler duydu bu kulaklar! Öleni mi dersiniz kalanı mı, evlenecek olanı mı dersiniz amansız bir hastalığa tutulmuş olanı mı… Bin türlü yalvarış izler tüyüp gittiğim vakitleri. Hiçbirine acımam. Nasıl acırım ya! Birine yüz versem, ötekine de yüz vermek gerekir. Sonra zaten, hangi budala parasını almakla uslanır ki? Ne olsa, yanında bir de polis getirir. İçtenliğine inandığım, yalvarmak için sunduğu gerekçelerin doğruluğunu ayan beyan görür gibi olduğum kimselere bile gösteremedim benden o pek beklenen acıma duygusunu. Bir ilkeydi bu, bir kural. Bir kez çıktım dışına bu kuralın. Ortada yürekleri sızlatacak, benim gibi bir düzenbazın bile vicdanına dokunacak denli acı verici bir neden de yoktu üstelik. Belki de vardı. Ancak bu durumda acınacak olanın ben mi yoksa karşı taraf mı olduğuna bir türlü aklım ermedi. Kime acınacağını bilmeden, dahası bunu önemsemeden düşündüm yapmam gerekeni. 

Kimler gelip geçmedi ki başımdan. Bazı bazı bu insanların yaşamlarında çok önemli bir yerim olduğunu bile düşündüğüm olur. Akıllarını başlarına getiren, bundan sonraki yaşantılarında daha dikkatli davranmaları gerektiğini salık veren bir dostlarıydım ben onların. Böyle görürdüm kendimi, bu sözünü ettiğim vakitlerde. Örneğin, iki ay önce karşılaştığımız Selda Hanım -olsa olsa otuzunda, sarı saçlı, güzel bir kadındı- benimle karşılaştıktan sonra çocuğunun asla iyileşmeyeceğini, tüm yolların kapandığını anlayıverdi. Bir yakın dost anlatamaz hiçbir biçimde benim ona anlattığımı. Davranışlarım konuşmuştu, biraz da elimdeki adi hüner. Yurt dışında ameliyat olanağı, daha iyi bir yaşam, rengine karşın umut ışığı olarak görünen pasaportlar… Sonunda vurgun bitti. Yaşamından çıktım. Acısını yaşamasının, çocuğuyla son günlerini daha iyi geçirmesinin önemini kavramış oldu böylece. Bir de kentimizin daha iyi bir yerinde, suç oranının pek düşük, insanların pek anlayışlı olduğu bir köşesinde ucuza ev kapatmak için çırpınan Cemal Bey’i ele alalım. Kuşkunuz olmasın, Selda Hanım’a bile bu adama acıdığımdan daha çok acımak gelmemişti içimden. Çünkü Selda Hanım’ı bu yola iten, kendisini bu denli saf bir varlığa dönüştüren biricik evladıydı. Yaşı otuzu bulmuştu. Kocasını yitirmiş, bundan sonra evlenmekten, bir çocuk daha yapmaktan çoktan umudunu kesmişti. Anlaşılabilirdi hiç olmazsa ve bir daha böylesi bir saflık göstermeyeceği oldukça açıktı. Ancak Cemal Bey için aynı şeyleri söylemeye olanak yoktu. Yeniden bir ev bulsa ya da hiç olmazsa ucuza satın alabilecek herhangi bir şey, aynı saflığı gösterecek, aynı tuzağa yine düşecekti. Adamcağız yıkılmış, günlerce yalvarmıştı. Beni yakalatmak için elinden geleni de yapmıştı. Normal koşullarda bu denli uğraşılmaz, bir süre sonra belalar okunur, dolandırıcı varlığına inanılan bir yaratıcının insafına bırakılır, her şeyin unutulması için elden gelen ne varsa yapılırdı. Ancak bu adam akıllanmadığı gibi benimle de epey uğraştı. Ben de bir kez daha yoldum kendisini. Sonunda uslandı, uzak durdu, beni yaratıcısına bildirenlerin safına o da katıldı. 

Böylesi kör bir vicdan, bir gün olsun ayağa kalkar da kendini belli eder mi diye pek çok kez düşündüm. Bana öyle gelirdi ki, bir daha âşık olamayacağım. Karanlık bir odanın içinde pek güzel bir kadının saçlarını okşamak gelmeyecek içimden. Siz de böylesi bir düşünceye kapıldınız mı daha önce? Kendinizi duygulardan tümüyle arınmış bulduğunuz, sonrasında bu hâlin hiçbir vakit geçmeyeceğine inanmak zorunda kaldığınız bir gün oldu mu? Olmuştur kesinlikle. Olmaz olur mu? Her insan yaşar bunu. Sonrasında içinde ortaya çıkıveren en ufak bir duygu bile yeterlidir bu düşüncesinden ötürü utanç duyması için. Doğru bildiniz. Ben de yanıldığımı anladım. Üstelik öyle küçümsenecek, önemsenmeyecek bir duygu da değildi bu kendisini gösteren. Utanmasam diyebilirim ki; saygı duyulası, pek yüce, oldukça etkileyici bir duyguydu bu.  

Sözü uzatmayayım efendim, bugün pek ilginç bir olay yaşadım. Âşık oldum. Kime olduğunu öğrenince diliniz tutulacak! Yine doğru bildiniz! Aman! İlk kez size anlatıyorum bunları. Bu yüzden utancımı mazur görün. Dolandırdığı kimseye âşık olmak talihsizliğine düşmüş ilk insan olduğumdan olsa gerek, ne yapacağım konusunda bir kimseye bile danışamadım. Doğruca evinin yolunu tuttum. Gecenin bir vaktiydi. Parasını geri bıraktım. Uyandığında gülmüştür. Kesin gülmüştür! Hangi budala, yakalanma korkusunu bir kenara bırakıp böylesi bir dürüstlüğü gösterir ki? Oysa dürüst değildim ben. Gülünç olan bir yanım varsa, bu da bunca karmaşa arasında sevda peşine düşmüş olmamdı. 

Kuşkusuz, çok da etkisi olmadı bunun üzerimde. Parasını ona geri verdikten sonra, sanki parasıyla birlikte o eve sevdamı da bırakmış gibi rahatlayıverdim. İçimden büyük bir yük kalktı. Yaşamıma girecek olsaydı, işimi yapamaz, bundan sonra bir zanaat öğrenemeyeceğimden, ortada çaresiz kalacak olurdum. Uykusu da pek derindi bu kadıncağızın. 

Yarın ne yapacağım bilinmez. Bunu kimse bilemez. Önceden hakkında planlar yapacak kadar açıkgözlü biriyle bu zihinsel çatışmalardan birine girmeyeceksem şayet, bilmek bile istemem. Ama o kadın, elinden aldığım parasını öylece bırakıp da gittiğimde, bunu önemsemiyormuşçasına dalıp gitmişti uykuya. Belki gözlerini açsa, beni görüp de kanı donsa, bambaşka bir yüzle karşılaşacak, bambaşka görüşlerle kuşatılacaktım kendisi üzerine. Ancak açmadı gözlerini. O bakışla, olası bir kınamayla ya da nefretle karşılaşmadım. Ne biliyorum? Belki hiç karşılaşmayacaktım. Bir umut sardı dört bir yanımı. Şimdi içimde dünü, bugünü ve yarını kesinlik kazanmış, öncesi de sonu da belli, ölse kentin bir çırpıda unutup gideceği memur kafalı bir herifin özlemi var. O adam olmak artık pek güç. Dünüm zihnimde sürekli değişiveriyor. Bugünüm deseniz, her gün enselenme telaşı. Yarınsa ne olacağı belirsiz. Ölüp gidecek olsam da görüyorsunuz ya, hiç olmazsa bir gün sövmeden duramayacak bu kent bana, üzerinde filizlenmiş yığınla budalasıyla tek bir gün unutamayacak beni. 

Kaçmadığınıza pek sevindim. Gördünüz mü kimim ben? Anladınız değil mi beni? Yalvarırım anladığınızı söyleyin! Ölüp gidecek olan bu adama acıyın, ne olursunuz! Dilerseniz siz anlatmaya başlayın, ben dinleyeyim. Yalvarırım! 

Varol Mengüverdi
Latest posts by Varol Mengüverdi (see all)

Yorumlar kapatıldı.