İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kara Ölüm Geceleri

Sessiz Ev’i okuduktan sonra Veba Gecelerini okumak için içimde oluşan beklenti ve istek hayli yüksekti, Sessiz Ev romanındaki tarihçi karakterinin Veba’yı araştırması, çok derinine inmemiş dahi olsa romanda konu edilmesi ve Veba Geceleri’nin kitapta geçmesi son çıkan kitap için ben de oldukça beklenti yaratmıştı, çıktığı gün alındı, Sessiz Ev bittikten sonra okunmaya başlandı.


İncelemeyi okuyacak okurun, nasıl bir inceleme ile karşılaşacağını ya da bir inceleme adı verilmiş yorumlama mı okuyacağını kestiremediğimizi, bir anlatıcının bu yorumlama işine müdahil olduğunu en başından belirtmenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu anlatımı kitabın üstkurmacasına atıfta bulunmak için yaptığımız söylenebilir.

Bir yazarı sevmek onu ölesiye savunmayı gerektirmez, eleştirilmeyen bir metin hakikatin arkasına saklanmış bir giz içerir, bu göz ardı edilip özellikle tarihin işlendiği bir romanda normal karşılanırsa, okurun samimiyeti sorgulanmalı ve yazdıklarına güvenilmemelidir. Okur sadece iyi yönleri konuşmak isteyebilir, o zaman bu durumu belirtmeli ve yine bir başka okura açık kapı bırakmalıdır, bir okurun böyle bir görev ya da sorumluluğu var mıdır sorusuna bir cevap vermek güçtür, okura göre değişir demekle yetineceğiz.

Yazarın kullandığı dil ve üslup okurun romanın akışına kapılmasını ve merak duygusunun uyanmasını sağlamaktadır. Araya serpiştirilen gizem, olay çözme ve entrikalar hatta Sherlock Holmes motifleri okuru diri tutmaktadır. Kitabın ortasına gelene kadar giriş, sonuna doğru gelirken gelişme, en son bölümde ise sonuç bizi karşılıyor. Nasıl sorusunu sorar gibi olduğunuzun farkındayız ama yazarın tercihi bu yönde olduğu için bir filmin bitmesinin ardından “After Credit” dediğimiz sahnenin olması gibi yorumlayabiliriz. Oldukça uzun ve bazan katlanılması zor bir okuma sunuyor, önceki dediğimizle çelişmek istemeyiz, kimi okurlar yarım bırakacak, yazar sempatisi olanlar memnun bir şekilde yoluna devam ederken biraz daha yazsaydı keşke diyecek, yazarla yeni tanışmış ya da birkaç kitabını okuyan okurlar biraz ara vererek okuma sürecini tamamlayacaklardır. Okuması kolay bir metin olmasına karşın olayların hiç bitmemesi ve bir kapsülün içine hapsedilmiş karakterlerin farklı reaksiyonlarını değil de, her sayfada ezberlediğimiz rollerin pek değişmediğini görmemiz bizi bu düşünceye sevk etmiştir. Bunu daha net açıklamak istersek Westworld dizisini örnek gösterebiliriz.

Kitabın bize aktardığı bilgiler, yine dikkatli okurlar tarafından kaçırılmayacak olsa da böyle uzun bir romanda dikkat kaybı, her şeyi normal hale getirecek bir seviyede okurun anlama ya da anlam çıkarma yönünü sekteye uğratabilmektedir. Türkçenin uzun cümleler konusundaki sıkıntısı önümüzde dururken, yazarın uzun cümlelerde yaptığı başı ve sonu aynı anlamı taşımayan kelime oyunları yazarın daimi okurları tarafından postmodern kılıfı içinde kabul edebilir lakin okuduğunu sorgulama, metnin içinde olanı düşünme, not alma ve araştırma yapma gibi hususları kendisine alışkanlık edinmiş okurları tatmin etmeyen bu postmodern akıl oyunları, arkasında bolca soru işareti bırakmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse;

“…modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının son Osmanlı padişahlarından, Osmanlı hanedanından, Şehzadelerden ve damatlardan söz ederken kullandığı küçümseyici, aşağılayıcı dili kullanmıştır.”

Kısacası diyor ki, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları son Osmanlı Padişahlarından söz ederken küçümseyici bir dil kullanmıştır. Ama bunu okuyan okur ilk etapta ne dediğini hemen anlıyor mudur sorusunu yine ucu açık bir şekilde sorup, buraya örnek olarak bırakıyoruz.

Yazarın dönem eleştirisi, dönemin Padişah ve sistem eleştirisi yüzeysel ya da önemsiz bir seviyede değil, zaten tarih okuyucusu alternatif tarih yazımına kapılmadıysa Abdülhamid’i ve Abdülhamid dönemini üç aşağı beş yukarı biliyordur. Toprak kayıpları, batıcıl yaklaşımlar, olmadı yine islami yönetim, olmadı yine batıcıl, Devlet-i Muazzama yani büyük güçlere boyun eğme, sarayda kapalı kalma, kendi portrelerinden korkma, jurnalci ağı, kendi suikastçisinin bile korkudan idam edilememesi gibi siyasi konular ve entrikalar romana güzelce yedirilmiş, aslında kötülemek istemiyor diyecek okurlara bir tebessüm konduruyor ve hiçbir satırın amaçsızca olmadığını önemle bildirmek istiyoruz. Yazarın kendi beyanlarını da göz önüne alarak iktidarın Aldülhamid sevgisi ve güzellemesine bir cevap vermek istediğini, bunu NFK yani Necip Fazıl’ın Ulu Hakan kitabına özellikle bir cevap olarak adlandırabileceğimizi ve yine kendi söylemiyle NFK’nın çocukça söylemleri ile Girit’in kaybediliş şeklinin normalleştirilmesine içerlediğini söyleyebiliriz. Hakkını teslim etmek gerekir ki, masa başında kaybedilen Girit ve On İki Adalar’ın kaybediliş şeklinin savunulacak yeri olmadığı gibi kaybedilenin geri alınmasına niyet dahi edilmediği ortadadır. Hâl böyle iken On İki Ada’nın Lozan da verildiğini sanan tarih bilgisi eksik insanımıza ise, oku, öğren, öyle konuş demekten kendimizi alamadığımızı söylemek isteriz. Yazarın iyi bir kurmacayla bu konuyu romana konu etmesini “Veba bahane Abdülhamid eleştirisi şahane” gibi basit bir dille normalleştirebiliriz.

Yazarın, romanın içine tarihi katması, daha doğrusu tarihi roman yazması kendi kişisel fikri olan Ermeni Soykırımı yapıldı, bunu Türkiye kabul etmeli fikrini aynen romanda işlemesi düşündürücüdür, – belki de değildir-, bunu yaparken kendi fikrince kürtlere, rumlara, ermenilere yapılan zulmü satır arasında işlemekte, çok da büyütmeden normal bir şeymiş gibi paragrafı sonlandırmaktadır. -Elbette anlatıcıya bunu yaptırmaktadır- Bunu birkaç bölümde yapmakta ve okuru bu düşünceye yöneltmektedir. Büyük güçlerin yaptığı zulümler bir kenara bırakılıp, Osmanlı’nın yaptığı söylenen sözde soykırımın işlenmesi bir bölümde Hitler öpücüğü ile taçlandırılmış, Avrupa’ya da dokundum hissi yaratılmış ama akıllı okurlar bu oyuna hemen müdahil olmayacaklardır düşüncesindeyiz.

Müslüman toplumunun geri kalmışlığı, devlet özelinde rüşvet, kayrılma, din, makam, mevkii kavgaları oldukça iyi işlenmiş ve dönemin Osmanlı gazetelerine yansımayan bu konuları, yine Osmanlı içindeki memurların, askerlerin hatıratlarına konu olmuş, özellikle yabancı gazetelerde sıklıkla çıkmıştır. Özellikle rüşvet ve kayrılma günlük bir rutin haline gelmiş, yazar bu konuları iyi işlerken tekke ve zaviyeleri, şeyhlerin ve tarikatların devlete, devletinde onlara bakışına bir göz atmamızı ve yaşamamızı sağlamıştır.

Bu yazıyı okuyan okurlarımıza Tarihçi Kitabevinden çıkmış olan “Türkiye’nin Düşüşü ve Yeniden Doğuşu” kitabını önemle öneriyoruz.

Günümüz yüzyılında insanlarımızın umurunda olmayan veba, Covid-19 salgınının özellikle 2020 Şubat-Mart aylarında yavaş yavaş Avrupa’ya yayılmasıyla birlikte araştırılmaya başlandığını biliyoruz ve bu durumu hep birlikte gözlemlediğimizi düşünüyoruz. Corona’nın başlangıcından bugüne kadar 1,5 sene geçti ve hala salgının kontrol altına alınmadığını biliyoruz, kendi ülkemizde ise oyalayıcı politika nedeniyle varsa alınacak bir sonuç yüzeysel kararlar ve uygulamalar nedeniyle kayrılmanın da kol gezmesiyle bir sonuca ulaşamadığını görüyoruz.

Bu konuyu bilerek gündeme getiriyoruz çünkü bu romanın geçmişi yazarın değimiyle 30-40 yıla yayılıyor ve son 5 yılda yazılmaya başlanıyor, arada çıkış yılı erteleniyor, pandemi de ortaya çıkınca son bir erteleme yaşıyor. Açıkçası biz de böyle bir kitap yazıyor olsak çıkan pandemiyi deneyimlemek ve hali hazırda kaostan elde edilen deneyimleri ekmek var, bal var neden kaymak olmasın diye düşünüp bolca eklerdik.

Kitabın pandemi öncesi kaç sayfa, pandemi sonrası kaç sayfaya yazıldığını bilmiyoruz, yazar böyle bir açıklama yaptıysa da biz görmemiş olabiliriz, pandemiyle birlikte bu metnin en az 100 sayfa kendisine eklendiğini düşünmek gibi haklı bir düşünceye sahibiz. Kitabın konusuna ve değindiği yerlere girmeden önce şu konuyu bir ortaya çıkaralım ve konuşalım. Kitabın bu kadar uzun olması gerekli mi, yoksa yazarın yazmak hevesinin ve iç huzuruna erişip tatmin olma, yazdığı metinle sevişme isteğinin mi ağır bastığını tam bilemiyoruz. (Sevişmek kelimesini kullanırken sevmek anlamında kullandığımız gibi yine kitabın içinde önümüze bolca çıkması nedeniyle serpiştirmek istedik.) Yazmak hevesi ilhamla birleştiğinde ortaya dehşet bir yazma arzusunun çıktığı ve bu arzuyu yüksek bir şehvetle kalemin kağıt ile birleşmesinden alevler çıkarabileceği duygusunu azımsamıyoruz. Romanın dili çeviriye o kadar uygun ki, çeviri için mi bu kadar yokuş aşağı kayan bir metinle karşı karşıyayız bilemedik, kitabın zorlayıcılığı sadece uzun sayfalar olması ve birçok yerde kendini tekrar eden konuların ayrı bölümlerde karşımıza çıkması, onun dışında gayet anlaşılır olmasılığıyla belki de yazarın en anlaşılabilen romanlarından birini okuduğumuzu okurlara belirtmek isteriz. Eğer zor bir metin yazarsanız, yabancı dile çevrilmesi o kadar zor ve anlaşılmaz olur ya da sizin anlattığınız yabancı çeviriye aynı duyguyu vermez ve istediğinizi alamadığınız bir çeviri ile karşı karşıya kalırsınız. Geçmişe baktığımızda Yaşar Kemal kitaplarının yabancı dile çevrilmesi, yazarın eşinin müdahil olmasıyla, bizim okuduğumuz şekilde değil de, daha çok yabancı okura hitap edecek şekilde çevrilmesiyle son bulmuştu. Aralarında tartışma çıktığı da bildiğimiz bir konu, kitapları daha önce yabancı dillere çevrilen yazarımızın bu konuya daha dikkatli yaklaştığını görmekteyiz, bu durumu da okurlara belirtmek isteriz.

Sevgili ve saygıdeğer tarihçimiz İlber Ortaylı’da yazarın Türkçesine ve diline yıllardır eleştirisel yaklaşmakta, çeviri kitaplarının yani çeviriye giden text’ in iyi bir çevirmen tarafından düzeltilerek çevrildiğini söylemektedir. Yabancı dili olan okurların bu deneyimi deneyimlemesi elbette mantıklıdır. İlber Ortaylı bu vesile ile çevrilen kitabın, aslından daha iyi olduğunu net bir şekilde söylemektedir. Çeviri ve dil konusunu, kitap uzunluğu konusuyla birlikte rafa kaldırıyor ve uzun yazılabilecek bir konuyu şimdilik ardımızda bırakıyoruz.

Ortaya komplo teorileri atan okurları, yazan çizenleri pek dikkate almıyor, tarihin içinde böyle şeylerin var olduğunu bildiğimizi ve bunun normal karşılanması gerektiğini okurlara belirtmek istiyoruz. Yazara pandemi olacağı ve kitabını buna göre yazmasının istendiği ya da haber verildiği görüşlerini tebessümle karşılıyor ve bunu ciddiye alıp karalama kampanyasına imza atanları yine eleştirmiyor, dünyanın yaşam tarzının bunlara hazır olduğunu belirtmek istiyoruz.

Kitabın konusuna ve ilerleyişine girmeden önce, aslında kendisine konu olan Veba’nın geçmişine bir bakalım ve Osmanlı’nın başına hangi yüzyılda hangi tarihlerde musallat olmuş öğrenelim, öğrenelim ki kitabı biraz daha iyi anlamak adına bir adım daha atmış olalım.

Covid – 19′ la birlikte Veba Salgını merakı insanları bu salgını araştırmaya itmeye başlamıştı, bilinçli insanların bu araştırma sonucu ulaştığı sonuç oldukça açıktı, temiz olmak, temastan uzak olmak ve maske takmak. Günümüz çağında bu belirttiğimiz maddelerin uygulanması o kadar zor olmasa gerekti fakat öyle olmadığını hep birlikte deneyimledik. El dezenfektanları ve maskelerin temini, birçoğumuzun işe gitmesi nedeniyle temasın engellenememesi ve ortaya konulan kuralları birçok insanın umursamaması ne olduğunu anlayamadığımız salgının büyümesine yol açtı, hala da çözüm üretilebilmiş değildir. Yaşanan ekonomik sorunlar, karantina süreçleri her ülkede benzer ya da farklı şekilde uygulanırken, doğurduğu sonuçlar hepsinde farklı oldu. Öncelikle din ayırmaksızın inançlı dediğimiz kesimin Tanrı’dan gelenden kaçılmaz söylemleri kader ile birleşince karantina kurallarına uymama, karantina kurallarını delme gibi anlamsız sonuçlar doğurdu. Kapanan iş yerleri, devlet tarafından desteklemeyen ya da çok az desteklenen iş yeri sahiplerinin isyan etmesine, alım gücünün düşmesine neden oldu. Bu salgın aynı zamanda ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirerek ülkeler arası ithalat ve ihracatı işlemez hale getirdi, kısacası dünya durma noktasına geldi. İşte bu minvalde yaşanılan bütün güncel konular yazarımız tarafından, kitabın yayına hazırlandığı son bir yılda metne entegre edildi ve güncel ile geçmişi harmanlayarak önümüze sunuldu. Bu sunuş dikkatli okurlar tarafından kaçırılmayacak şekilde gözümüzün önünde durmaktadır. Geçmişin dili yerine günümüzün günceli yansıtıldığı için görüşümüz bu şekildedir.

İlk çağlardan günümüze dünyanın salgınlarla imtihanı süre gelen bir durumdur. Geçmişe baktığımızda ise karşımıza Veba rahatlıkla çıkmakta ve Kara Veba adını ya da Kara Ölüm adını alması kendisine yakışır bir tanımlamadır.

Avrupa’daki en büyük Veba Salgını 1665 yıllarında görülmüş ve o tarihte 450.000 nüfuslu Londra’da 70.000 insan ölmüştür. Bu salgının yayılmasının en büyük nedeni ticaret yolları olarak gözükmekteydi. Avrupa’nın bu Salgına karşı çeşitli tarihlerde geliştirdiği en etkili yöntem tecrit yöntemiydi, bu durum güncel olarak yaşadığımız pandemi’de de kullanılmıştı, gemiler limana geldiğinde 5 ile 10 gün arasında karantina da kalıyor ve Veba’nın 2 ile 5 gün arasında kendisini göstermesi bekleniyordu.

Veba’nın neden çıktığı konusunda geçmişteki teknoloji ve bilimi düşündüğümüzde insanların net fikri olmamakla birlikte, fareler tarafından yayıldığı konusunda hem fikir olunmuştu. Bu nedenle fare kapanları, fare zehirleri ve farelerin öldürülmesi ile ilgili birçok yöntem kullanılmıştır. Yalnız bunlar salgının yayılmasını engellememiştir. Çünkü daha sonra anlaşılacak olduğu gibi fareden değil, pirelerden veba’nın yayıldığı anlaşılmıştır. Bunun anlaşılması 19. Yüzyıla denk gelmiş olduğunu belirtelim.

Özellikle ortaçağ inancına bakarsak, veba’nın var olmasının sebebi insanlığın ve dünyanın yoldan çıkması, Tanrı’nın bu salgını insanlığa ceza olarak yaratmasıydı. Bu inancın pek faydalı olmadığı, insanların tüm kötülüğüyle önümüzde durduğunu hatırlatmamıza gerek olmadığını düşünüyoruz. Karantinanın yeni bir şey olmadığını, 1300’lü yıllardan beri var olduğunu, her dönemde biraz daha etkin olarak kullandığını görmekteyiz. 1400’lü yıllarda özellikle Venedik’te gemiler 40 gün boyunca limanlarda bekletilebiliyordu.

Osmanlı’da daha doğrusu İstanbul’ da görülen en büyük Veba 1778 yılında gerçekleşmiş, bu salgında zengin tüccarlar ve Avrupalıların şehri terk ettiğini görmekteyiz. Bu durum, kitabın kendisiyle birebir örtüşmekte ve naklen yansıtılmakta, yaşanılanı bize tekrar ve tekrar yaşatmaktadır.

Kısacası vebanın geçmişine baktığımızda bizi ölüm ve karanlık karşılamaktadır. Eski çağların gelişmemişliğini hesaba katarak, günümüz salgın ve karantina yöntemlerini geçmişle kıyaslayabilir, salgının bile şanslı döneminde yaşadığımızı yine okurlara not düşmek isteriz.

Kitaptaki karakterlerin özenle seçildiğini, döneme uygun bütün materyallerin yazarın elinden geçerek biz okurlara aktarıldığını görmekteyiz. Bunu yaparken de elbette kendi düşünce yapısını, dünya görüşünü, Osmanlı’ya, Batı’ ya Cumhuriyet’e, Din’e ve Laisizm’e bakışını görebiliyoruz. Bütün bunları romana yedirmek kolay iş değil, çünkü eleştirirken aynı zamanda iyi olanı da ekliyor, bunu bilerek mi yoksa orta yolu bulma çabası mı olduğu bilmemekle birlikte, yazarı daha fazla okuyan okurların cevaplayacağı konulardan biri olduğunu düşünüyoruz.

Yazarın bu kitabı yazarken birçok kitaptan, olaydan, konudan, mekandan, duygu ve düşünceden yararlandığını belirtmek isteriz. Kitabın içinde eleştirisel olarak yaklaşılan konuların, özellikle okurların sevdiği, benimsediği ya da önem verdiği tarihi kişi ya da kurumlara yapılan eleştiriler okuru sinirlendirebilir yada tepki göstermesine neden olabilir, okuru sakin olmaya davet etmekle birlikte bu konular ile ilgili duygu ve düşüncelerini varsa kullandıkları mecrada medeni bir şekilde dile getirmesinin mantıklı olduğunu, Twitter gibi mikro blog sitelerde birkaç karaktere sığdırıp, sayıp sövmelerinin faydasız olduğunu söylemek istiyoruz.

Kitabın içeriğinde işlenmiş oldukça fazla konu olmakla birlikte, her okurun bu konuları seçip ona göre yorumlaması, düşüncelerini aktarması doğaldır, bütün hepsine değinmek isteyen inceleme meraklısı okurların Veba Geceleri özelinde tez yazmaları gerektiğini düşünüyoruz, çünkü konu fazla, düşünceler kısa değil, yazar ne kadar yazdıysa siz de o kadar yazma merakı içinde olabilirsiniz, tıpkı bizim de şu an uzun uzun yazmamız, sizlerin de bu uzun yazıyı okumanız gibi.

Veba Geceleri neden gündüz değil sorusuna vereceğimiz cevap basittir “Gece neye gebeyse onu doğurur.” Tıpkı Minger Adasında doğurdukları, yaşattıkları, gizlisi, saklısı gibi. Bu üstkurmaca metinde kitabın anlatıcısı, kitabın sonunda kitabın bir karakterine bürünerek bizlere seslenecek, bunu söylememiz bir spoiler meselesi olmamakla birlikte, işte dananın koptuğu kuyruğunda o bölüm olduğunu okurlara önemle aktarmak istiyoruz.

Geç olsa da romanın konusuna girmek gerek diyerek; ,
Bir kadın anlatıcıdan yani Mina Mingerli’den dinliyoruz hikayeyi. V.Murat’ın üçüncü kızı, aynı zamanda Abdülhamid’in yeğeni Pakize Sultan’ın 1901 ile 1913 arasında ablası Hatice Sultan’a yazdığı 113 adet mektup, kitabımızın var olma sebebidir. Bu mektuplar hikayenin ana iskeletini oluşturuyor hatta bu mektuplar olmasaydı böyle bir hikaye olmayacağını da belirtmek istiyoruz.

Günlük hayatın dertleri, aşklar, entrikalar, cinayetler, kayrılmalar, ünlü roman kahramanları, padişahlar, kraliçeler, devrin büyük devletleri, karantina ve elbette Veba dönemin tüm ruhunu emerek, bize sunuyor, bize sunulan bu uzun roman, yaşanılası bir dünya yaratmakla birlikte, okuru sarıp sarmalıyor, dediğimiz gibi yazar iyi bir iş çıkarmakla birlikte, eleştirdiğimiz konularında normal karşılanması, tıpkı kendisinin yaptığı gibi normalleştirilmesi gerekmektedir. Sevdiğimiz bu romana verdiğimiz not on üzerinden sekizdir, bu da beğendiğimiz anlamına gelmektedir. Kitapla ilgili sürprizbozan ya da konusuyla ilgili net bilgi vermememiz, zaten kitap arkası yazısında bu işin görülmüş olmasındandır.

Kitabın kendisini yazacak olsaydık, bu kadar zahmete girmez, bol alıntılarla dolu bir yazıyı sizlere sunardık, bu durumu normal karşılayan, beğenen ya da lanet eden okurlara da yine ifade özgürlüğü sınırlarını aşmadan istedikleri gibi görüş bildirebileceklerini belirtmek isteriz.

Son olarak merak edenler için kitabın içinde geçen roman kahramanlarımızın bazılarının adını şuraya iliştiriyoruz;

Vali Sami Paşa ve gizli sevgilisi Marika,
Kolağası Kamil ve aşık olduğu adalı Zeynep,
V. Murat ve üçüncü kızı Pakize Sultan, kocası karantina uzmanı Doktor Nuri,
Padişah Abdülhamit ve Sağlık Baş Müfettişi Bonkowski Paşa, Rum Doktor İlias, Eczacı Nikiforo,

Fazlasıyla maruz kaldığımız mekanları ise şuraya iliştiriyoruz;

Postane, Hapishane, Theodoropulos Hastanesi, Hamdiye Hastanesi, Vilayet Binası, Aya Yorgi Kilisesi, Hamidiye Meydanı, Yeni Cami, Bektaşi, Rifai, Halifiye ve Kadiri Tekkeleri, Aya Triada Kilisesi, Karantinahane, Arkaz Kalesi, Aziziye Gemisi, Mahmudiye Zırlısı, Devel-i Muazzama

Bu adlar, kitabı okuyanlarda hatıralarla birlikte tebessüm oluşturacaktır, daha fazlası için büyük emek verilerek yazılmış bu romanı okumanızı tavsiye ediyoruz. Yazarı sevmiyor olabilirsiniz ama tanışmanızda fayda olacağını düşünüyoruz.

“Tarih katliam kulübesi gibidir.” sözüne imzasını atan Hegel’e hak vermemek elbette mümkün değildir.

Saygı ve sevgilerimizle.

Yorumlar kapatıldı.