İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yunus Emre Ruhuyla Beslenen “Tarık Buğra”

Bir anne düşünün ki, sizi daha küçükken Yunus’un ilahileri ile büyütüyor ve dualar öğretiyor. Yetişkinliğe adım attığınız her an, bu dua ve ilahiler size hep yoldaşlık ediyor. Bir baba da düşünün ki, kocaman kitaplığında size yol gösterici bir pusula niteliğinde olan erdemliliği ve dürüstlüğü saklıyor. Kim böyle bir ailede doğup da büyümek istemez ki? Eminim bazısı bu tür aile ile şereflenmişken, bazısı da hep böyle bir ailede yaşamanın hasretini çok derinden duyabilir.  

İşte böyle bir aileye sahip oldu Tarık Buğra. Annesi ona hem Yunus’un ilahilerini, hem de bildiği bütün duaları öğretti. Dualar, Buğra’nın çocuk gönlünü coşturdu ve dine olan saygınlığını kazandırdı. Bir dua vardır ki, Buğra’nın hayatı boyunca aklından çıkmayacak güzelliktedir; 

Yattım sağıma
Dönerim soluma
Melekler şahit olsun
Dinime imanıma 
Benden selamlar olsun
Varıcak vatanıma
Örtünecek toprağıma
Yattım Allah,
Kalkarım inşallah,
Kalkarsam da, kalkmazsam da 
La İlahe İllallah Muhammedün Resulullah.” 

Belki bazılarına tanıdık gelebilir bu dua. Samimi ev içi sohbetlerinde, bir yandan soba yanarken bir yandan da anne veya anneanne kucağında ruhumuzu doyururken kulağımıza çalınan o muhteşem dua sesini birçoğumuz duyduk ve belki de duymaya devam ediyoruz. Tarık Buğra’nın annesi bir yandan çocuğunu bu dualar ile uyutur, bir yandan da kardeş saydığı ahretlikleriyle bir araya gelir ve kendi inançlarına uygun sohbete karışırdı. Tarık Buğra, işte böyle bir manevi atmosferin havasını soludu. Babası, dönemdeki yoksul hayatına rağmen, büyük bir kütüphaneye sahipti. Ve çocuğuna bu kitapları büyük bir özenle okuyup erdemlilik ve dürüstlüğün kazanılması yönünde büyük çaba sarf etti. Bu yüzden Tarık Buğra’nın hayatına yön verilmesinde, yazdığı eserlerde kazandırılan verimliliğin aksettirilmesinde, anne ve babasının çok büyük etkileri olmuştur. 

Tarık Buğra, 2 Eylül 1918 yılında Akşehir’de doğdu. Annesi Nazike Hanım, babası ise hukukçu ve Erzurumlu Mehmet Nazım’dır. “Akşehirli olarak kaldım ve Akşehir’in kültürü ile büyüdüm” der bir röportajında ve belki birçok eserinde de bu kültürün yansımalarını görmek mümkündür. Yine kendisinin ifade ettiğine göre; ilkokul, ortaokul ve lisede cezalandırılma işlemlerine tabi tutulmuştur. Külliyede Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nurullah Ataç gibi önemli isimler ile tanışma fırsatı bulur. Bunlarla birlikte onuncu sınıfta Pertev Naili Boratav’dan destek alır ve ilk yazar olma düşüncesi şekillenir. Okul hayatında edebiyata olan ilgisini gün yüzüne çıkaran hocalarından Rıfkı Melûl Meriç’in önemli bir yeri vardır. Buğra’nın bu hocasına karşı o kadar samimi ve güzel ifadeleri vardır ki, bu bir nevi çocukluğunda yaptıklarını bir kenara koymak anlamına gelir; “Beni futboldan, körebeden, voleybol’dan, erik ve kiraz hırsızlığından koparıp şiire, kitaba bağlayan o oldu. Yazmamı istedi ve bu isteği gerçekleşti.” Hayat hikayesinin evrelerini bu şekilde anlatmaya çalışan Buğra, şu sözleri ile sonlandırır hayatına dair yaşadıklarını; “Lise bitene kadar çok parlak bir öğrenciydim. Fakat üniversite böyle olmadı. Yüz kızartıcı bir dönemdir o. Tıp, Hukuk, Edebiyat fakültelerinde okudum ama hiçbirisi okumak olmadı. Hayatım bu kadar” 

Görüldüğü gibi bazı yazar ve şairlere hayatını anlatması istendiğinde, kısa ve öz cümlelerle anlatımı benimsemişlerdir. Tıpkı Cemal Süreya, hayatını birkaç cümlede anlatması gibi; “1931 yılında doğdum, 1937 yılında annem öldü, 1944 yılında Dostoyevski okudum. O gün bugün huzurum yoktur. Biyografim bu kadar.” Demek ki bazı dönüm noktaları, diğer bir deyişle, insanı zihinsel ya da duygusal yönden etkileyen bazı durumlar hayatın merkezinde yer edinir, bu merkez çevresinde de hayat asıl şeklini tamamlar. 

Tarık Buğra sanatının ilkelerini anlatırken, en başta yola “sanat sanat içindir” ilkesi ile çıktığını belirtir. Tabii bu ilkenin toplumdan kopma ve toplumsal meselelere uzak kalmak gibi yanlış anlaşılmalara mahal verdiğini söyler ve kendi bakış açısı ile de bu durumu kabullenmediğini ifade eder; “Sanat sanat içindir demek, sanatın bağımsızlığına inanmak, sanatı kendi kuralları ile çerçevelemek demektir. Sanat sanat içindir derken sanatçının bir ilim adamı kadar objektif olmasını kastediyorum. Sanatçı ancak böyle olursa topluma, insanlara ve insan kafasına yardımcı olabilir. Buna inandım, buna göre yazdım.” 

İnsanın var olması ile çarkın dönmeye devam ettiği yaşantıda, o iyi ya da kötü her şeyden bahsedilmesi gerektiğini fakat asıl amacın insana mutluluk zevkini tattırmak olduğunu ifade eder. Aslında bu durum çoğumuz için böyle değil midir? Öyle ya da böyle birçok durumu kabullenme belki de artık kanıksama haline geçmiş bulunuyor ve hayatın seyrinde kendi kendimizi yönlendirmenin, mutlu etmenin yollarını arıyoruz. İnsanı düşünmeye ya da tahayyül etmeye iten bazı kalem ehli insanlar vardır ki, yalnız olmadığımızı yazdıkları her yazıda hissettirir, müspet ya da menfi her durumda bizi mutluluğa sevk etmeyi bilirler. İşte Tarık Buğra da öyle bir yazardı. O ne kitaplarının çok satılması endişesini taşıyordu, ne de meşhur olma gibi bir amacı vardı. Onun derdi sadece şuydu; “Asıl istediğim şey, insanı düşünebilmeye zorlamak. Okuyucum az olsun fakat beni anlasın. Benim harcadığım çabaya karşılık o da bir parça çaba göstersin. Bunu istedim.” Kendisi ile yapılan röportajdan aldığım bu bölümleri hem dinlerken, hem de yazıya dökerken onun yaşadıklarını, isteklerini ve okuyucudan beklentilerini, en önemlisi de düşünmeye teşvik etmesini hayranlıkla karşıladım ve çabalarımın da o yönde olması adına daha fazla emek sarf etmem gerektiğini anladım. Hepimiz biliyoruz; düşünmenin aslında çabaya bağlı olduğunu. Dünyaya geliş amacımızdan tutun, bir şeyleri idrak etmek, yaşadığımız olayları kendi kabımızda yoğurmak, bu vesileyle hayatı daha yaşanılır hale getirmek için, düşünmeye dolayısıyla çabaya ihtiyacımız var. Bu ihtiyaçtan doğan çabalama halini, bu derece okuyucusunun istikbalini düşünerek dile getiren eşsiz bir yazarımızdır Tarık Buğra. 

Buğra, mizaç ve psikolojiye, bu ki kavrama çok önem vermiş, anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır. Tabii bunu yaparken de insanları iç dünyalarından soyutlamak gibi bir amaç gütmemiştir; “Kuru kuklalar vermek istemedim. Kendi gerçekleri içerisinde kendi iç dünyalarının içerisinde yakalamak ve anlatmak istedim.” Herkesin gerçeğinin kendi iç dünyasında gizlendiğini düşünürsek, yazarımızın asıl odak noktasına nasıl nokta atış yaptığını işte o zaman anlayabiliriz. Öykü ve romanlarında akıcı ve duru bir Türkçe ile karşımıza çıkar yazarımız. Onun şaheser niteliği taşıyan iki önemli eseri; Osmancık ve Küçük Ağa’dır. Bununla birlikte birkaç eserinin dizi haline getirildiğini biliyoruz. Küçük Ağa ile birlikte Osmancık da bunların arasında yer alır. Döneminde yaşadığı sıkıntılara ek olarak insanları ve hayat koşullarını inceleme fırsatı bulmuş ve her bir eserinde bu durumları yansıtmayı başarmıştır. Yazarın çocukluk zamanında pencereden gördüğü Kurtuluş mücadelesinde dile getirilen etkileyici konuşmalara (Mermi, patlama, ölümler vs.) kulak kesilmesi, Küçük Ağa eserine yansıtılmayı beklemiştir. Roman kahramanı Çolak Salih de bütün bu etkiler ve yoğunluklar ile Osmanlıyı, yani geçmişi temsil eder. Kader Pektekin hocamızın bu konuda bir paylaşım yapması çok dikkatimi çekmiş ve o anı bile isteye tasavvur etme fırsatı elime geçmiştir; “İnsanlar en küçük bir üzüntüyü ve sevinci kıl kadar ince paylaşıyorlardı.” İşte böyle bir yaşantı yazarımızı etkilemiş ve okuyucularını etkilendirmeye yer bulmuştur. Onun ilk hikâyesi olan “Oğlumuz” u kaleme aldığı sırada yaşadıkları da ilgi çekicidir. Edebiyat fakültesindeki hocası Mehmet Kaplan, ilk başta bu hikâyesini beğenmiyor ve şairimiz bu duruma pek içerliyor. Karar veriyor ve “Hayatımın hikâyesini yazacağım.” diyor, ardından birkaç saat içinde tamamlama fırsatını yakalıyor. Gerçekten de hikâyenin birkaç saatlik zamanda yazılmasına karşılık, çok güzel ve etkileyici bir öykünün var olduğu aşikardır. Bu sefer hikâyesini Kaplan’a gösterdiğinde, hocası neşriyatını yapmaktan bahsediyor ki, Buğra bunu kabul etmiyor. Bunun yerine bir hikâye yarışmasına göndermeyi tercih ediyor ve bu yarışmalarda bile kayırmaca olduğunu düşündüğü için artık pek de zevk almıyor. Aklına koyduğunu hemen yapan ve yapılan hiçbir şeyi unutmayan, keskin cümleleri ve net tavrı ile de yaşadıklarını karakterinde yoğuran bir yazar vardır karşımızda. Dikkat çekilen bir başka husus ise, Tarık Buğra’nın Sait Faik gibi dil sadeliğinde eserlerini ortaya koymasıdır. Her ikisinde de bir yerde dikiş tutturamamak gibi bir durumun olduğunu görürüz. Bu konuda Kader Pektekin ve Sadık Yalsızuçanlar hocamız, ortak görüş olarak, Sait Faik’in daha çok ehlikeyf, bohem bir hayatı olduğunu fakat Tarık Buğra’nın mecburiyetten bu yolu seçtiğini ifade ederler. Öyle ki Tarık Buğra çok yokluk çektiği için bir Orhan Pamuk Kadar rahat olmayı ve sadece romanları ile meşgul olmayı arzu ederdi. Yoksulluğun zorluğu ile geçen dönemlerinin en zor zamanlarında ona Abdi İpekçi yardım ediyor. Bu yüzden yazarımız onu asla unutamıyor. Zannımca hem Sait Faik’in, hem de Tarık Buğra’nın bu özelliği, aslında özgün eser verme ve kitlesel okuyucuya ulaşma konusunda başarı sağlar niteliktedir. Çünkü böyle başıboşluk veya bir işe kendini adapte edememe gibi durumlar, onların yıllara uzanacak yetkinlikte eserler vermelerine engel değildir. Bu yüzdendir ki Sait Faik, eğer 36 yaşında vefat etmeseydi hiç şüphesiz daha nice eserler bırakacaktı. Bütün bu haller onların kişiliklerinde yer eden, kendilerini o şekilde üretken bulan ve bu yönleriyle de eserlerini geleceğe aktarma davasında olan bir insan kalıbını gün yüzüne çıkarmıştır. 

Tarık Buğra, artık hayatının son zamanlarına yaklaşmış ve bünyesinde kalp krizinden ölmekle ilgili bir takıntıya yer vermiştir. Ama o kalp krizi geçirmekten ziyade kansere yakalanıyor ve doktora gitmeyi reddediyor. Bu yüzden de zaten 26 Şubat 1994 yılında kanserden vefat ediyor. 

Yazarımıza dair son sözlere yer vermeden önce onun yazarlıkla ilgili düşüncelerini ifade etmek, hem nasıl bir düşünce içerisinde hayatını idame ettirdiğini, hem de yokluğun o derin acısını nasıl duyumsadığını anlamak açısından önemli olacaktır;

“Yazarın mekânı tavan arasıdır. Kaderi yarı aç yarı tok yaşamaktır. Sonra ben yazarlığı 45 yaşına kadar denerim. Olmadı bırakırım. Bu yaştan sonra olmuyorsa yokluk ve sefalet ihtiyarlığa göre değil.” 

Görüldüğü üzere, Tarık Buğra bunca sefâlete rağmen mücadele etmiş ve bu uğurda eserlerinden asla ödün vermemiştir. Aslında birçoğumuz bu ve/veya bunun gibi yazarlarımızın yokluk ile mücadele ettiğini, ama her ne olursa olsun davasını sürdürdüğünü duymakta veya okumaktayız. Eminim ki bu tür kıymetli yazarlarımız geleceğe ve insanlığa dair bıraktıkları, hissettirdikleri ve yeniden yaşattıkları ile nefes aldıklarını görselerdi, bir kez daha gururlanır ve mutlu olurlardı. Onlar için daha nice yazılacak güzel terimler ve cümleler vardır. Şimdiki ve gelecekteki insanlığa atfedilen sorumluluk ile varisler hükmünde yer edinen bizler, kendisinin de en çok istediği şeyi yani düşünmeyi, emek vermeyi bir vazife bilir, ona karşı sevgimizi, saygımızı bu yolla sergilemenin gururunu ve mutluluğunu yaşarız. 

NOT: Bu biyografi yazısı, hem şairin kendi hayat hikâyesini anlattığı belgeselden ( https://www.youtube.com/watch?v=cCb0lRuIBOg), hem de “Gök Kubbemiz” adlı programdaki (https://www.youtube.com/watch?v=x67rRNt9brA) bilgilerden yararlanarak hazırlanmış olup, görüşler ve ek bilgiler ile de zenginleştirilmeye çalışılmıştır. Kıymetli okuyucuların Tarık Buğra’nın ölüm yıldönümüne özel hazırlanan bu yazıyı okumalarını, ardından da kendisine dair anlatılardan istifade etmelerini umuyorum. 

Fatma Korkmaz

Yorumlar kapatıldı.