İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Satır Aralarına Yazmak – 2

ÖNSÖZ

Okurken, kitabın kenarına ya da boş bir sayfasına mutlaka kitap, öykü, paragraf veya cümle hakkında bir şeyler yazarım. Son üç senedir alışkanlık hâline geldi. Her kitap içinde notlarım olmasa da genelinde vardır. Bu notları, 24 Haziran 2021 tarihinden itibaren genişleterek Mahal’de yayımlamaya karar verdim. Zira bu notlar kimi zaman inceleme veya deneme yazısına kadar varabiliyor. Umarım okuyucu sıkılmaz.

Yıldız Gezgini (T. İş Bankası Kültür Yayınları, Çev. Fadime Kâhya), Jack London – 5.7.21

Jack London’da bir şey var. Jules Verne’de olan bir şey. Yazdığı metinler o kadar dikkat çekici ve karakterlerin mesleklerine, konumlarına o kadar hâkim ki her kitapta bir şey öğrenmek ve bunun bilinciyle okumayı sürdürmek mümkün. Çocukluğun Beyaz Diş’i belki bu hayranlıkla karışık sevgiye bir etkendir. Bilinmez. Ama kesinlikle okumakla, okutmakla zevk aldığım yazarların başında geliyor London. London üzerine konuşmak ve yazmak kadar dinlemek ve okumak da aynı mutluluğu getiriyor.

Yıldız Gezgini, konusu ve kurgusuyla yazılmasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ ilgi çekici bir kitap. Bir karakterin günümüzde özellikle bilimkurgu dizi veya filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz astral seyahate benzer bir yolculuğa çıkışı ve gittiği her dönemde, coğrafyada tanıklık ettiği olaylar kitaptan bir an olsun ilginizi eksik etmiyor. Ve önemlisi de London, karakterin bu yolculuğu sırasında gittiği yerlerde, yaşanan olaylara tarafsız bir gözle bakıyor oluşu. Geniş kitleler tarafından sevilmesinin sebeplerinden biri de budur belki.

Ayrıca doğum-ölüm, sonraki yaşam, insan ruhunun zalim ve mazlum yanlarını tartışmaya açması, Jack London’ı modern filozoflardan biri yapıyor. Ölüm ve sonraki yaşamla ilgili didaktik bir şekilde anlattığı şu iki paragrafı paylaşmak istiyorum.

Günümüzde gezegenin üstünde canlı olan her birimiz, gerçekten de yaşamın edebi tarihini, yaşamın ortaya çıktığı andan başlayarak içimizde taşırız. Bu tarih dokularımızda ve kemiklerimizde, bedensel işlevlerimizde ve organlarımızda, beyin hücrelerimizde ve ruhumuzda, atalarımızdan gelen her tür fiziksel ve psişik itki ve dürtümüzde yazılıdır. Bir zamanlar biz, sen ve ben, okurum, balık gibiydik ve şimdi ortasında olduğumuz şeye, kuru karadaki büyük maceraya öncülük etmek için denizden çıktık. Sürüngen, sürüngen olmadan ve biz de biz olmadan önce, sürüngen öncesiyle biz öncesi aynı şeyken, sürüngenlik izlerini üstümüzde taşıdığımız gibi denizin izleri de halen üstümüzde. Bir zamanlar karanlıktan korkuyorduk. Sana ve bana kazınmış ve yeryüzündeki zamanımızın sonuna değin bizden sonra gelecek tohumlarımıza da kazınmış kalıntılar var.

Yukarıdaki alıntıda sadece ölüm ve ölümden sonraki yaşamla ilgili mesajlar değil evrim teorisinin de savunuculuğunu yapan bir yazarın anlatısını okuyoruz.

Ölüm diye bir şey yok. Yaşam ruhtur ve ruh da ölmez. Yalnızca et ölür ve geçip gider, hep kendisini belirleyen kimyasal maya, hep plastik, yalnızca akışkana dönüşmek için daima billurlaşan, yeni ve farklı fani biçimler almak için billurlaşıp sonra yeniden akışkana dönüşen bir sürünme. Bir tek ruh kalır ve yukarıya, ışığa doğru ilerlerken kendisini ardışık ve sonu gelmez yeniden doğuşlar içinde oluşturmayı sürdürür. Yeniden yaşadığımda ne olacağım? Merak ediyorum. Merak ediyorum. …

İnsan ruhunun zalimliği ve mazlumluğuyla ilgili olarak da şu cümleler dökülüyor kaleminden.

Zeki insanlar zalimdir. Aptal insanlar ise canavarcasına zalimdir.

Aptal insanlar, korkak insanlar, tutkulu doğruculuk ve korkusuz üstünlükten nasibini almamış insanlar; işte bu insanlar örnek mahkûmları oluşturuyorlar.

Cihan Pehlivanı Mersinli Ahmet, Kemal İstek – 7.7.21

Güreşle pek ilgim yok. Ama iz bırakmış büyük sporcuların hayatını okumayı severim. Ve hepsinin mazisinde imkânsızlıklar ve ona inanan iyi bir rehberleri bulunuyor. Bu ya bir baba, ya bir hoca ya da bir arkadaş… Mersinli Ahmet’in arkasında da itfaiye eri Memduh Bey var. Mersinli Ahmet, Atatürk’ün de çok sevdiği bir sporcuymuş. Güreş tarihimizin en önemli isimlerinden biri ve olimpiyatlarda ülkemize ilk güreş şampiyonluğunu kazandıran sporculardan biri. Sayısız madalyaları var.

Mersinli Ahmet’in yanı sıra Yaşar Erkan, Yaşar Doğu gibi pek çok sporcunun da hayatına dair kısa bilgiler içeriyor. Yalnız Mersin BŞB Kültür Yayınları tarafından basılan kitabın mizanpaj ve redaksiyon sıkıntıları var. Dikkatsiz okuyucunun dahi gözünden kaçmayacak türden. 

Kitapta, Atatürkle Mersinli Ahmet’in birçok anısı paylaşılıyor. Bunlardan bir tanesini paylaşmak istiyorum.

Mersinli Ahmet, bu eşsiz gücüyle yine izleyenlerine büyük zevk vermişti. Onun bu becerisine memnun olan Atatürk’ten hiç unutulmayacak bir sürpriz gelmişti. Müsabakanın bitiminden sonra onu yanına çağıran ve ağzı kapalı bir zarf veren Büyük Önder Atatürk, ‘Ahmet bu zardı al, sakın kimseye bir şey söyleme, bu bir sırdır,’ deyip gülümsemişti.

Ahmet uzatılan bu zardı alarak sevinçli bir şekilde onun huzurundan ayrılıp taburunun yolunu tuttu. Atatürk’ü bir kez daha görmenin sevinci yanında, az da olsa, ona yaşattığı bu heyecan dolu dakikalar ona büyük gurur vermişti.

Bu arada Atatürk’ün ona verdiği zarfın içerisinde her ne varsa, ömrü boyunca bunu hiç kimseye söylemeyecekti.

Acaba o zarfta ne vardı?

***

8.7.21

Kitabı bitirdikten sonra yazarı Kemal İstek’e mail attım. Mailde, kitaba dair düşüncelerimi şöyle özetledim.

Kitabınızı büyük bir keyifle okudum. Ülkemize başarı kazandırmış sporcuların, bilim insanlarının ve yazarların biyografisini okumaktan keyif alıyorum. Mersinli Ahmet’in hayatını ve başarılarını öğrenmek ne kadar mutluluk verse de, güreşten sonraki yaşamında hükümetler tarafından unutulup dışlanışışını görmek kızdırdı. Onun gibi başarılı bir sporcu hiç değilse milli takım koçu olmalıydı diye düşünüyorum.

Kent ve Köpekler (Çev. Roza Hakmen), Mario Vargas Llosa – 12.7.21

Güney Amerika edebiyatı bana romantik düşler çağrıştırır. Marquez, Coelho ve diğer yazarlar. Alakarga’dan okuduğum yazar (Marcio Souza) da öyle. Bu zamana kadar anlam veremediğim ve içine giremediğim kitaplar oldu. Özellikle Brezilya edebiyatı. Şeker Portakalı’nın yazarı de Vasconcelos dışında gözüme korkunç görünüyor. Bu kitap ise Peru edebiyatından okuduğum ilk kitap. Ve kitaptan önce Can Yayınları’na bir eleştirim var. Ödül almış bir yazarın tüm kitaplarına Nobel etiketi yapıştırıyorlar. Alıp okuyorsun… Halbuki bu kitap Nobel almamış. Bazen bu, çok kötü bir kitap olabiliyor. Ticari amaç… Elbette bir şeyler kazanacak. Ama bu yöntemi doğru bulmuyorum. Marquez’in Bir Kaçırılma Öyküsü adlı romanını ve Kent ve Köpekler’i bu Nobel etiketine kanarak aldım. Bir Kaçırılma Öyküsü Marquez’in diğer romanları kadar üstün bir kitap değildi. Hatta okurken hiç olmadığı kadar sıkıldığımı hatırlıyorum. Kent ve Köpekler ise Llosa’nın yirmi üç yaşında yazdığı bir roman. Yani Nobel’i bu kitapla almamış. Ancak kurduğu dünya, karakterleri, olaylarla gerçekten Peru edebiyatına dair iyi izlenimler yarattı. Birkaç genç erkeğin askeri akademide aldığı eğitimler, aileleri, özel yaşamları karşısındaki tutumunu aktarıyor yazar. Askeriyeler her yerde disiplinli kurumlardır. Peru’da da öyle.

Perde Arkası, Funda Menekşe – 16.7.21

Funda Menekşe ismini Dedektif Dergi aracılığıyla yakından tanıyorum. Öykülerini, yazılarını ve Instagram gönderilerinde paylaştığı küçürek öykülerini ilgiyle takip ediyorum. İlk bireysel kitabı olan Aklımdaki Cinayetler de polisiye öykülerden oluşur. İlk romanı Perde Arkası geçtiğimiz yılın son zamanlarında yayımlandı. Herdem Kitap’ın Polisiye dizisinden yayımlanan ilk kitaplardan ayrıca.

Perde Arkası salt bir polisiye değil. Ön meselesi bir kadının yaşamı. Arka planda gelişen olaylarla Funda Menekşe polisiye unsurları romanına serpiştirmiş. Son zamanlarda Ahmet Ümit’in mitoloji ve tarih eksenli polisiye kitaplarından sonra pek çok Türk polisiye yazarı da birtakım olayların ekseninde polisiye yazmaya başladı. Funda Menekşe’nin romanı da bunlardan biri.

Tomris Uyar, 18 Temmuz 1975 tarihli güncesinde şöyle yazıyor. Polis romanları ile korku hikâyeleri, olağan yaşamanın, günlük akışın dışında varsayıldıkları için çekici geliyorlar okurlara; “şiddet olayları”yla dolu olsalar bile dinlendiriyorlar, çünkü olağanın dışında geçebilme ayrıcalıkları, “hak”ları var. Gerçekten dinlendiren bir yanı var. Ama zekâ ile örülmüş kurgusuyla kimi romanlar ciddi bir emek (okuma emeği) istiyor.

Bana göre günümüz polisiye öykü ve romanları katil kim sorusundan ziyade neden sorusuyla ilgilense daha doğru olur. Çünkü toplumcu gerçekçi edebiyat günümüzde polisiyenin içinde kendisine bir yer ediniyor. Bu bağlamda toplumun gerçeklerinden yola çıkarak ve her ne kadar cinayet için tüm nedenler mantıksız olsa da roman içinde mantıklı bir neden bulunursa o polisiye iyi polisiyedir. Katil kim romanları Tomris Uyar’ın dediği gibi dinlendiricidir. Neden sorusuysa ciddidir. Okuyucuya bir şey verir. Görev yaptığım kütüphanenin bir kullanıcısının dediği üzere: “İyi kitap harekete geçirmeli.”

Hanımın Çiftliği (2. Kitap), Orhan Kemal – 27.7.21

Günün birinde bir tweet atmıştım: Anneannem Hanımın Çiftliği dizisini çok severdi, bense kitabını seviyorum. Yani bizde Orhan Kemal sevgisi aileden gelir.

Bu kitaptan önce birkaç tane daha kitap okudum. Onların içine not almadım. Bu kitaba ise sanırım bu kadar not alsam çok şey anlatmış olurum. Şahane karakterler, şahane kurgu. Etkileyici üslup. 

Midak Sokağı (Çev. Leyla Tonguç Basmacı), Necib Mahfuz – 30.7.21

Türkiye yanıyor. Türkiye yakılıyor. Geleceğimiz yok oluyor.

Okuma grubumuzla tartışacağımız yeni kitap. Kitaptan ziyade orman yangınlarında aklım. Gözlerim satırlarda. Kahire’nin bir sokağı burası. Karakterler. Yoksulluk. Dedikodu, üçkâğıt, aşk… Bir varoş mahallesinde olması gereken her şey. İlk defa Mahfuz aracılığıyla bir Mısır edebiyatı eseri okuyorum. Konusu, kurgusu pek yabancı gelmiyor bana.

Türkiye yanıyor, Türkiye yakılıyor.

Latest posts by Mete Karagöl (see all)

Yorumlar kapatıldı.