İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Gencoy Sümer ile Polisiye ve Sanat Söyleşisi

Last updated on 28 Nisan 2020

Öncelikle herkese selam. Mahal Edebiyat için hazırladığım Sanat Söyleşileri programının ilk bölümünü Türk polisiye edebiyatının sevilen ve takip edilen yazarı, polisiyedurumlar.com ve dedektifdergi.com sitelerinin kurucusu, yazarı ve editörü Gencoy Sümer ile gerçekleştireceğiz. Söyleşimiz üç bölümden oluşacaktır.

BİRİNCİ BÖLÜM 

Gencoy Bey, öncelikle teklifimi kabul edip Mahal’e konuk olduğunuz için çok teşekkür ederim. Mahal okuyucuları için kendinizi tanıtır mısınız?

Tabii. Zonguldak’ta doğdum. Kabataş Lisesi’ni ve İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirdim. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde master ve doktora yaptım. 2014’de www.polisiyedurumlar sitesini kurdum. 2017’de, Turgut Şişman’la birlikte Türkiye’nin ilk dijital polisiye dergisi Dedektif’i (www.dedektifdergi.com) yayınlamaya başladım. İlk romanım Feneryolu Cinayetleri de aynı yıl basıldı. 2018’de de Aile Sırrı ve Göl Kıyısındaki Ev adlı kitaplarım yayınlandı. 

Efendim, gerek Cahit Sıtkı gerekse Sabahattin Ali’yle yapılan söyleşi metinlerini okuduğumda, kendilerine yöneltilen “Edebiyata nasıl başladınız?” sorusuna tek kelimeyle okuyarak başladıklarını söylüyorlar. Okumadan yazmak mümkün müdür?

Hayır, mümkün değildir. Nasıl ki film izlemeden yönetmen, tiyatro izlemeden oyuncu, şarkı dinlemeden şarkıcı olunamazsa, okumadan da yazar olunamaz. Sadece yazmaya başlamak için değil, yazmayı sürdürmek için de bol bol okumak gerekir. 

Gencoy Sümer, çocukluğunda ve gençliğinde ne okurdu? Polisiye ile ilk ne zaman tanıştı?

Çocukken, resimli romanları çok okurdum. Evimizde cilt cilt 1930’ların, 1940’ların, 1950’lerin aktüalite dergileri vardı. Renk, Hayat, Pazar, Resimli Romans, Yedi Gün, Çiçek, Binbir Roman, gibi dergiler. Pek çok çizgi roman kahramanıyla orada tanıştım. Süpermen (o zamanlar adı Uçan Adam’dı) Kızıl Maske, Oğuz Aral’ın Köstebek Hüsnü’sü, Altan Erbulak’ın Kibar Hırsız Faruk’u, Stan Dake’in Julyet Jones’u (Namıdiğer Genç Kız Kalbi) ve adını unuttuğum daha bir sürü çizgi roman. Onların yanısıra O’henry, Sagan, Mauppasant, Saroyan, Aziz Nesin, Wilkie Collins gibi yazarlarla da gene ilk kez bu dergiler aracılığıyla temasım oldu. Daha sonraki yıllarda, bugün bile hâlâ sevgiyle hatırladığım Doğan Kardeş, Zıpzıp, Tina ve (bir kez daha) Binbir Roman gibi içinde bulunduğum yaşlara hitap eden dergiler girdi hayatıma. Ve tabii, Robenson Crosoe’den Tom Amca’nın Kulübesi’ne, Gulliver’in Gezileri’nden Tom Sawyer’in Maceraları’na kadar bütün çocuk kitapları. Okuduğum ilk önemli kitapsa Yaşar Kemal’in İnce Memed’iydi. Sanırım ortaokul birinci sınıftaydım. Ondan sonra da çocuk kitaplarına veda ettim zaten. 

Polisiye ile tanışmam da yine dergiler sayesinde oldu. Ayrıca evde bir sürü Mike Hammer romanı vardı. O yıllarda Mike Hammer’ın hayranıydım. Onların bir kısmını Kemal Tahir’in yazdığını yıllar sonra öğrendim. Polisiye tutkum ise lise birinci sınıftayken Agatha Christie’nin Ölüm Sessiz Geldi romanıyla başladı. Ve o günden sonra artarak devam etti. 

Yeri gelmişken şunu da belirteyim. Bu roman, Agatha Christie’nin ilk eseri ve ünlü karakteri Hercule Poirot ilk kez bu romanda ortaya çıkıyor. Tesadüfen onunla başlamışım Christie okumaya. Hepsini değil ama, bazı Agatha Christie romanlarını belli bir sırayla okumak daha keyifli ve anlamlı olabilir diye düşünüyorum. Çünkü 1930’lardan 1970’lere kadar uzanan bir zaman diliminde geçiyor olaylar. Sırayla okunduğunda Jane Marple ve Hercule Poirot’nun kendilerindeki ve çevrelerindeki değişimi böylece daha rahat görebiliyorsunuz. Konunun meraklıları Polisiye Durumlar’da yayınlanan şu yazıma göz atabilirler: 

Yazmaya nasıl karar verdiniz? 

Gençlik yıllarımda en fazla keyif aldığım şeylerden biri kısa polisiye hikayeler yazmaktı. Zamanımın büyük bölümünü entrikalar üretmeye ve bunları kurgulamaya ayırırdım. Hafta sonları arkadaşlarla toplanır “cinayet oyunu” oynardık. Hazırladığım kurguları bulmaca haline getirir onlara sorardım. Bir arkadaşım, odamın kapısına, üzerinde “cinayet üretim merkezi” yazan bir tabela asmıştı bu yüzden. O günlerde tuttuğum notları hâlâ saklarım. 

İKİNCİ BÖLÜM

İkinci bölümümüzde, eserleriniz hakkında konuşacağız. Bu zamana kadar iki roman ve bir öykü kitabınız yayımlandı. Bunun dışında da öykü seçkilerinde yer aldınız. Türkiye’nin ilk polisiye e-dergisi Dedektif’te de öyküleriniz yayımlanıyor. Okurun ilgisinden memnun musunuz?

Dedektif’i arkadaşım Turgut Şişman’la birlikte çıkarmayı düşündüğümüzde, Türkiye’de polisiye üzerine yayınlanan bir dergi yoktu. Bunun büyük bir eksiklik olduğunu gördük. Edebiyatın gelişimi hep dergilerle olmuştur. Yeni yazarlar, farklı türler ve biçimler hep dergiler sayesinde ortaya çıkmış ve benimsenmiştir. Yetenekli polisiye yazarlarına fırsat verecek, onların ürünlerini polisiyesever okurlara iletecek bir mecranın eksikliği apaçık ortadaydı. Sadece yenilerin değil, halihazırda polisiye yazmakta olanların da seslerini duyuracakları, okurlarına kendilerini ve eserlerini tanıtacakları bir platform da yoktu. Dedektif’i bu iki amacı gerçekleştirmek için yayınlamaya başladık. İstedik ki, hikaye ağırlıklı ama polisiye ile ilgili her konuya yer veren bir dergi olsun. Bu yıl başında üç yılı geride bıraktık. Sadece okurlardan değil, yazarlardan da büyük ilgi gördü Dedektif. Rahmetli Celil Oker, “gün gelecek size gönderilen hikayeler arasından seçme yapmak zorunda kalacaksınız” demişti. Üç yıl sonra, ustamızın işaret ettiği noktaya ulaştık. Bu nedenle, yılbaşından beri iki ayda bir yayınladığımız dergiyi, artık ayda bir yayınlıyoruz. 

Dedektif’i basılı olarak yayınlamayı en başından beri düşünmedik. Zaman zaman gelen bazı teklifler aklımızı çeler gibi olduysa da dijital yayıncılığın önünün asla kapanmayacağını, basılı yayıncılığınsa zor ve meşakkatli bir süreç olduğunu görerek yolumuza dijital olarak devam kararı aldık. Bugün dergimizin organik yani hiç reklam yapmadan trafiği ortalama bin kişidir ve bu rakam giderek artmaktadır. Kısacası okurun ilgisinden fazlasıyla memnunuz. Böyle bir tirajı basılı bir yayın olduğumuzda elde etmemiz asla mümkün değildi.

Kitaplar içinse şunu söyleyebilirim. İnsanların okumaya fazla para ve zaman harcamadığı; kitabevlerinin, tanınmadıkları gerekçesiyle bazı kitapları raflarına dizmekten imtina ettiği, kitabevlerinde çalışanların sattıkları kitapların ve yazarlarının adlarını öğrenmek zahmetine katlanmadıkları bir ülkede kitaplara ilgi beklemek de pek anlamlı değil.  Online satış yapan kitabevlerinde bile insana saç baş yoldurtan bir özensizlik hakim. Artık gerisini siz düşünün. Bu koşullarda ben kitaplarıma olan ilgiden memnunum. Okurlardan çok güzel geri bildirimler, yorumlar alıyorum. Feneryolu Cinayetleri’nin kısa bir süre önce  üçüncü baskıyı yapması da doğru okur kitlesine ulaşabildiğimi gösteriyor. Benim yazdığım polisiye, Batı’da cozy mystery diye adlandırılan, Türkçeye de rahat polisiye diye çevirebileceğimiz bir tür. Şiddet içermeyen, “katil kim?” gizemleri. Türk okurlarının bu tarz polisiyeyi daha çok sevdiklerini düşünüyorum.

Romanlarınızdan söz etmek istiyorum. Feneryolu Cinayetleri ve Aile Sırrı geçmişte yaşanan vakaları irdeliyor. Bunun özel bir sebebi var mıdır?

Polisiye roman, aslında daima geçmişi anlatır. Suç ve gerilim romanlarının aksine, polisiyede ana hikaye geçmişte yaşanandır. Bu bazen birkaç saat öncesi, bazen birkaç gün öncesi, bazen de birkaç yıl öncesi olabilir. Feneryolu Cinayetleri ve Aile Sırrı’nda ise çok daha uzun bir zaman öncesinde işlenen cinayetlerin araştırılması söz konusu. Geçmiş her zaman hüzünlü ve dramatiktir. Belki de bana öyle geliyor. Çok yakın olmayan bir geçmişteki cinayetlerin soruşturulması, konunun kendisinden bağımsız olarak kişilere, mekanlara duyulan bir hasretin de hikayesidir aynı zamanda. Bu da benim sevdiğim bir tarz. Ama her romanımda böyle olacak diye bir şey yok tabii.

Kerim Ülkü’yü bize kurgulayıcısı olarak tanıtır mısınız? Neler yapmaktan hoşlanır; en sevdiği şarkı nedir, arabalara düşkün müdür? Yaşayan bir insan olsaydı Kerim Ülkü ile iyi anlaşabilir miydiniz?

Kerim Ülkü gizemli bir kişi. Kendisi hakkında bilgi vermeyi sevmiyor. O yüzden onun hakkında benim de fazla bir bilgim yok desem yalan olmaz. Benim bildiklerim söylentilerden ibaret. Öğrendiğim kadarıyla, yıllar önce, Türkiye’de ilk dedektiflik bürosunu o açmış. Yasal sebepler yüzünden bürosunu kapatmak zorunda kalsa da özel olarak çalışmaya yine devam etmiş. Polisle yakın işbirliği yapıyor. Cinayet Masası şefiyle arası çok iyi. Ondan yardım alıyor, karşılığında da çözdüğü davaları ona adeta hediye ediyor. Kamuoyu, cinayetlerin aslında Kerim Ülkü tarafından çözüldüğünü bilmiyor. Hayatta en sevdiği iki şey, yemek pişirmek ve gizemli olayları çözmek. Bir de kuş gözlemeye meraklı. Ara sıra yurt dışında seyahate çıkıyor, şarap ve peynir üreten dostlarını ziyaret ediyor. Arabası eski model bir kadillak. Kendisi kullanmıyor, özel şoförü var. Onun aşçılık mesleğine yönelmesi ve sahibi olduğu Ülkü Lokantası ile uluslararası bir şöhrete kavuşması daha sonraki yıllarda gerçekleşiyor. Baba mesleği dediği aşçılığı çok sevmesine rağmen, dedektifliği de bırakmıyor. İki işi birden sürdürüyor. Lokantasının menüsündeki yemeklerin tarifini bir bankanın kasasında sakladığı söyleniyor. Yine söylentilere göre, çoğu kendi icadı olan 128 ayrı pişirme yöntemini kullanabilen dünyadaki tek aşçı. Sahibi olduğu Beyoğlu’ndaki Ülkü Lokantası’nda bir akşam yemeği yiyebilmek için haftalar öncesinden yer ayıtmanız gerekiyormuş, haberiniz olsun.

Ben de polisiyeye ve yemek yapmaya meraklı olduğuma göre, pek geçimli biri olmasa da Kerim Ülkü ile anlaşırdım herhalde.

Üzerine öykü veya roman yazmak istediğiniz gazete haberleri oluyor mu?

Oluyor. Tabii gerçeği aynen yazarak değil. Onu bir çıkış noktası olarak alıp kendi kurgumu yaratmayı istediğim zamanlar oluyor. Ama, her gazete haberi ilginç değil. İlginç olanlar, insanda yazma isteği uyandıranlar çok az. Yıllar önce okuduğum bir haber hâlâ dosyamda durur. Üzerinde çalışıp roman haline getireceğim günü bekliyor.

Gencoy Sümer, nasıl yazar? Konuyu, karakterleri ve mekânı nasıl seçer?

Anlatacağım hikayenin entrikası, her zaman benim başlangıç noktamdır. Muammayı oluşturan komployu tıpkı bir suçlu gibi en ince ayrıntısına kadar planlayarak işe başlarım. Bu esnada, karakterler belirginleşir; şüpheliler ortaya çıkar; katilin ne gibi açıklar verebileceği, gerçek ve sahte ipuçlarının nerede, nasıl, ne zaman bırakılacağı, dedektifin bu ipuçlarını nasıl elde edebileceği gibi sorular cevaplarını bulur. Bu aşamadan sonra, sıra olay örgüsünün planlamasına gelir. Yazma aşamasında yeni fikirler ortaya çıktıkça ya da bazı tutarsızlıklar belirdikçe plandan sapmalar da olur.  Bu yüzden, romanı tekrar tekrar yeniden yazarım. Ama son kısmı, ufak tefek değişiklikler dışında hiç değişmez. 

Konuyu; öyle bir anda, “tamam bunu yazayım” diyerek belirlemem. Bu, uzun bir süreçte, çeşitli fikirlerin bir araya gelmesiyle oluşur. Karakterleri ve mekanları; tanıdıklarımdan, okuduklarımdan, gördüklerimden, duyduklarımdan esinlenerek yaratırım. 

Son olarak, eserlerinizi İngilizceye çevirmek istiyor musunuz veya baştan bir İngilizce polisiye roman yazmak var mıdır listenizde?

Kitaplarımı Türkçe yazmayı tercih ederim. Bir öneri gelirse İngiliceye çevrilmesinden elbette memnuniyet duyarım. Ama şu anda böyle projem yok.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Üçüncü bölümümüzde genel polisiye edebiyatı üzerine konuşmak istiyorum. Bu türün bizdeki en iyi isimlerinden birisisiniz. Son çıkan romanlarda, öykülerde Türk polisiyesinin geldiği noktayı değerlendirir misiniz?

Popüler edebiyatın en önemli türü polisiye, Türkiye’de uzun yıllar yazarlar ve yayınevleri tarafından ihmal edildi. Çeviri polisiyelerin yok sattığı ülkemizde, yerli bir polisiye roman yazmak ve yayınlamak neredeyse ayıp sayıldı. Polisiye yazan kimi yazarlar, adlarını gizleyerek kitaplarını yayınlamayı tercih ettiler hep. Yazarların tercihine bir şey demem, ama yayıncıların oluşturduğu kültür tekeli Türk polisiyesinin aşması gereken önemli bir bariyerdi. Bu tekel, 1990’ların sonunda, yayıncılık teknolojisinin  dijital devrimle birlikte sıçraması sonucunda kırıldı. Ekonomik tekeller kuşkusuz devam ediyor ama kültür tekeli yerle bir oldu. Böylece polisiyeye geniş bir alan açıldı. Polisiye roman patladı sanki. Yazılan eserlerin hepsi nitelikli mi? Tabii ki hayır. Barajın yıkılmasıyla, biriken suyun ovaya boşalması gibi bir durum yaşanıyor şu anda. Taş, toprak, çamur, çöple dolu bir akış bu. Ama bir süre sonra sular durulacak, çer çöp dibe çökecek ve su berraklaşacak. O zaman iyi eserlerin ve yazarların yollarına devam ettiği, kötülerinse doğal olarak elenip gittiği görülecek.

Polisiye öyküde ise, durumun daha geride olduğunu söylemek zorundayım. Kendisine polisiye yazarıyım diyen pek çok kişi, nedense polisiye öykü yazmaya pek heves etmiyor. Açıkçası, Türk polisiye öyküleri denince, birkaç yazarımızın kitabından, aralarında Polisiye Yazarları Derneği’nin Kanlakarışık adlı kitabının da bulunduğu beş-altı öykü derlemesinden ve Dedektif Dergi’den başka hiçbir şey aklıma gelmiyor. Biz de bu eksikliği görerek Dedektif’i yayınlamaya başlamıştık zaten. Polisiye hikaye yazan, çiçeği burnunda ya da değil, bütün yazarlarımızın ürünlerini okurlara ulaştıracakları bir mecra olsun istemiştik. Üç yıldan beri bu amacımızı gerçekleştirme yolunda büyük adımlar attığımızı düşünüyorum. Tabii ki yeterli değil. Ama biz bıkmadan usanmadan yolumuza devam edeceğiz. Bugüne kadar yazarlarımızın hikayelerinden oluşan iki kitap çıkardık: Dedektif Dergi 1. Yıl Öykü Seçkisi ve Velinimet Kırtasiyesi. Üçüncüyü de bu yılın ortalarında yayınlayacağız. 

Bizim polis teşkilatımızın gerek kamera karşısında gerekse de kitapta doğru anlatıldığını düşünüyor musunuz?

İşin gerçeği, polis teşkilatının nasıl çalıştığı konusunda pratiğe dayanan hiçbir bilgim yok. Bütün bildiklerim kuramsal şeyler. Yasalar, adli tıp ve kriminoloji gibi konular. Aslına bakılırsa bir polisiye yazarı olarak, polis teşkilatının nasıl çalıştığını bilmem gerektiğini düşünmüyorum. En azından, yazdığım tür bunu gerektirmiyor. Polis usulleri tarzı polisiye yazsaydım belki o zaman bilmem gerekebilirdi. Ama bundan yine de emin değilim. Önemli olan, polis teşkilatlarının filmlerde ve romanlarda doğru anlatılması değil zaten. Bu belgesellerin işi. Polisiye bir romanda/filmde polis teşkilatı bağlamında anlatılan şeylerin inandırıcı olması, kendi içinde bir çelişki barındırmaması bence daha önemli.

Bir editör gözüyle polisiyede olmazsa olmaz dediğiniz nedir?

Polisiye roman, bence edebiyatın en özgün anlatı türüdür. Başka hiçbir türde olmayan özelliklere sahiptir. Bu özellikler, bir bakıma türün sınırlarını da oluşturur. Bu sınırların dışına çıkıldığında ya da o sınırlardan içeriye girilemediğinde, o edebiyat metni polisiye olarak adlandırılamaz. Bu duruma, diğer hiçbir roman türünde rastlamak mümkün değildir. Bu nedenle, polisiye romanın olmazsa olmazı diyebileceğim tek bir kural yok. Olmazsa olmazları var yani. Bunları kısaca belirtmem gerekirse, en başta suç ögesi gelir ki, suçun olmadığı bir roman, zaten baştan itibaren polisiye vasfını kaybeder. Suçun varlığı doğal olarak aynı zamanda bir suçlunun da romanda yer alması demektir. İkinci öge, muammadır. Yani bu suç, gizemli bir suç olmalıdır. Bir cinayet işlenmişse örneğin, katilin kim olduğu, bu cinayetin neden işlendiği bilinmemelidir. Bu gizem bütün kitap boyunca sürmeli ancak, romanın sonunda açıklığa kavuşmalıdır. Açıklığa kavuşturacak olan da, polisiyenin üçüncü ögesi dedektiftir. Dedektif, resmi bir devlet memuru olabileceği gibi, polislikle alakası olmayan bir öğrenci, bir ev kadını, bir doktor vs. de olabilir. Dedektifin varlık sebebi; şüphelilere sorular sorarak, gözlemler yaparak, bulduğu ipuçlarını değerlendirerek, işlenen cinayetin üzerindeki sır perdesini kaldırmaktır. Polisiye romanın sonunda mutlaka katil yakalanmalı, onun bu cinayeti neden ve nasıl işlediği hatasız bir mantıkla dedektif tarafından gözler önüne serilmelidir. Polisiye romanın bir diğer olmazsa olmazı da kurgunun özgünlüğünde yatar. Polisiye romanda, işlenen suçun hikayesiyle, soruşturmanın hikayesi daima birlikte yer almak zorundadırlar. Yani polisiyede, soruşturma esnasında geri dönüşlerle (flashback) suçun öncesi,  gerçekleştiği an ve sonrası anlatılır. Eğer hikaye dümdüz ilerliyorsa  polisiye değildir. Geri dönüşlerle anlatılan birçok roman var, o zaman onlar da mı polisiye diye düşünenler olacaktır. Bir romanda suç, muamma, dedektif varsa ve kurgu yapısı da yukarıda açıkladığım gibiyse evet, o polisiye romandır. Bu ögeler yoksa, o roman için polisiye anlatım tekniğini kullanan bir roman diyebiliriz sadece.

Son yıllarda başarılı bulduğunuz genç kalemler var mı?

Polisiyeyi, gerilim ve suç türlerini de katarak geniş anlamda düşünürsek, çok başarılı genç yazarlarımız var. İsim vermek istemem ama Dedektif’de yazan arkadaşların hepsini çok başarılı buluyorum. Birçoğunun ileride Türkiye’nin en önemli polisiye yazarları arasına gireceğini düşünüyorum.

Yeterince İlgi Görmeyen Polisiyenin 10 Türk Yazarı

Polisiye Yazarlar Birliği’nin yeterince iyi çalıştığını düşünüyor musunuz?

Polisiye Yazarları Birliği daha yeni kuruldu. Bu yılki 2. olağan genel kurul toplantısında, dernekleşme kararı alındı ve adı artık Polisiye Yazarları Derneği. Gördüğünüz gibi, henüz hiçbir şey tam oturmuş değil. Yani, emekleme evresinde olan bir oluşum. Olumlu ya da olumsuz bir değerlendirme yapmak için vakit çok erken. Yönetimdeki arkadaşlar gerçekten özveriyle çalışıyorlar. Önümüzdeki yıllarda derneğin çok önemli işlere imza atacağını ve önemli işlevler üstleneceğini düşünüyorum.

Bize son çalışmalarınızdan söz edebilir misiniz? Yeni kitaplarınızı ne zaman okuyacağız? 

Yeni romanımın mayıs ayı içinde yayınlanacağını umuyorum. Yine Herdem Kitap’tan çıkacak.  Şu sırada baskı için hazırlıkları yapılıyor. Kerim Ülkü’nün ikinci macerası olacak bu. Ondan sonra da Aile Sırrı’nın devamı niteliğinde ama öykülerden oluşan bir kitap var sırada. 

Son olarak size şunu sormak istiyorum. Bir yazar gözüyle dünyayı etkisi altına almış bu virüsün insanlığa nasıl etkisi olur? Çıkacak edebi eserlerde nasıl yer bulur kendine?

İlk kez bir salgın dünya çapında etkili oldu ve sosyal hayattan ekonomiye varıncaya kadar birçok şeyi etkiledi. Bu sarsıcı dönemin ne gibi sonuçlara yol açacağını kestirmek çok zor. Kısıtlamalar uzun süre devam ederse, bireysel ve toplumsal  yaşam üzerinde kalıcı değişimler yaratacağını öngörmek için falcı olmaya gerek yok. Bunun edebiyata da yansımaları olacaktır mutlaka. Bu tip hikayeler, genellikle kurgu bilimin konusu olur ve felaket filmleri olarak karşımıza çıkardı bugüne kadar. Ama bundan sonra, yaşadığımız hayatın bir gerçeği olarak okuyacağız/izleyeceğiz gibime geliyor. 

Gencoy Bey, teşekkür ederim katıldığınız için. Hem Dedektif’in yazarı hem de bir okurunuz olarak, sizinle röportaj yaptığım için gerçekten mutlu oldum.

Ben de teşekkür ederim.

Yorumlar kapatıldı.