Kitabı görüp arka kapağını okuduğumda, isminin bir şiir kitabına daha çok yakışacağını düşünmüştüm. Ancak şu anda oturmuş bu inceleme üzerinde çalışırken anlıyorum ki, daha güzel bir başlık seçilemezmiş. Bunun nedenini açıklayacağım ancak önce kitabın yazarı Joanne Greenberg’den bahsetmek istiyorum. Zira bu onun kendi yaşam öyküsü. Genç yaşta geçirdiği akıl hastalığından deyim yerindeyse, yaralı fakat sağ olarak çıkışını anlatan yazar, geçmişte yaşadıklarını iki küçük çocuğundan saklayabilmek için kitabını Hannah Green takma adıyla çıkarmış.

Kitap şu anda her alanda kabul görmesine rağmen yazıldığı dönemde gerek edebi değeri, gerekse yaklaşımı ve bakış açısıyla eleştirmenler tarafından epey tartışma konusu olmuş. Ancak yazarın sonrasında yazdığı öyküler ve gelişip değişen edebiyat algısıyla birlikte nihayet hak ettiği takdiri toplamış.

Kitabın konusundan bahsedecek olursak; on altı yaşındaki Deborah şizofreni tanısı ile akıl hastanesine yatırılır. Üç yıl boyunca hastanede kalan genç kızın; üstün zekası, erken gelişmişliği, aşırı algısı, hassasiyetleri ile deneyimleri ve iniş çıkışlarla dolu tedavi süreci anlatılır.

Deborah doğduğu andan itibaren diğer insanlardan farklıdır. Bu farklılık çevresindekilerin onu anlamasını zorlaştırmakla birlikte, okula başladığı dönem Yahudi olduğu için gördüğü zorbalıkların uç uca eklenmesiyle onu derin bir yalnızlık çukuruna düşürür. Aile kızlarındaki farklılığı sezer fakat korumacı içgüdülerinin her şeyin normal olduğu yönündeki telkinleri ağır basar. Bu sevgi dolu yapıcılık Deborah’ın yıkımına sebep olur.

Buradan anlıyoruz ki; yüksek algı, yaşamın sınırlarında dolaşan duygu ve düşünceler, dolayısıyla ‘’diğerleri’’ tarafından anlaşılamamak yalnızlaşmak için çok yeterli sebepler. Deborah bu yalnızlığını kendi düşünceleriyle yarattığı Yr isimli kurgu dünyasıyla gidermeye çalışır. Önceleri ona arkadaşlık eden, eğlendiren, onaylayan bu hayali dünya zaman geçtikçe zalimleşen, yaptırımlar ve cezalar uygulayan bir yer haline dönüşür ve bu durum Deborah’ın bileklerini kesmesiyle birlikte ailesi tarafından da görünür hale gelir.

Bizler bu zamana kadar akıl hastalıklarını hep akıl hastası olmayanlardan dinledik. Yani denebilir ki, onlar hakkında varsayımlarda bulunduk. Bu kitabı kıymetli yapan en önemli unsur bana göre bir akıl hastasının ağzından kendi hastalığını okumak oldu. Bir kimsenin, içinde ve dışında iki ayrı kişi olarak yaşamasının ne denli zor ve ürkütücü olduğunu, dramatize etmeden, oldukça gerçekçi ve bir yandan da estetik bir üslupla okuyabilmek şahsım adına bir okur olarak beni şanslı hissettirdi.
Kitabı okumaya başlayıp bitirdiğimden beri tahayyül etmeye çalışıyorum. Bir insanın deli olduğunu anlaması ve bunu kabul etmesi, kendisiyle bir mücadeleye girmesi, bu mücadeleden galip çıkması nasıl zordur? Kim bilir…

Konuya dönmek gerekirse; Deborah’ın iki büyük şansı vardır. Biri annesi Esther diğeri ise doktoru Dr. Fried. Belki hastanede kurduğu arkadaşlıklar da eklenebilir bu kısma. Deborah’ın annesi, babasına göre daha gerçekçi ve daha sağlam karakterli bir kadındır ve doktorlara iş birliği içerisinde çalışır. Kızını demir parmaklıkların arkasında, çığlık çığlığa bağıran insanlarla bir arada bırakmak ne kadar zor olursa olsun durumu göğüsleyip, aileyi kontrol altında tutabilen biridir. Dr. Fried ise, Deborah’ın iyileşeceğini vadetmek yerine, iyileşmeyi tercih edebilecek gücü ortaya çıkarmaya çalışır. Deborah bu sayede gün be gün yavaş ama sağlam adımlarla dünya üzerinde yürümeye başlar.

Kitabın isminden ve aslında kitaba ne kadar yakıştığından başta söz etmiştim. Sebebini Deborah ve doktoru arasında geçen bir diyalogdan alıntı yaparak açıklamak istiyorum.

Deborah,’’Adalet uygulanmıyorsa, namussuzluk örtbas ediliyorsa ve insanlar acı çekiyorlarsa, sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor?

Dr Fried,’’ Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim. Ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim. Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim…’’

Doktoru Deborah’a akıl yerine sorgulama gücü vermiştir. Bu süreç yalnızca akıl hastası-doktor ilişkisinden daha fazla anlam içerir aslında. Ebeveyn-çocuk, öğretmen-öğrenci, hatta belki arkadaşlıklar bile bu temel üzerine kurulmalı. Böylelikle kişi yalnız kalsa bile gerçek dünyadan bağını koparmadan mücadele etme gücüne sahip olabilir ve hatta yalnızlığı kendisi tercih edebilir.
Kitap üzerine düşündükçe birçok alt metinden fark ediyorum aslında ama daha fazla detay vermeden üzerine düşünülmesi gereken birkaç konudan daha bahsedip bitireceğim. Aile, arkadaşlar, öğretmenler, hastane çalışanları ve doktorlar üzerinden toplumdaki birçok çarpıklık net fakat rahatsız edici olmayan bir üslupla eleştirilmiş. Aynı zamanda nazi faşizmini ve faşizme maruz kalmış insanların psikolojileri üzerinde bırakmış olduğu izler de kısa ancak etkili bir biçimde işlenmiş.
Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, hastalığın seyri ile merakınızı taze tutacak, okurken birçok konuyu sorgulamanıza sebep olacak, anlayışınızı ve algınızı biraz daha yukarı çekecek. Demem o ki; bu kitabı okumak için yeterince iyi sebebiniz var.

Dipnot: Metis Yayınları, Nesrin Kasap çevirisi.