Yazar: 19:25 İnceleme, Kitap İncelemesi, Murat Gülsoy Dosyası

Baba Oğul ve Kutsal Roman: Katmanlar Arası Yolculuk

2013 yılında Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Baba Oğul ve Kutsal Roman, Murat Gülsoy’un anlatım tekniklerinin neredeyse tamamını kullandığı, belki de mühendis oluşunun getirdiği sayısal yatkınlık ile kurmacanın denklemini kusursuzca kurduğu ve her zahmetli işin sonunda olduğu gibi, okurken verilen emeğe değdiğini hissettiren sapasağlam bir roman.

Roman, Çehov’un tüfek metaforuyla başlar. Daha çok tiyatro metinlerinde kullanılan bir tabirdir. İlk sahnede duvarda bir tüfek varsa sonraki sahnelerde o tüfek patlamalıdır, patlamayacaksa orada hiç bulunmamalıdır. Bu tabir gereksiz veya fazlalık herhangi bir şeyden bahsetmemeyi ifade eder. Romanın da ilk bölümü olan “Beddua” başlığının sonunda tüfek patlar. Kahraman, “Silahın üzerindeki parmak izlerimi silip hikâyeden çıktım.”[1]der. Bundan sonra kurmacanın başka bir katmanına geçiş yapar. Bu cümleyle aslında en baştan itibaren okurun karmaşık bir kurgunun içinde olduğunu söylemiş olur.

Romanın birinci bölümü, Pedro Calderon De La Barca’nın 1635 tarihli “Hayat Bir Rüyadır” isimli oyunundan bir alıntıyla başlar. “Gerçekten rüya görüyorsam, belleğimi durdur ulu Tanrım, tek bir rüyanın bunca hayali barındırması olanaksız; hepsinden kurtulup aklından çıkarana ne mutlu.”[2] Bu alıntıyla yazar, okurun kurtulmaya çalışılan rüyalar ve hatta evrenler arası bir yolculuğa çıkacağının ilk ipucunu vermiştir. Postmodern anlatım tekniklerinin tamamı etraflıca kullanılmıştır. Okura karmaşık bir kurgunun içinde olduğunu söyleyerek ve hatta süreci anlatarak üstkurmacanın edebiyatımızdaki en net örneklerinden biri haline gelmiştir. Metinlerarasılığı, Tanpınar’dan Borges’e, Oğuz Atay’dan Nobakov’a, Orhan Pamuk’tan Victor Hugo’ya yaptığı alıntılar ve anıştırmalarla üst düzeye çıkarmış, kurgunun lezzetini katbekat arttırmıştır.

Roman kahramanının ismi hiçbir yerde geçmez, yalnızca üniversite yıllarında derin bir tutkuyla bağlı olduğu sevgilisi Asena ve köpeğini gezdirmeye çıktığı sırada tanıştığı üniversite öğrencisi Merve isimlerinden söz edilir. Kahramanımız kendi deyimiyle kötü bir yazardır fakat anlatılanlardan, tanınan ve sevilen bir yazar olduğu sonucunu çıkarırız. Asena bir başkasına, kahramanımız ise Asena’ya âşıktır. Büyük tutkusunu, kasıklarımın ateşi Asena sözüyle sıkça tekrarlar. Merve ise yıllar boyu görmediği Asena’yı ona hatırlatan, tam da kendisini bıraktığı yaşta kalan heyecan verici genç bir kız olarak yer alır. Söz edilmesi gereken bir diğer önemli unsur ise Gollum’dur. Kahramanın iç sesi olan Gollum ile Oğuz Atay’ın Olric’ine bir gönderme yapar yazar. Bu iç sesi kötü ve aşağılık bir karakterden seçmesini, Oğuz Atay’ın olduğu seviyeye asla ulaşamayacağına dair inancına pekâlâ bağlayabiliriz.

İTÜ Mimarlık Bölümü’ne, “Mimaride Edebiyat” konulu bir söyleşi için giden yazar, Notre Dame de Paris romanından söz eder. Romanın başrolünde görkemli bir katedral yer alır. İşin ilginç yanı roman yazıldığı sırada katedral neredeyse harabeye dönmüş durumdadır. Ama Hugo romanı yayınlattıktan sonra katedral değer kazanmış, restore edilmiş ve Fransa’nın simgelerinden biri haline geliştir. Yani yazı, binayı kurtarmıştır. Sadece bu küçük bölüm bile içeriğin zenginliği hakkında bir işaret olarak görülebilir.

İşlenen zamanın tek boyutlu ve doğrusal olmayışı, Tanpınar’ın “ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında”[3] dizeleriyle desteklenmiştir. Kurgunun sahip olduğu kaotik yapı okurun gerçekle bağını sarstığı derecede de merakını ve kurguyla arasındaki bağı güçlendirmiştir. Romanı dikkat çekici ve ilginç yapan bir diğer yanı ise yazarın, zaman, mekân ve duyguların birbirine geçtiği bu karmaşıklığı metin içinde açıklamasına ve hatta dipnotlarla bilgilendirmesine rağmen kurgu gizemini korumaya devam eder. Roman içinde roman yazmaya çalışan karakterin klişeleri kullanarak sıradanlaştığını anlatırken aslında romanı klişelikten kurtarmış ve başka bir yere taşmıştır.

Yürüyüşler sırasında tanış olduğu Merve karakteri ile sahilde yaptıkları uzun sohbetler sırasında Merve’nin dedesinden ve gördüğü rüyalardan söz açılır. Uykuya daldıktan sonra günlerce uyuyan, rüyasında seyahatlerde bulunan dede karakteri sayesinde gerçeküstülüğe de göz kırpan metne bir çeşni daha eklenmiş olur.

Kitabın sonu, yazarın eski karısı Zuhal’e yazdığı mektup ve epilogla son buluyor. Kurgunun ne kadarı gerçek, ne kadarı yazar karakterin kafasında kurduğu dünya, ne kadarı rüya size bunlardan bahsetmedim. Karmaşık fakat muazzam yapıyı tamamıyla anlatmadım, doğrusu anlatmaya çalışmadım. Sizin algınız ve hayal gücünüzle genişleyip büyüyecek, zihninizin ara odalarına sızacak bu romanı kendi yorumunuzla okumanız en güzeli olacaktır.

Murat Gülsoy, sağlam bir hikâyeyi; roman sanatının tekniklerini ince ince dokuyarak, yaşamına etki eden yazarlar ve kitaplarından kurgusuna evirdikleriyle katman katman bir deneyim sunuyor okuruna. Hayatınızın farklı evrelerinde okuduğunuzda başka izler ve sesler bulacağınızı düşündüğüm bu romanı kitaplığınıza bir an önce eklemeniz temennisiyle…

“Hikâyeler varoluşumuzun garantisi.”[4]

Editör: Melike Kara


[1] Murat GÜLSOY, Baba Oğul ve Kutsal Roman, Can Yayınları, İstanbul, Şubat 2015, s. 16.

[2] Murat GÜLSOY, a.g.e., s.9.

[3] Murak GÜLSOY, a.g.e., s. 131.

[4] Murat GÜLSOY, a.g.e., s. 237.

Visited 28 times, 1 visit(s) today
Close