Yazar: 19:00 Öykü

Sahte Cenaze

“Ünlü oyuncu 82 yaşında hayatını kaybetti.” Manşeti bir haber sitesinin son dakika haberleri bölümünde okumuş, telefonunu oturduğu koltuğun kolçağına bırakıvermişti. Haberin yayılma hızına şaşırmamıştı. Kendi ölüm haberini okumak klişesine katılmakla kalmayıp çağdaşlarından farklı olarak her yaştan, kültürden insana konuşma hakkı verilen bir mecraya şahitlik etmek gibi bir şansa/şansızlığa da sahip olmuştu. Ölüm haberinin altına yapılan yorumları okumak, hayattayken değil de ölünce ondan faydalanmayı uman zavallıların televizyondaki hallerini izlemekten daha gerçekçiydi. Yorumlar, insanların ona dair gerçek düşüncelerini, tiksintilerini, hayranlığını, yergiyi ve övgüyü yansıtıyordu hem de bunu gerçek bir belgesel niteliğinde yapıyordu. Telefonu eline almıştı ki ekranda Güliz’in aradığını gördü.

“Efendim?”

“Ölmüşsün nihayet!”

Kahkahası tedirgindi. Planlanmış bu girişten sonra uğultulu bir nasihat silsilesi gelecekti belli ki. “Yaşlandıkça daha çok dinlediğim nasihatler, gençlik yıllarında dinlediklerimden farklı mı?” diye sordu kendine. Değildi. Aynı konularda aynı vurgu yapılıyordu doğrusu. “Hep farklı olmak zorunda mısın?” sorusuna benzeyen bir iç çekişle biten bu nasihatlerle mücadelesi devam ediyordu. Gençlik yıllarında kendi annesinden duyduğu serzenişleri aynı ses tonuyla kızından duymak onu eğlendiriyordu. Kendisini hiç yaşlanmamış, hâlâ akışın tersi yönünde hamleler yapmayı başaran aymaz bir delikanlı gibi hissettiren bu his, telefondaki sesin birkaç kez alo diye seslenmesiyle aniden beyninin bir yerlerine kaçıverdi.

“Buradayım.”

“Of! Gerçekten bir şey oldu sandım bir an. Şimdi ne yapacaksın?”

“Cenaze törenimdeki şaklabanlıkları izleyeceğim.”

“Baba, ne gerek vardı böyle bir şeye?”

“Son yaramazlığımı yapmadan mı öleyim? Uzun zamandır uslu uslu oturuyorum köşemde.”

“İnsanları üzeceksin.”

“Kim üzülecekmiş benim gibi bir bunağın ölümüne? İnsan ne kadar kıymetli şeyler yaparsa yapsın bunadığında saygınlığını yitirir. Keşke daha önce ölseydim, şöyle 50’lerde yapsaydım şu işi, belki gerçek birkaç gözyaşı görebilirdim.”

“Neden yapmadın?”

“Tek bir sebebi var, aklıma gelmedi!”

Bir daha asla o kadar gür çıkmayacak ve bir haykırışı andıran kahkahayı var gücüyle havaya bıraktıktan sonra, kızının bir şey söylemesini beklemeden konuşmayı sonlandırdı. Bu kadar uzun yaşadığı için kendinden utanıyordu. Ellerine bakıyor, buruş buruş olmuş cildine tükürmemek için kendini zor tutuyordu. Ne vardı bu kadar yaşayacak sanki? Hayatın en tatlı, en zevkli anlarından birinde yüksek bir yerden atlamayı hesap edememiş miydi gerçekten? Hunharca alkışlandığı film galalarından birinin çıkışında arabayı hızla bir ağaç gövdesine çarpıp daha kalıcı bir etki bıraksaydı keşke. Televizyonda, sosyal medyada serumlu, ameliyat önlüklü halleriyle görünüp milletin gözünde ahlarıyla vahlarıyla küçüleceğine, “Keşke,” diyordu, “ölseydim.” Olan olmuştu; yaşlılığı, daha hayattayken konuşulan miras kavgaları, 82 yıllık bir insanın ömründe yaşayabileceği sansasyonel her olayı herkesin gözü önünde yaşanmış, hayatının içi dışına çıkmıştı artık. Bir insanın uzun süre ölmemesinin en ağır bedeli, yaşlandığını tüm hücreleriyle bilmesiydi ona göre. “Yaşlandığımı en çok ben biliyorum. İnsanları eskisi kadar iyi duyamıyorum. Çevremdekiler bundan etkileniyorlar. Peki ben? En çok ben biliyorum duyamadığımı, duyamadığım şeylerin farkındayım ve bu çok küçültüyor beni. İşte o zaman, bu kadar yaşayacak ne vardı ulan diye kızıyorum kendime. Titreyen şu ellerine bak, sesin çatallı, saçların çoktan terk etti seni. Boyun kısaldı, ayakkabı numaran bile küçüldü. Özellikle de şu son on beş yılı yaşamayacaktım aslına bakarsanız. O senelerde ölseydim şimdiki gibi geberip gitmeyecektim. “Allah taksiratını affetsin,” denilerek atılacaktım mezara, şimdiyse insanlar cenazemde kollarındaki saate bakacaklar, ne kadar daha burada kalırız acaba diye. Bir insanın zayıflıklarının en yakın şahidi yine kendisidir. Kendi varlığına en çok o katlanmıştır. Tüm iç seslerini kendi duyar; dışarıya yansıttıkları, içinde olanların kaçta kaçıdır ki?

Ben kendi yükümden sıkılalı çok oldu, ölünce kurtulurum diye ümit ettiğim tek şey kendimim maalesef. Çünkü diğer her şeyden, başıma bela olan her şeyden hayattayken kurtuldum esasında. Gençlik enerjisinden, paradan, güzel kadınlardan, özgürlük takıntımdan, aslında sadece iyi yaptığım için icra ettiğim mesleğimden, hareket etme zorunluluğumdan kurtuldum. Kendime karşı tek bir sorumluluğum kaldı, cenazemi taşımak. Şevkle, iştahla kaldırmak o tahta kutuyu. İnsanların kucaklayıp toprağın altına iteklediklerini sandığı ölüme, birkaç gün sonrasına randevu verdim. Gelmezse ben gideceğim.

Söylesene, seni daha nasıl çağırabilirim? Daha ne kadar rezil olabilirim yaşam karşısında? Şu cenazem bir kalksın seni de alayım, uzun bir yolculuğa çıkalım. Elimi uzatsam benimsin, ara sıra uzaktan göz kırpıp kışkırtıcı, sinir bozucu tavrınla varlığını iliklerime kadar hissetsem de seni usul usul kendime çağırmanın, birkaç güzel sözle çabucak aldatmanın, kendimi senden daha büyük hissettiren bir yanı var. İkimiz de birbirimizin çağrısına boyun eğmek zorundayız. İşte bu durum ikimizi de hem tutsak, hem özgür kılıyor. Çağrıya doğru yönelmek zorundayız ama çağırıp çağırmamakta özgürüz. Şimdi ben, zorunluluğun konforuna mı sığınmalıyım? Yoksa özgürlüğün bana kendimi diri hissettiren, sorumluluk çağrısına mı?

Editör: Hatice Akalın

Sümeyra Uğur
Latest posts by Sümeyra Uğur (see all)
Visited 58 times, 1 visit(s) today
Close