Yazar: 18:45 Öykü

Saba’nın Hikâyesi – İran Edebiyatı’ndan Çeviri Bir Öykü

Annemin rahminde, kendimi yüzerken görüyordum. Huzur veren kalbinin ritmik sesini dinliyordum. Ona, her şeyimle, tam göbeğimden bağlıydım.

Günler geçiyordu. Ben büyüyordum, bu oyun bahçem daralıyordu. Ellerimi ayaklarımı zor hareket ettirir olmuştum. Benim güzel annem, beni taşımakta zorlanıyordu artık. Annem, eğlenmeyi seven genç bir kadındı.  Misafirleri eksik olmaz, sürekli davetlere katılırdı. Şimdi benim yüzümden evde oturuyordu ve yapayalnız kalmıştı. Günler böyle geçerken birden sinirleri boşaldı. Huzurlu bir rüya görüyordum. Bir çığlıkla uyandım.

“Lanet olasıca!..”

….

“Yoruldum, beni yordun! Huzurumu yok ettin. Zaten istemiyordum seni. Ama senin hatrına bütün o güzel yaşamımdan vazgeçtim!..”

Ah! Bunları duydum ben. İçim kıvrıldı acıyla. Daha doğmadan yaşladım. Bu ılık suyun içinde üşüyordum. Bir an donup ölmeyi ne kadar çok istedim, bilemezsiniz. Birden kıpırdanmaya başladım. Bu, gittikçe daralan yerden bir an önce kurtulmam lazımdı. Annem sanki eliyle bu ufacık oyun bahçemi sıkıştırıyordu. Annemin acı dolu çığlıklarını duyabiliyordum. Bu ağrılarla annemi hastaneye götürdüler. Zaman dolmuştu ve ben dünyaya gelmeye hazırdım.

Işığa çıktım. İçimi yakan o serin havayı içime çektim. Ne çok gürültü vardı. Annemin göğsüne yattım, onun yüzünü gördüm.

İhtiyacım olmayan renkli eşyalarla dolu, oda adı verilen, bir kafese koydular beni. Oysa ben pupasından çıkmış yumuşacık bir kelebektim henüz. Annemin yerini alan yaşlı bir kadın, dadım, şeffaf cam şişedeki sütü ellerinde tutuyordu. Annemin göğsünden sağılan sütü içiyordum. Şişe de annemin yerini almıştı.

Zaman yaşlanıyordu.  Ne kadar zaman geçerse geçsin bu anlattıklarımı daima dipdiri hatırlayacaktım. Sorunlarımla büyümüştüm. Sorunlarım da benimle beraber yaşlanmıştı. Onu görmeden büyüdüm o kafeste.  Babam onun hakkında kötü sözler söylerdi. Yaşlı derdi ona. Bazen gelirmiş beni görmek için ama ben uykudayken. Bir gece kapının açılma sesini işittiğimde ona doğru koştum, ama babam onu saldırarak uzaklaştırdı. Dadımı bir daha hiç görmedim.

Büyük bir evimiz vardı, birçok odası vardı ve bazıları göz zevkine uygun olarak tasarlanmıştı. Zaman içinde büyüdüğüm ve eşyaların değiştiği bir hapishaneydi.

***

Okul yıllarımı zorluklarla geçirdim. Zorlu bir şekilde ders çalışıyor, üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. Üniversiteye kabul edildiğimde mutlu olacaklarını hissediyor, büyüdüğümde onların bana karşı davranışlarının değişeceğini düşünüyordum. Ancak onlar için bir fark yaratmıyordu, ben istenmeyen bir çocuktum ve ebeveynlerimin her biri diğerini suçluyordu.  Bu istenmeyen durumun bedelini hücrelerimden veriyordum. Gençliğim ve yaşamımın boşa gittiğini hissediyor, kurtuluş umudu taşımıyordum. Hiçbir şeye özlem duymuyordum ve etrafımı saran bu duvarlardan boğuluyordum.  Bu sıkıntılı günlerde bir çıkış kapısı arıyordum.

Üniversiteye girdikten birkaç ay sonra Ali’yle tanıştım, o da aynı bölümde okuyordu. Ali, mütevazı bir aileden gelen, istekli ve benzersiz bir gençti.

Başlangıçta onunla ilgili düşündüğüm şey, kendim çok zorluk yaşadığım için onu nazik biri olarak görmemdi. Ailesi sevgi dolu ve anlayışlıydı. Onun yanında, yaşamın zorluklarını unutmuş gibi hissediyordum.

Her gece geç saatlere kadar dışarı çıkıyor, onun yanında huzur buluyordum. Boş zamanlarımızı arkadaşlarımızla sinemaya gitmek veya dağa tırmanmak için kullanıyorduk.

Ancak Ali her zaman bu durumdan endişeliydi, defalarca aileme bu konuda konuşmamı istemişti. Kardeşlerimin olumsuz tepki vereceğinden korkuyordu.

Onlar beni istemek için geldiler. Ben ailemle böyle bir konuda konuşmaya cesaret edememiştim. Ali’nin baskısıyla, annemle konuştuğumda, alaycı bir gülümsemeyle şunları söyledi: “Tabii ki, neden olmasın! Üniversite öğrencisi oğlunun evlenmesi için para nereden gelecek… Ben de senin babanın tarafından söylüyorum, bu çocuk evlenmeli.”

“Baban önemli bir adım atmış, benim ve babanın görüşü ‘olumsuz’…”

Öfke dolu dişlerimi sıkıyordum ve gözlerimden yaşlar akıyordu. Onlar sadece kendi oğullarını düşünüyorlardı, her gece soyluların ve büyüklerin davetlerine katılıyorlardı.

Biraz su içtim ve dudaklarıma dilimle dokundum.

Anneme, “Evlenmeyi düşünüyoruz.” dedim. “Birbirimizi uzun süredir seviyoruz.”

Babam kapının ardında fal dinler gibi duruyor görünüyordu ve içeri girdi, “Fazladan bir ağız daha beslemek istemiyoruz,” dedi. “Zaten kendi işimle meşgulüm, seni aç bir dilenciye mi vereyim!?” Sinirden köpürüyordu. “Eğer bir daha bu tür şeyler söylersen, seni istediğim kocaya vereceğim,” dedi. Sonra annemin elini tuttu ve odadan çıktılar.

Bazen acısını bağıramaz insan. Sadece sessiz kalıp boğazındaki acıyı ve göğsündeki şüpheyi içine hapsedersin… Birkaç gün boyunca üniversiteye gitmedim, Ali’nin endişeli olduğunu biliyordum. Ama yapamıyordum, başım ağrıyordu, kalp atışlarım hızlanmıştı, evden çıkmak korkutuyordu.

Bir gün, bir arkadaşım üniversiteden geldiği bahanesiyle beni ziyarete geldi. Birlikte konuştuk.

“Ali,” dedi. “Çok endişeli, evine gelmek istedi ama ben gitmemesinin daha iyi olacağını söyledim.”

“Ailem benim Ali’yle evlenmeme karşılar,” dedim. Birden kendimi kötü hissettim, başım döndü ve bayıldım. Bilincimi kaybettim ve kendime geldiğimde hastane yatağında buldum kendimi. Elimden, kolumdan can çekilmişti. Bir elim Ali’nin elindeydi, diğer elim ise yanıyordu. Dudağım kurumuş, dilim damağıma yapışmıştı. Dudaklarımı hafifçe sildim ve odanın köşesinde bir tebessüm, Ali’nin parmaklarıyla belirdi. Bir ilaç torbasıyla hastaneden ayrıldık. Evde aileme alışmıştım, ama eve dönmek istemiyordum.

Bir hayvan gibi hissediyordum. Eğer evden çıkarsam, hayvanlara kötü davranan insanlar tarafından zarar göreceğimi veya açlık ve korku nedeniyle sokakta zor durumda kalabileceğimi düşünüyordum. Ancak Ali, her zaman yanımda olacağına dair söz vermişti. Arkadaşım, bir süreliğine onların evinde konuk olmamı kabul etti, ta ki Ali, bizim için bir sığınak bulana kadar.

Valizime sadece eşyalarımı koydum, evden ayrıldım. Tüm bu saygısızlıkları ardımda bırakacaktım. Annemden başka ne bekliyordum ki, sadece sevgi mi? Bir örnek anne beklemedim. Ama annem, bir anne olarak, hayatıma önem verirdi. Her zaman zorlukların üstesinden gelirdim, sonradan onlardan utanmamak için. Ama acı, çektiğim acı o kadar büyüktü ki onların benim varlığıma önem verip vermediği artık fark etmiyordu. Bir çanta dolusu eşyayla evden ayrıldım.

Bazen gitmek, sadakatsizlik anlamına gelmez, aksine aile ilişkisini koruma anlamına da gelir.

Arkadaşımın evinde gayet nezaketle ve şefkatle ağırlandık. Ali’yi de sevmişlerdi. Ali de her şeye rağmen beni sevmişti. Şehirden bir ev kiraladık. Bir evin bodrumunda tozlanmış eşyalarla hayatımıza başladık. Bir süre sonra da Ali’nin babası bizi evlendirdi. Artık umutlu, mutlu bir yorgundum.

Yıllar elektrik gibi, rüzgâr gibi geçti ve biz zor çalışıyorduk. Ali işimizi canlandırdı ve kendi çabalarımızla küçük bir ev satın alabildik. Tüm bu süre boyunca ailemden hiç kimse bizi ziyaret etmedi, defalarca kardeşlerime ve anneme gitmek istedim ancak kabul etmediler. Belki bir gün bu gerçekleşir umuduyla sabırla bekliyordum.

Birkaç gün boyunca keyifsiz bir zaman geçirmiş, sinirli ve gergin olmuştum. Aniden tuhaf bir şekilde uyandım. Gece yarısıydı ve başım ağrıyordu. Ali’ye baktım, yorgunluktan uyuyakalmış bir çocuk gibi görünüyordu. Sessizce yataktan kalktım, henüz ikinci adımımı atmadım ki başım döndü ve bayıldım. Kendime geldiğimde, yere düştüğümü hatırlamıyor, ne kadar süredir bu durumda olduğumu bilmiyordum.

Etrafıma baktım ve hiç tanıdık birini göremedim. Ürperiyordum, içim ürperiyordu. Kapıyı çalmak için elimi uzattım ki Ali gülümseyerek içeri girdi. Sordum, “Ne oldu? Neden buradayız?” dedim ve bir doktor içeri girdi. “Uyanmanıza sevindim,” dedi.

Bir şey söylemek istediğimde, “Ne sormak istediğinizi biliyorum, ama cevaplar test sonuçlarını beklemeli. Eşinize, birkaç ay boyunca sizinle olması gerektiğini söyledim,” dedi.

“Sadece biraz yorgunum. Bazen hayatla mücadele ettiğim kadar çok yaşadığımı düşünüyorum, yaşamak için zamanımın olmadığı anlar oluyor.,” dedim.

Gerçekten de annemin bu yıllarda söylemediği şeylerin üzerine düşünüyordum. Nereye gitti kızım? Nereden geldi? Neden buradaydı? Neden yoktu?

Doktorların tavsiyelerine ve eşimin onayına uyarak yapay komaya girmeyi kabul ettim. Bu durumdan memnundum.

Bu süre zarfında, iki veya dört ay sürebilecek bir süre boyunca, beynim biraz dinlenirdi ve dünyadan habersiz hale gelirdim. Ailemden yoksun olmamın acısını çekiyordum sadece. Su altında nefesini tutmuş sessiz kalan bir balık gibiydim. Ali’nin gülümsemesi ise hayat ünitemdi.

Bana bakıp şöyle söyledi, “Hızlıca iyileş, Saba canım, birbirimize ihtiyacımız var.”

Koma halindeyken bazen sesleri duyardım. Umudu canlandıran sesler… Bazı zamanlar, kulaklarımı okşayan hoş bir müzik gibi fısıldayışlar… Ama hiçbir hareket yapma gücüm yoktu.

Bir hastane yatağında geçirdiğim en iyi günlerimden tam dört ay sonra ayıldım. Ali, ellerimi nazikçe okşuyordu. Kışın şefkatli elleriyle uyanmıştım, tüm bedenimi zayıf ve yorgun hissediyordum, sanki uykudan yeni uyanmışım gibi.

Bir şekilde dudaklarımı açıp kapatamayacağımı hissettim, yavaşça Ali’nin ellerini sıkarak ve onun yanımda olmasına gülümseyerek minnettarlığımı ifade ettim. Kulaklarım işitmeye başladı. Ali’nin sesini duyabildim.

“Senin burada olman beni mutlu ediyor, Saba,” dedi. “Huzur içindeyim.”  Uzun uzun baktı bana.

“Saba canım, sana bir müjdem var!” dedi. “Annen seni görmeye geldi.”

Kalbim sanki atmayı durdurdu, derin bir nefes aldım, yüzümü diğer tarafa çevirdim ve başımı “hayır” işaretiyle salladım. Kendiliğinden doğan ve yalnız büyüyen biri için, yıllarca babanın şefkatli ellerinden uzak kalmış biri için şimdi annenin varlığına ihtiyaç duymak, yalnızlık ve çaresizlikle baş edememek anlamına gelirdi.

“Hayır, Ali, beni buradan çıkar,” dedim.

Koma halindeyken, dalgalarının tüm gücüyle bile batıramadığı bir adacık gibi olmaya çalıştım. Ali nazikçe elini elimden çekti ve odadan çıktı.

Bir süre sonra hemşire içeri girdi ve birçok soru sordu. “Sorun yok gibi görünüyor,” dedi, “yarın doktor da eğer bir sorun yok derse eve gidebilirsin.”

Sakin ve endişesiz bir şekilde Ali’nin yanındaydım. Yıllar geçti ve ben yaşamı sürdürdüm, ancak doktorun verdiği ilaçları almak zorunda kaldım ta ki son günüm gelene kadar. Bu süre zarfında Ali’nin ailesi ve arkadaşlarım birkaç kez ziyaretime geldiler ve her seferinde sağlık durumumu sordular.

Bir gün, kendimi çok iyi hissettiğim bir gün, onları evime davet ettim. İyi niyetli ve sevgi dolu insanlardı ve hayatımın her anını onlara borçluydum.

Çiçekler mutfak perdelerini sakin bir şekilde okşarken, yüzümü baharla birlikte gelen hafif rüzgârın kokusuyla örtüyordu. Kahvaltı hazırlıyordum ve aniden mide bulantısı tuttu. Hemen banyoya gittim ve Ali, beni duyduğunda odadan geldi. Kapıdan bakarak, “Oh Saba, canım, ne oldu?” dedi.

Ben, “Hiçbir şey olmadı, sanırım yumurta kokusu midemi rahatsız etti,” dedim. Ali geçmişteki sağlık sorunlarımı göz önünde bulundurarak hemen doktora gitmemizi önerdi. Neyse ki test sonuçlarımız bize yakında anne ve baba olacağımızı söyledi.

Bir yandan mutluydum, diğer yandan kalbim bana izin vermiyordu. Korkuyordum, bilinçsizce düşündüm ki, çocuğum nasıl büyüyecek? Hayatta sahip olamadığım ve gerçekleştiremediğim şeyleri ona sunmam gereken bir yolculuğa başlayacaktım. Ben, bir dağ gibi dirençliydim ve bilinçli bir şekilde onu büyütebilirdim.

Hiçbir anne ölümden korkmaz, tek korkusu çocuğunun kim tarafından büyütüleceğidir. Ama anne, sen hiçbir zaman beni istemedin. “İstenmeyen” kelimesini senden öğrendim ve bu yaşadığım sürece hafızamdan silinmeyecek.

Anne!
Her fırsatta seni hatırlıyorum.
Kırk yaşım için üzgünüm.
Senin olmayışım için üzgünüm.
Tek başıma olduğumuz tüm acı ve tatlı anlar için üzgünüm…

Sedigha Pashaei

28 Temmuz 2023

İran

Yazar Saideh Pashaei, Tahran doğumlu ve Azerbaycan asıllıdır. 1339 yılında doğmuş,  Tahran’da büyümüştür. Eğitimini muhasebe alanında almıştır.

Pashaei, kısa bir süre boyunca kendi alanında çalışmış ve İran Konut Bakanlığı’nda görev yapmıştır. Daha sonra bir süre Tahran’daki bir hastanede kan örneği alma işinde çalışmıştır.

Çocukluğundan itibaren yazmaya büyük bir ilgi duymaktadır. Birçok yıl boyunca, İran’ın düşünce geliştirme merkezine üyedir ve İranlı yazarların eserleriyle yakın bir ilişkisi vardır. Gençlik yıllarında, İran Düşünce Geliştirme Merkezi’nin çocuklar için olan tiyatro grubuna katılmıştır. Bir süre boyunca İran resmî gazetesi için makaleler yazmış, ancak İslam Devrimi’nden sonra bu işi bırakmıştır.

1358 yılında evlenmiştir. Birçok yıl boyunca çocuklarının bakımı ve eğitimiyle ilgilenmiştir. Çocukları evlenince, yazmaya olan ilgisi de yeniden canlanmıştır.

Saideh Pashaei, İran Yazarlar Derneği’nin bir üyesi olarak yazma yeteneğini geliştirmiş ve kısa öyküler yazmaya başlamıştır. Hikâyelerinden dört tanesi, İran Yazarlar Derneği’nin aylık dergisi ve web sitesi olan “Chook”ta yayımlanmıştır. Ayrıca, “Saba’nın Serüveni” adlı bir hikâyesi, Mehdi Rezaei tarafından yönetilen Chook’un yıllık öykü kitabında yayımlanarak en iyi hikâye ödülünü kazanmıştır. Pashaei, İran Yazarlar Derneği’nde editörlük yapmış ve İran Yazarlar Derneği tarafından düzenlenen bir düzenleme programını başarıyla tamamlamıştır.

Editör: Buse Karabulut

Visited 14 times, 1 visit(s) today
Close