Yazar: 18:20 Film İncelemesi, İnceleme

Poor Things (Zavallı Şeyler) Film İncelemesi

“Ne kadar hoş bir geri zekâlı!” 

Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos, günlük yaşamda kadınları derinlemesine inceleyen şahsına münhasır bir yönetmendir. Birçok filminde kadın karakterleri, ataerkil kılavuzların norm olarak kabul ettiği “kadınlık rolünü” metinsel araçlar olarak kullanmaktan geri durmamıştır. Yine aynı rotayı takip ederek bir kadın üzerinden diğer kadınlara giden yeni bir üçlemenin yolunu Zavallı Şeyler ile açmıştır.

Yorgos Lanthimos’un sanırım tuhaf eğilimleri var…

Mesela rahatsız edecek derecede acımasız olan ilk İngilizce filmi The Lobster’da, kırk beş gün içinde çiftleşmeyi başaramayan bir grup zavallı, kendi seçtikleri hayvana dönüştürüldü.

Lanthimos bir önceki filminde de vahşi bir ahlak oyunu, bir Barok trajedi, iktidarın yozlaştırıcı doğasına dair alegorik bir çalışma olan The Favourite’te (Sarayın Gözdesi) yine aynı tuhaflıktaki  “kadını” konu edinmişti.

Yönetmen The Favourite, Istakoz ve Kutsal Geyiğin Öldürülmesi filmlerinin gölgesinden kızının beyniyle tekrar büyüyen, seksin serotiplerini yaşan bir kadınla çıkmayı başarıyor.

Filmin öyküsü İskoç yazar Alasdair Gray’in aynı isimli kitabından alıntılanmıştır. Bella Baxter başarısız bir intihar girişimden sonra yarı ceset haline gelir. Kitabın konusu, Bella tekrar Dr. Godwin Baxter tarafından diriltilir ve beyni, doğmamış fetüsün beyniyle değiştirilir. Kızının fetüs beyniyle tekrar yaşamaya başlayan bir kadının anılarıdır. Viktoryal ahlakın eleştirisi üzerine yazılan bu müstehcen, zekice bir kitabın beyaz perdedeki yansımasını izlerken filmin gotik erotizminden kurtulması hiç de kolay olmuyor. Emma Stone’un etkileyici performansı izleyiciyi, filmin konusundan daha çok görsel şölenin etkisinde bırakıyor.

Lanthimos, yazar Gray’in vermek istediği temayı olduğu gibi alıp sinematik bir dille yeniden geliştiriyor. Bunu, kurgunun yazarına derin bir saygıyla yapıyor. Film ile kitabın arasındaki paralellik bunun kanıtı. Yazar neyi vermek istemişse okuyucusuna, yönetmende de aynı çabayı görüyoruz.

Bella’nın yeniden doğuşu, genel anlamda toplumsal baskılara ve kadınları cinsel obje olarak gören bazı erkeklerin uyguladığı sistematik ayrımcılığa (aile içi şiddet, cinsiyetçi baskı, cinsel tabular) boyun eğmeyi reddeden bir kadının parçalanmasını simgeliyor. Bella’nın annesinin, onu taciz ederek onurunu zedeleyen aristokrat ve kadın düşmanı generale bir kız çocuğu vermemek için hamileliğini durdurmayı planladığı için intihar ettiğini gösteren ilk sekanstan şematize edilen söz konusu metin, açıkça erkek düşmanı bir incelemeyle, Viktorya döneminin sosyal sınıfları (mülkiyet, seks, para, lüks vb.) bağlamında erkeklerin iç sefaletlerine dikkat çekiyor.

Bella, erkeklerin ahlaki kötülüklerine dikkat çekmek için yeni bir kimliğe bürünme ve kendisini heteronormatif döngüselliği terk etmeye zorlayacak kararlar alacak kadar kendini eğitme yeteneğine de sahiptir. Sanırım buradaki sorun, post feminist metaforun -beni yoran- tekrarlayan bir alana düşmesi. Bu yüzeyden bakıldığında, Lanthimos’un karakterleri aşırı didaktizme tabi figürlerdir ve görünürdeki figür yaratımların ötesinde psikoanalitik bir derinliğin olmasıdır.

Emma Stone aksanından, kendine özgü sesinden, iri gözlerinin bakışından ve histrionik jestlerinden yararlanarak Bella’yı otomatik bir kadın olarak tam dönüşüm içinde yorumladığında psikoanalitik bir performans ortaya çıkıyor. Travmadan kurtulmak için lobotomi ile uyuşturulan, kadın cinselliğinin gücünü bedeniyle keşfeden ve erkek diktatörlüğünün örgütlediği cinsiyet adaletsizliklerini bastırmak için kendi zulüm yöntemleriyle kendini güçlendiren Stone, beyaz perdedeyken, performansı yapay bir çılgınlığa dönüşüyor. Stone rol boyunca kendini gereksiz yere yineleyen bir kayıtta, çoğu zaman seks objesi gibi fetişleştirilmiş bir imaja indirgeniyor. Bütün bu imajların daha senaryo sürecinde şekillendiği açıktır. Çünkü eserde bu kadar güçlü psikoseksüel göndermeler bulunmuyor.

Senarist Tony Mc Namara, Alasdair Gray’in karmaşık romanını ustalıkla dramaya dönüştürmüş. Kahramanın hikâyesinin kendi versiyonunun anlattığı son bölüm dışarıda bırakıldığında Gray’in yurttaşları, Glaswegian ortamının yerini Budapeşte’de pişirilen Viktorya dönemi Londra’sının steampunk tarzına bırakıldığını öğrenince karşılarında çok özgün yeni bir öykü bulacaklardır.

Senaryodaki değişiklikler, hikâyeyi takdire şayan bir şekilde özgünleştirirken, bir yandan da karmakarışık gücünü koruyor. Edgar Allan Poe ve James Hogg’a, Mary Shelley’nin Frankenstein’ına ve Robert Louis Stevenson’ın Jekyll and Hyde’na, Lewis Carroll’un Aynanın İçinden’e, Candide ve Pygmalion’a ve diğer klasiklere borçlu olmakla kalmıyor, aynı zamanda onların arasındaki yerini de koruyabilir.

Filmdeki kadın imajlarına bakıldığında, güçlü kadın ancak güçlü erkek veya erkekler tarafından yaratılmıştır algısı ortaya çıkıyor. Seksüel özgürlüğün yaratıcısı bir kadın nasıl olabilir? Ne filmin uyarlandığı kitapta ne de senaryoda bunun net bir cevabı var. Fakat okuyucu ve izleyici film bitince kitabın son sayfası okunduğunda… Adice bir şey var ortada, erkek her şekilde kazanmış oluyor. Çünkü hikâye erkekliğin üzerine kurulmuş bir vaziyette.

Poor Things’deki (Zavallı Şeyler) pek çok şey gibi, cinselliğin iktidarı her şeyi zavallı hale getirir.

Kadın önce bir ceset… Şimdi ise bir fetüsün beyniyle hayata dönmüş güçlü bir kadın. Bu hikâye ne kadar da tanıdık değil mi? -Anadolu’da- Penisli bir çocuk doğurduğu için güçleniveren bir kadın. Oğlunun penisiyle diğer hemcinsleri üzerinde diktasını kuran o “yarım etekli” kadın…

Senaryoyu odağından koparıp -Alasdair Gray’in affına sığınarak- karnında bir erkek fetüs taşıyan kadının öyküsüne dönüştürsek filmi…  Kadın içinde taşıdığı penisten mülhem kendini daha güçlü mü hissedecekti? Mantıklı bir evlilik yaptığı için başkasının soyunu devam ettiren bir ezik kadın rolünden çıkıp yine intihar girişiminde bulunacak mıydı? Bir generale kız çocuğu vermek istemeyen bir kadının, karnındaki kız bebeğinin aşılanmış beyniyle hiç yaşamadığı cinselliğini deneyimleyen bir genç anne hikâyenin bir başka versiyonunu… “ben yapamadım kızım yapsın”

Filmin konusuna gelince… Bella Baxter bir ucubedir. Kendini boğan güzel bir kadının cesedi ve taşıdığı bebeğin beyni kullanılarak bir araya getirildi. Bu mutant, kendisi de sakatlanmış ve şekli bozulmuş, biraz da Francis Bacon’a benzeyen ve kendi cerrah babası tarafından üzerinde deneyler yapılmış olan parlak cerrah Godwin Baxter (Dafoe) tarafından hayata geçirilmiştir. Bella yetişkin görünüyor fakat yeni yürümeye başlayan bir çocuk gibi davranıyor, yürümek yerine sallanıyor, altını ıslatıyor ve öfke nöbetleri geçiriyor. Bu, Stone’un cesur bir fiziksel tiyatro eseri; kendini tamamen işine adamış, en ufak bir gösteriş izi taşımadan, onu her gördüğümüzde biraz ilerleyerek sonunda tamamen kendine hâkim, kıvrak ve kendini ifade edebilen biri haline geliyor.

Bella hızlı öğrendiğinden Godwin, onun ilerlemesini kaydetmesi için uysal genç bir doktor olan Max McCandles’ı (Youssef) işe alır. “Ne kadar hoş bir gerizekalı!” ilk başta bu yorumu yapar ama kısa süre sonra âşık olur ve onunla evlenmek ister. -Godwin feci bir şekilde serseri bir avukat olan Duncan Wedderburn’ü -Ruffalo, akıl almaz, azgın bir züppe, The Fast Show’daki 13. Wybourne Dükü’nü anımsatıyor- çiftin kendisiyle birlikte yaşamaya devam etmesini sağlayacak bir sözleşme hazırlamak için eve davet eder. Bunun yerine Wedderburn, Bella’yı baştan çıkarır ve onunla birlikte büyük bir Avrupa turuna çıkar. Bella kahvaltı masasında bir elmayla seksin zevklerini tek başına keşfeder. When Harry Met Sally filmindeki mantar gibi klasik bir sahne… 

Film genellikle görsel olarak yozlaşmıştır, stilize ufuklar ve canlı set tasarımıyla noktalanmıştır. Lanthimos burada balıkgözü lensi kullanımını harika bir şekilde tekrarlıyor ve izleyicilerde gördükleri şeyin ve nasıl gördüklerinin Bella’nın dış dünyayı deneyimlerken sahip olduğu heyecan ve ihtişamla aynı olması gerektiği hissini uyandırabiliyor. Ne yazık ki, Bella’nın bu kendini keşfetme yolculuğu anlamlılığını yitiriyor ve temayı ve motifi yumuşak bir şekilde sunmak için olay örgüsü araçları olarak hizmet eden bir olaylar dalgasına dönüşüyor. Lanthimos, bizimkinden tamamen farklı inandırıcı bir dünya inşa etme çabası içinde, başlattığı karakter çalışmasının kontrolünü kaybeder ve sonunda göz alıcı ve büyük ölçüde sürükleyici bir dünyada canlı sıradanlığa razı olur. Zavallı Şeyler, George Miller’ın 2022 yapımı Üç Bin Yıllık Hasret filmi kadar muhteşem ve manzaralarıyla da bir o kadar büyülü ve düşündürücü. Aynı şekilde Dafoe’nun Godwin olarak işkence gören figürüyle de akıllıca bir tezat oluşturuyor, ancak bedenle ilgili ifadeleri sonunda hiçliğe dönüşüyor. Lanthimos’un post-varoluşsal bir filmdeki hamlesi, eski bir metni bir karakter parçası olarak yeniden kullanan, ancak gereksiz son perdesinde anlamlı bir şeye ulaşmayı veya olgunlaşmayı başaramayan basit bir Von Trier’den biraz daha fazlasıdır.

Film özünde şunu fısıldıyor: “Bu film, Yorgos Lanthimos ve Emma Stone için Mary Shelley’nin Frankenstein’ın kadınlaştırıldığı ve toplumu ve bedenselliği sorgulamak için aynadır.”

Tür: Komedi, Dram, Romantik, Bilimkurgu
Yönetmen: Yorgos Lanthimos
Oyuncular: Emma Stone, Mark Ruffalo, Willem Dafoe,Ramy Youssef,Christopher Abbott
Yapımcı: Yorgos Lanthimos, Emma Stone , Ed Guiney , Andrew Lowe
Yazar: Tony McNamara
Gösterim Tarihi: 8 Aralık 2023

Editör: Mete Karagöl

Visited 30 times, 1 visit(s) today
Close