Yazar: 18:20 Öykü

Rüya

Neveser, rüyasında çocukluğunda yaşadıkları apartmanı gördü. Yavuz Apartmanı, no 95. Rüyasında apartmandan içeri giriyor, merdiven altındaki boş alana yürüyordu. Bir de bakıyordu ki bu daracık alan, duvarların ötesine doğru uzanıyormuş meğer. Öte âleme açılan bir kapı varmış orada. O kapıdan öte âleme geçiyordu, öte âlemle bizim dünyamızı ayıran bir dere olduğunu görüyordu. Derenin başında çok sevdiği ölmüş anneannesi duruyordu. Kadının boynunda zincirin ucuna asılı bir mısır tanesi vardı. Neveser, çok özlediği anneannesinin boynuna sarılıyordu. Anneanne, hiç tepki vermeden, öylece ayakta duruyordu. Sonra, Neveser rüyasından uyandı.

Rüyadan etkilenmişti. Gün boyunca, eski evlerini, ölmüşlerini, çocukluğunu düşündü durdu. Çocukluğu, eskiden beri çözülmeyi bekleyen rengârenk bir yumak gibi, zihninin bir köşesinde beklemekteydi. Neveser, bu yumağı çözmeye hiç kalkışmamış, onu bir süs eşyasıymış gibi içinin en korunaklı yerine yerleştirmiş, uzaktan izlemekle yetinmişti. Yumak, rengârenk görünüşüyle göz alıyor ama Neveser onun içinin ne kadar dolaşık olduğunu bildiğinden bu yumağı ellemeye hiç kalkışmıyordu.

1980’li yılların Ankara’sında çocuk olmuştu. Kendisini biraz şanslı biraz da şanssız sayıyordu. O yılların kasvetli kışlarını görecek kadar şanslıydı. O ağır kışlarda onu ısıtacak fazla bir şeyi olmayacak kadar da şanssız… O yıllarda herkes biraz şanssızdı aslında. Ama yine de hepsi, uzun yılların ardından nostalji rüzgârına kapılacak, olanaksızlıklarla dolu olan bütün o yıllara onulmaz bir özlem duyacaklardı.

Neveser’e göre çocukluk, bir sürüklenme dönemiydi. Çocuklar, çoğu zaman, yaşamak zorunda olduklarına direnecek güce sahip olmazdı. Gitmesi istenen yere gider, uyuması istenen zamanda uyurlardı. Annesinin terk ettiği bir bebek, gidip onu arayamazdı örneğin. Gece geç bir saatte bakkala, markete gönderilen bir çocuk, “Bu saatte dışarısı tehlikelidir, gitmeyeceğim.” diyemezdi. Çocukluk dönemi insanın dış güçlerce yönetilip yönlendirildiği, rüzgârın çok sert estiği bir dönemdi. Dış güçler sizi ne şekle sokmak isterse o şekle girdiğiniz, rüzgâr sizi alıp nereye götürmek isterse kendinizi orada bulduğunuz bir evre. Dış güçler iyi niyetliyse şanslıydınız. Rüzgârınız şefkatliyse sorun yoktu. Aksi takdirde, sağa sola çarpar, bir sürü darbe alırken çocukluğunuzdan çıkar, ergenliğin kapısını çalar, epeyce hırpalanmış bir halde olurdunuz.

Bu açıdan Neveser’e sorsalar, kendi çocukluğunu ortalama bir yere yerleştirirdi. Küçüklüğünde epeyce sürüklenmiş, başını gözünü fazlaca çarpmış, yaralanıp berelenmişti elbet. Evet, bu sırada yumağı dolaşıp karışmıştı. Yine de… Neveser’in avuntuları vardı. Çevresinde yaralarını saramasa da en azından onların acısını azaltacak birileri veya bir şeyleri olmuştu hep. Anneannesi, teyzesi, oyuncakları, bir de sonsuz düş gücü. Üzülmüş olsun veya olmasın, çokça hayal kuran bir çocuktu o. Yalnızca hayal de değildi kurdukları. Oyunlar yaratır, öyküler, masallar kurardı. Rengârenk bir iç dünyası vardı.

Rüzgârın olmadığı, suların durulduğu bir dönem hatırlıyordu. Anneannesi, dedesi ve teyzesi, yazın yaylaya göçtüklerinde, Neveser’in annesi, onu bir haftalığına yaylaya bırakmıştı. Orada teyzesiyle yürüyüşlere çıkmışlar, gezmelere gitmişlerdi. Yayla, Torosların tepelerinde kurulmuş bir avuç ev ile bakkal, kahvehane ve mezarlıktan ibaret sessiz, elektriksiz bir cennet parçasıydı. Neveser’in anneannesi, teyzesi ve dedesi, kiraladıkları iki katlı, eski, ahşap bir evde kalıyorlardı. Evde yer yatağı, masa, sandalye, tencere tava dışında pek bir eşya yoktu. Elektrik olmadığından geceleri gaz lambası ışığında oturuluyordu. Çamaşır, plastik bir leğende yıkanıyordu. Bulaşık ve çamaşır için komşunun bahçesindeki hortumdan bidonlara alınıyordu su. Neveser’e kimsenin ilişmediği, karışmadığı, hoşgörünün hüküm sürdüğü bu hür ortam, onun ütopyasıydı. Oradayken hiç sürüklenmemiş, böylece yelkenlerini açarak istediği yöne doğru gidebilmişti.

Neveser, on gündür ilaçlarını almıyordu. Ona bu garip rüyaları gördürenin ilaçlar olduğunun bir süredir farkındaydı. İlaçlar gündüz vakti onu aptallaştırıyor, geceleri ise gizemli boyutlarda gezinmesine neden oluyordu. Doktor kontrollerini de bir süredir aksatmıştı. İçindeki ses yeniden konuşmaya başlamış, ona sık sık aslında hasta olmadığını fısıldamaktaydı.

Gördüğü rüyanın etkisinden çıkamadığı için eski apartmanlarını ziyaret etmeye karar verdi. Oraya gidecek, merdivenin altına göz atacaktı. Orada bir şey olmadığını görecek, böylece içi rahat edecekti.

Ertesi sabah erkenden uyandı. İlaçlarını bıraktığından beri geceleri uyuyabildiği pek de söylenemezdi. Psikiyatristi, ilaçları yazarken uykusunu da düzenleyeceklerini söylemişti. Onları artık içmediğine göre eski günlerdeki haline dönmeye hazırlıklı olmalıydı. Uyanır uyanmaz yatağından kalktı. Akşamdan kalan çayı ısıtıp bir bardak aldı. Yanında bisküvi atıştırdı. Giyindi. Evden çıktı.

Otobüs oldukça kalabalıktı. Yarım saat ayakta yolculuk ettikten sonra, marketin önündeki durakta indi. İnince de orada öylece durup bir süre hayranlıkla çevresine baktı. Çocukluğunun içine atılıvermişti bir anda. Şimdi çocuktu. Ellerine baktı. Küçülmüşlerdi. Üzerindeki giysiye baktı. Babasının yıllar önce almış olduğu mavili kabanı ve az ilerideki kunduracıdan aldığı siyah, düz çizmeleri giyiyordu. “Harika,” dedi içinden. “hiçbir şey değişmemiş.”

Yürümeye başladı. Otobüsler, yıllar öncesinin kırmızı otobüsleriydi artık. Yolun tam karşısında Barış Mahallesi’nin eski evleri dikilmekteydi. “Yıkıldı sanmıştım…” Kasvetli, soğuk Ankara havasını içine çekti. Cadde boyunca, yavaş yavaş yürüdü. Boza içtikleri pastane, ilk Agatha Christie kitaplarını satın aldığı kırtasiyeci, sular kesildiğinde çeşmesinden eve bidonlarla su taşıdıkları cami… Her şey yerli yerindeydi. Bunun bir rüya olup olmadığını anlamak için el parmaklarını saydı. Ardından uzakta pencereleri görünen Yavuz Apartmanı’na heyecanla baktı.

Apartmanın önüne geldiğinde durdu. Başını yukarıya kaldırdı. Dördüncü kat pencerelerine göz attı. Evet, annesinin diktiği koyu yeşil salon perdeleri takılıydı hâlâ. “Evimiz…” Heyecandan titriyordu. Ya da ilaçları kestiği için titremeye başlamıştı. Apartmanın yan taraftaki giriş kapısına yöneldi. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. “Lab dab, lab dab, lab dab…”

Ağır demir kapıyı itti. Yüzüne ılık, rutubet kokusu hücum etti. Küçük elleriyle kapıyı kapattı. Soldaki duvarda, metalden, eski posta kutuları asılıydı hâlâ. On bir numaralı kutuya baktı. Bir mektup vardı içinde. Kendisine gelmiş olmalıydı. Finlandiya’daki mektup arkadaşı Seija’dan. Mektubu alacaktı ama önce merdiven altını kontrol etmeliydi. Başı dönüyordu. “Mutluluktan olmalı,” dedi kendi kendine. İlaçları kestiği içindi belki de…

İleriye doğru baktı. Merdivenleri gördü. Ama o, merdivenlere değil, merdiven altına doğru yöneldi. Ortalıkta kimse yoktu. Ses seda çıkmıyordu apartmanda. Sanki herkes bir yerlere gitmişti.

Merdivenin altındaki yarı karanlık boşluğa gelip durdu. Duvarlar yerli yerindeydi. İyice baktı. Çocuk elleriyle duvarları kontrol etti. Herhangi bir kapı, bir geçit olmadığından emin olmak istiyordu. Duvarlar sapasağlamdı. Herhangi bir açıklık bulamamıştı. “Yok, “ dedi kısık sesle. Arkasını döndü, mektubunu almak için posta kutularına doğru adım atacakken merdiven altından gelen su şırıltısını duydu. “Fakat…” Yavaşça arkasına doğru döndü. Oradaydı. Dere. Akıyordu, şırıl şırıl ses çıkarıyordu. Pırıl pırıldı suları. Derenin ardında uçsuz bucaksız bir dünya uzanıyordu. Neveser, gördükleri karşısında hayret içinde kalmıştı. Gözleri anneannesini aradı. İşte, oradaydı Ayşe. Hiç değişmemişti. Beyaz, dalgalı saçları, derin bakışları ve bütün ağırbaşlılığıyla derenin başında bekliyordu. Onu bekliyordu. Neveser’i…

“Anneanne?”

Neveser gidip yaşlı kadına sımsıkı sarıldı. Ayşe hiç kımıldamadan duruyordu. Neveser ona hasretle baktı. Kadının boynunda gümüşi bir zincirin ucunda sarı bir mısır tanesi asılıydı.

“Geldim bak…”

Ayşe ciddi bir ifadeyle ona baktı. Yanıt vermedi.

“Seni çok özledim…”

“Neveser,”

“Anneanne?”

“Burada olmamalısın.”

“Neden ama? Seninle olmak istiyorum. Seni çok özlüyorum. Ben…Çok… Yalnızım.”

“Henüz vakit gelmedi.”

“Ama orası çok sıkıcı. Ben…”

Ağlamaya başladı Neveser.

“Ben, seninle olmak istiyorum. Beni de yanına al.”

“Henüz vakit gelmedi. Devam edeceksin kızım. Devam etmelisin.”

“Çok hastayım…”

Hüngür hüngür ağlıyordu.

“Hastayım anneanne.”

“Biliyorum. Şiddetli bir rüzgâra tutuldun, değil mi?”

“Evet, evet, evet, evet…”

“Neveser,”

“Anneanne?”

“Güçlü ol.”

“Nasıl?”

“Her defasında yeniden başla. Göreceksin, bir gün olacak.”

“Ya olmazsa?”

“Olacak. Yaşamın kuralı bu. Mutlaka olacak.”

“…”

“Peki, şimdi gitmelisin. Vaktin gelince kavuşacağız.”

“Gitmeli miyim?”

“Evet Neveser. Ama önce…”

Yaşlı kadın, boynundaki kolyeyi çıkarıp Neveser’in boynuna taktı.

“Haydi, elimi tut.”

Neveser elini anneannesinin eline uzattı. Ona dokunduğunda gözlerini açtı. Yatağındaydı. Ağlamıştı, gözleri ıslaktı.

“Rüyaymış. “ dedi kendi kendine. İlaçlarını bıraktığından beri, neyin rüya, neyin gerçek olduğunu karıştırır olmuştu.

Yatağından kalktı. İçi, çok uzun zamandır arayıp durduğu huzur duygusuyla doluydu. “Bugün iyiyim,“ dedi kendi kendine. “İyi olacağım. Yeniden başlayacağım.” Gülümseyerek mutfağa gitti. Ocağa çay koydu. Sonra banyoya yöneldi. Yüzünü yıkamadan önce aynadaki aksine baktı. “İyi görünüyorum.” Yüzünü yıkamak için musluğa doğru eğilirken aynada görmüş olduğu bir ayrıntıyı hayretle anımsayarak yeniden başını kaldırdı. Aynaya tekrar baktı. Boynunda gümüşi bir zincirin ucuna takılı bir mısır tanesi asılıydı.

Editör: İlknur Sıdar Gülbay

Devrim Akalın
Latest posts by Devrim Akalın (see all)
Visited 40 times, 1 visit(s) today
Close