İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ölüm Yıldönümünde “Bozkır” Adlı Eserinden Anton Çehov’un Yaşamı ve Edebi Kişiliğine Bakış

Rus tiyatro yazarı ve modern kısa öykülerin kurucularından Anton Çehov, 1860’ta Rusya’da doğmuştur. Biz onu olaylardan ziyade beş duyumuzu harekete geçirecek canlılıktaki ince ayrıntılar, benzetmelerle örülü yaşam, düzen, sosyal yapı sorgulu durum (kesit) öyküleri ile tanırız.

Oda iç karartıcı görünüyordu. Duvarlar griydi, tavan ve kornişler islenmişti, çatlakların uzayıp gittiği döşemede nasıl oluştuğu anlaşılmayan kara kara delikler vardı ve onlarca lamba asılı olsa bile bu oda sanki karanlıktan kurtulamaz gibiydi. Ne duvarlarda ne pencerelerde süse benzer bir şey vardı. Bununla birlikte duvarlardan birinde gri, ahşap bir çerçeve içinde üzerinde iki başlı kartal resmi olan birtakım kurallar listeleri, bir diğerinde ise “İnsanların Umursamazlığı” yazan bir gravür asılıydı. İnsanlar neyi umursamıyorlardı, anlamak mümkün değildi çünkü gravür zamanla iyice solmuş, üzeri bolca sinek pisliği ile dolmuştu. Odada küf kokusuyla birlikte ekşi bir koku daha vardı.

Bozkır, Anton Çehov

Orta sınıf bir ailede dünyaya gelen, ticaretten çok dini konulara önem veren babasının zorlaması ile kilise korosunda ilahi söyleyen Çehov, ticarette başarılı olamayan babasının yerine bakkal işleri ile ilgilenmiş, bu nedenle lise eğitimini geç tamamlamıştır. Zor koşullar altında mutsuz bir çocukluk geçiren yazarın eserlerinde bu durum hep hüzünlü, mutsuz, incinmiş çocuklar şeklinde kendini göstermiştir. Bozkır adlı eserinde dokuz yaşında Yegoruşka adlı çocuğun annesinden ayrılıp tüccar dayısıyla birlikte Ukrayna bozkırındaki yolculuğu, hüznü ve gördükleri canlı bir şekilde anlatılır. Yazar, bu eserde adeta kendi çocukluğuna tuttuğu aynayı bize yansıtır. Yegoruşka, içinde taşıdığı bir hüzünle evden ayrılırken meraklı ve gözlemci yanı ile yol boyunca durakladığı köy ve evlerde gördüğü insan manzaralarını, Rus toplum yapısı ve hiyerarşisini saf çocuk bakışı ile çözmeye ve anlatmaya çalışır. Yol arkadaşlarından Peder’in kendisine gösterdiği şefkatin, kiliseye gittiği zaman gördüklerinin ve hissettiklerinin betimi yine yazarın çocukluğuna götürür bizi. Yol boyunca tanıdığı insanların ruh ve karakter tahlilerini saf çocuk bakışı ile yansıtan kahramanımız zaman zaman meraklanır, üzülür, düşmanlık besler, korkar, hastalanır…

İstisnasız hepsi de geçmişinden hayranlıkla söz ediyordu, bugününden ise nefret ediyordu. Rus insanı anımsamayı sever, yaşamayı sevmez. … O zamanlar ne tüccarlar ne balıklar varmış, her şey ne kadar ucuzmuş! Şimdi ise yollar kısalmış, tüccarlar cimrileşmiş, halk yoksullaşmış, ekmek pahalanmış, her şey aşırı derecede küçülmüş ve daralmış.

Liseyi geç bitiren yazar, Moskova’ya giderek tıp fakültesine girdi. Tıp öğrenimi sırasında ailenin geçimine katkı sağlamak için çeşitli dergilerde yazılar yazdı. Üniversiteyi bitirir bitirmez doktorluğa başlayan Çehov “Cerrahlık” “Cansız Ceset” ve “Kaçak” adlı hikayelerini bu dönemde yazdı. Bu dönemde yazdığı yazılarını “Melbourne’ün Masalları” adlı kitapta toplayarak üniversiteyi bitirdiğinde ilk kitabını yayınladı.

Realist akım temsilcilerinden olan yazarın tıpçı yanının eserlerinde güçlü gözlem becerisi ve tahlilleri ile karakterleri, toplumu ameliyat masasına yatırmış gibi incelikli, ayrıntılı ve derinlikli incelemesine yansıdığını söylemek doğru bir tespit olur.

“Duruşunda meydan okuyan kibirli, aşağılayıcı, aynı zamanda da çok acınacak ve gülünç bir şey vardı çünkü duruşu daha saygı uyandırıcı bir şekil aldıkça paçaları, kısa pantolonu, dar ve kısa ceketi, karikatürü andıran burnu ve yolunmuş kuşa benzeyen görünüşü daha keskin çizgilerle ön plana çıkıyordu.”

Bir süre sonra hekimliği bırakan Çehov, yazmaya daha fazla vakit ayırdı. Yaşamı boyunca sabit bir sosyal-politik görüşü olmayan yazar eserlerinde karakterlerine yüklediği özelliklerle her türlü haksızlık, dalkavukluk, ikiyüzlülük gibi bayağılıklara taşlamalarda bulundu. Hekimliğe veda ettikten sonra daha aktif yazan Çehov “Alacakaranlık” adlı eseri ile Puşkin Ödülü’nü aldı.

… Görüyorsunuz ben bir uşağım. Kardeşimin uşağı, kardeşimin yolcularının uşağı, yolcular Varlamor’un uşağı, on milyonum olsaydı Varlamov benim uşağım olurdu.
“Neden o senin uşağın olsun ki?”
“Neden mi? Bir fazla kapik için uyuz bir Çıfıt’ın elini öpmeyecek bir bey ya da milyoner yoktur da ondan. Ben şimdi uyuz bir Çıfıt ve dilenciyim. Herkes bana köpekmişim gibi bakıyor. Oysa param olsaydı Moysey’in sizin karşınızda yaptığı gibi Varlamov da benim karşımda kırıtır dururdu.”

Öykücü yanı kadar tiyatro yazarlığı yanı da ön plana çıkan Çehov’un en çok bilinen tiyatro oyunlarından “Martı” sahnelendiği ilk zamanda beklenen ilgi, değer, anlamı görmemiş ve Çehov’un tiyatroyu bırakmasına neden olmuştur fakat daha sonra Moskova Sanat Tiyatrosu tarafından yeniden canlandırılan “Martı” bu sefer hak ettiği ilgiyi görünce Çehov için yenilerini yazmak adına şevk olmuş ve “Vanya Dayı” “Üç Kızkardeş” “Vişne Bahçesi” ni kaleme almıştır. Öykülerinde olduğu gibi oyunlarında da olaydan ziyade ruh hali, kesitler, yitik bir yaşam sunmuştur.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi belli bir sosyal politik görüşü olmayan yazar eserlerinde taşladığı karakterlerin aksi erdemli bir insan modelini şahsi yaşamına taşıyarak kolera salgınında gönüllü doktor olarak aktif rol aldı. Bunun dışında kıtlıkla savaşmak için kurulan teşkilata katıldı. Bu süre zarfında sağlık problemleri yaşayan Çehov hava değişimi maksadı ile çeşitli yerlerde bulunsa da bu amaçla son olarak gittiği Almanya’da 15 Temmuz 1904’te 44 yaşındayken veremden hayata gözlerini yumdu. Yazıya son vermeden önce yazarın Bozkır adlı eserinden çizdiği dokuz yaşındaki Yegoruşka’nın gözünden yaşam ve ölüme bakarak ölümün sadece bedenini götürüp yüzyıllarca adını bıraktığı Çehov’u saygıyla anıyoruz…

Göğün derinliklerine uzun süre gözünü ayırmadan baktığında, düşüncelerle ruh , yalnızlığın bilincinde birleşirler nedense. Kendini çaresizce yalnız hissetmeye başlarsın, daha önce yakın ve kendine ait saydığın her şey sonsuz biçimde uzak ve değersiz olur. Binlerce yıldır gökyüzünden bakan yıldızlar, insanın kısacık yaşamını umursamayan anlaşılmaz gökyüzü ve sis, onlarla göz göze kaldığın ve anlamını kavramaya çalıştığında suskunluklarıyla ruhunu ezerler; her birimizi mezarda bekleyen yalnızlığa aklımız takılır ve yaşamın içyüzü, özü umutsuz ve korkunç görünür… … Yegoruşka, vişne ağaçlarının altındaki mezarında uyuyan büyükannesini düşünüyordu. …anneciğini, Peder Hristofor’u, Kontes Dranitskaya’yı , Solomon’u ölü olarak hayal ediyordu. Ancak kendisini karanlık bir mezarda, evden uzakta, terk edilmiş, çaresiz ve ölü olarak tasavvur etmeyi- ne kadar çalışırsa çalışsın- başaramıyordu; öleceğne ihtimal vermiyor, hiçbir zaman ölmeyeceğini hissediyordu…

Yorumlar kapatıldı.