İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Öl Özgürlük

Benim için gerçek sevgi şu anda Üstyopya’da kaldı. Tırnakları uzadı, saçları kısaldı. Hiçbir şekilde engel olamadım turuncuyu ağlamasına. Sigara içmesine karşı gelemedim. Öylece durdum susanlararası ilişkiler yaşayarak. Kimse görmedi sustuklarımı üleştirdiğimi. Ya da ben göstermedim kimseye. Sonra bir gece, yağmurun kan renginde yağmasını istedim. Ocaktı, eski bir yıldı. Tazeliğini koruyan bir saplantıya deli gibi sarılmıştım. Bayılana kadar sevgi tarifleri aldım. Onu bekledim. Mevsim kıştı. Tanrı yeniden doğmuştu öncesizliğinden. Ağlaşıp sızmaktan başka bir çaremin olmadığını söylüyordu bir bilge. Dinlemedim. İçsiz bir kitap alıp avuçlarımı kokladım. Badem kokuyordu. Kabulleniverdim aniden uyumsuzluk olduğumu, ergen düşlerime dalınca. Kafatasımda üç silah beliriyordu halbuki. Yirmi yedi kurşun yapardı her birinden. Çıldırdım.

***

“Kadını denize atmasak mı ağbi?” diyerek sessizliği delivermişti Kamuran. Gecenin son çeyreğindeydik. Yorgunluğa ilerliyorduk bata çıka. Kaptan içeriye geçip yaprakları değiştirdi. 

“Niye ki?”  

“Kadın çok güzel kokuyor be ağbi.”  Seviniverdim birdenbire, bu kadar içli insanlar arasında çalıştığıma. Kalkıp kucaklamak istedim Kamuran’ı. O, yoğurt kabına doldurmakla meşguldü kadının kokusunu. Denizden gelen soğuk vücudumu sarmıştı. 

“Acaba kadın da üşüyor mudur ağbi?” diye sordu Kamuran. Kaptan, “Niye üşüsün lan?” diyerek şaşırdı. “Abi bu kadın çıplak!” deyiverdim araya girerek. Beni anlayışla karşıladılar. 

Kaptan, Kamuran’a içeriye girmesini söyledikten sonra, Kamuran geniş bir balık ağıyla çıktı içeriden. Kadını sarmalamaya başladık hızlıca. Ağdaki deliklerden kadınsal birtakım şeyler fışkırmaya başladı. Gözümü kapattım ben. Kamuran da kapattı. En son dergi kapaklarına bakarken böyle oluyorduk. Bir de yaz aylarında manşetçi gazeteleri dikizlerken. Çocuktuk işte, cinayet işlemedik ya! Oturup rıhtıma, dalgaları dinledik sadece. Başka fiyaskolarımız yok yani. Sahici olmak için çırpınan üç insandık biz felaket koylarında. Dert yanmadan önce kutu bira açar, bir sigara döndürürdük. Her limanda bir sevgisizdik kişi başına. 

***

Bu gemi çok fazla tuz taşır İremciğim. Bundan sebep çoğu zaman burnumuz yanmıştır hangara girince. Hiçbirinden de pişmanlıkla çıkmamışızdır. Yanlış anlaşılmasın diye söylüyorum: Kazandığımız para her yiğidin hayır diyebileceği türden değil. Hatta lokantalar ucuzlasa kışı da tok geçiririz de Fevzi usta hala dolarla maaş almadığımıza bir türlü inanmak istemiyor. “Abi ne doları?” diyorum, “Dolar, dolar,” diyor. Fevzi usta büyük bir Rotschild’dir İrem. Düşmanımızdır icabında.  

“Lan kadının yerine, Fevzi’yi mi öldürseydik acaba?” dedi Kamuran birdenbire. 

“Bilmem, öyle mi yapsaydık?”

“Bu kadını biz öldürmedik ki oğlum,” diye araya giren Kaptan, kadının yanına yaklaştıktan sonra, ağa parmaklarını geçirip bıçak yarasını gösterdi, “Baksanıza oğlum biz bıçak kullanmasını bilmeyiz ki,” dedi. Biz sadece bıçaklanmasını izlemekle yetinmiştik aslında. Kadının göğsü kuru bir boşluktu.

“Peki kim öldürdü abi?” diye sordum.

Erkekler,” dedi. 

Kamuran kasıklarına dokundu. Ben aynadan yansıyan çirkinliğime baktım. Sustuk.

***

Kola içmeye gittim. Saat üç. Her şeyin yok olduğunu ya da sonsuza kadar donduğunu hayal ettim. Sonra erken pes ettim ve muhtemelen yanına gelmek istedim. “Gelebilir miyim?” diye yazdım. “Gelme,” dedin. Gelmedim. Saat dört.

Kadını kaya parçasına bağladıktan sonra, sol taraftaki koydan epey uzak bir yerde denizin derinliklerine gönderip limana doğru yola çıkmıştık. Kaşınan bir yerlerimizi kaşıyıp aşağıya iniverdik. Gemiye binen sekiz işçi, halatlar ve makinelerle birlikte tuzların bir kısmını indirmekle meşgullerdi. Kaptan, terleyen alnını sildi. Kamuran, tedirgin bir biçimde hala denize bakıyordu. Bu kadar endişeli ve sıkıntılı görünürsek istemediğimiz durumları yaşamak zorunda kalabiliriz diye hayıflandım. Ciddiye almadılar ya da alacak güçleri kalmamıştı. Sevkiyat işi tamamlandıktan ve sigaralar söndükten sonra tekrar yola çıktık. Gün ağarıyordu hafiften. Birbirimizle konuşmuyor, sanki büyük bir felaketi bekliyorduk. Önceleri son sevkiyattan önce muhakkak eğlencenin dibine vuran biz, şu an hiçbir şey yapmamanın hüznüyle bile ilgilenmiyorduk. Hani nerede Ruhi Su, küp küp rakı, gittikçe güzelleşen ömrümüz, nerede memleket sıkıntısı! “Susmayın bre abiler!” demek nafileydi.

Yapacak o kadar çok az şey kalmıştı ki, neden bu kadar azaldığını düşünmek için zamanımız bile kalmamış gibiydi. Sana tekrar yazdım. Saat yine üçtü. Burnumuzu üşümüş düşündüm. Yanıma gelmeni istedim. “Gelebilir misin?” dedim. “Gelemem,” dedin. Gelmedin. Saat biraz dörttü.

Şile’ye doğru hafiften yaklaşmaya başlayınca etrafımızda dönen mavi yansımaları fark eden Kaptan, sıçrayarak üstümüze yürümeye başladı. Ağzından saçılan iri yarı kelimeler, belli belirsiz küfürleri beraberinde barındırıyordu. Bırak dümeni. Bırak dümeni…

“Ne var Kaptan?” dedi Kamuran yanımıza koşup. “Hayrola.”

“Ulan itler, sizin yüzünüzden polislik olduk, ne olacaktı başka!”

Sahil güvenlik ilk anonsunu yapmıyor da sanki muzaffer olmuş bir ordunun nutukçuları gibi dört dönüyordu. “Kaptan, dur Allah aşkına ne polisi?” dedim.

Etrafımız sarılmıştı. Ey, Türk filmleri!

“Olduğunuz yerde kalın, teslim olun!”

“Kadını bırakın!”

Dayanamayıp “Bir yanlış anlaşılma var,” diye bağırdım karşı tarafa, ışığa dönerek. Kaptan boğazıma sarılmış, Kamuran araya girmiş, itişe kakışa debeleniyorduk.

“Bir yanlış anlaşılma var çünkü burada kadın yok.” 

Bir anlığına da olsa Kaptan’ın ellerinden sıyrılmıştım. Kamuran’ın arkasına geçtim. Kamuran’ı kolundan tutup polislere dönerek “Biz hep kadınsızdık abiler,” demek istemiştim. Ancak Kaptan’ın yumruğundan nasiplenen Kamuran olmuştu. “Yine mi Kamuran?” dedim. Kaptan avuçlarıyla yüzünü kapattı. Çöktü olduğu yere. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Elini çekince salya sümük ikilemine geçiverdim. Keşke kadın düşüncesini atabilseydik kafamızdan diye bakıyordu bana. İçim eridi. “Of ulan!” diye haykırdım. Ben de yerine göre tanrısal bakışların açısı mıydım? Acısıydım. 

Küle dönmüş mor kazaklı Kaptan “yarınlarım” diye inledi. Ellerimizde domuz bağlarıyla öylece durduk. Kararan bulutların altındaydık. İçimizden birisinin annesi tarafından yakılan Lazca türkülerin hayalini kurduk. O haldeyken bile hazzın doruklarına çıkabilmiştik. Umrumuz delik deşikti.

***

“Rüstem amca, selamün aleyküm,” dedim tırabzana yaslanırken. Macunumu sabunluktaki boşluğa sıkıştırıyordum.

Kendine has bakışını üzerime dikmeye çalışmış, güneşi zorluyordu. 

“Ve aleyküm selam kurban.” 

“Amca, içeriye kaç karton sigara getirtebiliriz bir bilgin var mı?”

“Yok kurban, dışarıdan alım kalktı diye duyduydum ben.”

“Kurban değil, Kralım” dedim. Bir elimle de yastığındaki tütün parçalarını gösteriyordum.

“Onlar sigara değildir, başka bir şeydir,” deyip tersledi beni. 

Gerisin geri uzandım yatağa. Birkaç dakika sigara değil de ne sardığını düşünmeye çalıştım. Fakat aklım hala sabah gelen o tebligattaydı, çalışmıyordu. Her düşünme çabasından, her zaman olduğu gibi, yine erkenden sıkılıp kurtardım kendimi. Zeki ile ortak kullandığımız çekmecenin sol bölmesini aralayıp tebligatı çıkarttıktan sonra okumaya başladım. Mahkemeden gelmişti, son ayda gelen yedinci tebligattı. Hepsi de birbirine benziyordu. Anlayabildiğim tek fark imza tarihleriydi. Avukat resmi görüşme ayarlamaya çalışıyordu. İki haftadır, bir Çanakkale bir Ümraniye arasında mekik dokuyordu. Benim bildiğim böylesi amansız işler boş uğraşılardı. En son, dilekçesini hazırlayıp itiraz savunmasını yapmıştı. Sevindim onun adına. Garibanım benim, kullan Roma hukukunu çamaşır sıralarımda.

Kağıdı katlayıp yerine koydum. Bu da onun görüşmesiydi işte. “Hayır,” dedim. Kabul edemezdim. Sigara istedim Remzi’den.

 “Oğlum bu sigara değil lan!” dedi.

 “Ne içiyorsan ondan ver.” 

 “Nasıl istersen.”

Başım döndü İrem. Durmadan adını yazıp içtiğim el işi kağıtları ve ilk gençliğim düştü zihnime. Adını temiz olmayan bir kağıda yazamazdım ama yakabilirdim. Bir bakıma fedakarlıktı yani benimkisi de. Banyoya koşup kustum hemencecik. Yüzüm ölgündü, sararmıştı. Başımı lavabonun gövdesine her eğdiğimde midemden bir şeyler dökülmeye devam ediyordu. Kusmaktan yoruldum. Kaldırdım başımı. “Evet,” dedim. Kafamda metinler hazırlanırken bütün kötülükleri çoktan kabul ettiğimi anlamıştım. Her şey basitti. Ben ve Kamuran gizli işbirliğine gidip, ortak savunma yapacaktık. Bütün suçu planlı bir şekilde Kamuran’ın üstüne atarsak ikimizin de buradan çıkma şansı olabilirdi. Tehdit vesaire der, kurtulurduk. Zaten Kaptan kaç yaşında adamdı. Biz henüz sevişememiştik bile. Delikanlı çağımızın altın yıllarındaydık. Birasız yapamazdık. Anla işte İrem, bir şekilde çıkmalıydık. Öyle de oldu. Kaçırmadık bu şansı. İki ay daha yattık komplodan sonra. Kamuran, Kaptan’la aynı cezaevinde kalıyordu ve Kaptan sadece iki ay direnebilmişti ısrarlarına. Kamuran bir yolunu bulup ajitasyonu vurunca, Kaptan’ın hassas damarından sızmayı başarmıştı. Hayatı boyunca “Dünya hassas kalpler için cehennemdir,” diyen Goethe’yi, noktasal bir küfür olarak algılamış olsa da kendi sonunu getiren hassas kalbine bağlı damarlarından birisini, bir sabah tuvalette gizlice jiletleyerek bu cehennemden kurtuluş mücadelesini sonlandırmaktan çekinmedi. Bir böcek gibi yaşayıp terliksiz ölebilmişti. Şimdi ise nerede olduğunu bilmiyorum. Kamuran, “Cebeci’ye gömülmüş” dediyse de inanmıyorum. Çocukları sevmezdi onu. Kesin kimsesizlerde gömülüdür. “Madem mezarı var, keşke gidip şarap dökseydik lan,” dedim. Ne güzel, tabutta röveşata gibi olurdu. Pek etkilenmedi. Yan odaya geçip Şule Mule’nin yatağına girdi. Üzüldüm. Üzüldüm çünkü bizler otçul insanlarız be Kaptan!

***

Peki müthiş İremciğim,

Öncelikle kediler neden uzun yaşamaz, bilir misin? Çünkü belirli bir uyku düzenleri yok. Üstelik çok fazla sevişiyorlar. Sokak ortasında apansızın zinaya delalet ediyorlar. Yalan söylüyorlar. Çöpleri boşalttıktan sonra yerlere saçılmış, güzelim asfaltı rezil hale getirmiş çürükleri toplayıp eski yerine koyma zahmetine girişmeden, pinekleye pinekleye geri çekiliyorlar. Annelerine ve babalarına saygısızlık yapıyorlar. Çıplak geziyorlar. Okuldan dönen erkek çocuklarının elleri arasından fırlayıp yüzlerine çizik atabiliyorlar. Kitap okumuyorlar. Şiir yazmıyorlar, film izlemiyorlar. Oy kullanmıyorlar. Dişlerini fırçalamıyorlar. Selam vermekten kaçınıyorlar. Sigara kullanıyorlar. Bir de en önemlisi, yağmurdan yağmura duş alıyorlar. Gel de uzun yaşa! Olacak iş değil.

Oysa senin kedin açlıktan öldü, bilirim. Sol gözü de kördü. Hiç sevişemedi. İyi bilirim, kedilerin kendi kaderlerini tayin etme hakkının bir türlü gerçekleşememesinden mustaripti. Sabahları erkenden işe giderdi. Semaverden çay içerdi. Babası kalp krizinden gitmişti. Elbiselerini kirletmemek için giymezdi. O, bir dişiyi sevdi. Sonu erken geldi ve sen beni sevmemekten zaman bulamadın onu beslemeye. Kahrından öldü. Adı da Mao.

Umrunda olmadığın,

Kralın.

 ***

“Bugün nasılsınız Kralım?” diye fısıldayınca kendime gelmiştim. Göz kapaklarım ağırlaşmıştı ve saçlarım hala ıslaktı. Her zamanki gibi odaya tekrardan göz geçirdikten sonra ayaklarımı kısıp tam karşısına oturdum. Kötü kokuyorum düşüncesi peşimi bırakmıyordu. Ardı arkası kesilmeyen tren uğultuları kulaklarımın dibindeydi ve sürüncemedeydim.

“İyiyim hocam, sizi sormalı.”

“Şu anlık her şey iyi gidiyor,” dedikten sonra hal-hatır palavralarına daha fazla ehemmiyet göstermeyip önceki notlarını karıştırmaya başladı. Parmakları ve gözleri bilgisayarı takip ediyordu. Yüzüne yansıyan parlak ışıktan rahatsız olmuştum.

“Şimdi,” dedi “Kamuran’la iletişime geçebildiniz mi?”

“Evet.”

“Kafanızdaki intihar planını açıklayabildiniz mi?”

“Evet.” 

“Peki Kaptan Bey ile olan bağlantısını?”

Bileklerimin pozisyonuyla masanın hakimiyetini kendi lehime doğru çevirmeyi başardım.

“Doktor Hanım,” dedim, “önceden anlattığın kadarıyla sen de acı şeyler yaşamışsın, o yüzden geçmiş olsun fakat intihar edeceğimi pek sanmıyorum, yani bu aralıkta dolanan bir insan olamadım hiç. Yalnızca bir şeylere anlam yüklemekle ilgili sorunlarım var ve bunları aşamıyorum, her şeyden çabucak etkilenebiliyorum ve çabuk soğuyorum, bazense hala bir çocuk olduğumu düşünüyorum, çocukken mızmızlanarak yaptırdığım şeyler geliyor aklıma ama sonra…”

“Eee sonra?”

“Sonraysa sakallarımı kesiyorum ve hassas olmayı kendime yakıştıramıyorum, bütün mesele bu yani.”

“Bunları küçümseyerek aşamazsın ki.”

“Aşmak mesele değil zaten,” dedim, “mesele insanların…”

“Bak Kralcığım, insanlar arasında iyiler de vardır kötüler de.”

“Evet biliyorum,” dedim. “İnsanlar arasında iyiler de vardır kötüler de ama ben ikisiyle de ilgilenemiyorum. Sadece diyorum ya hassas bir beyne sahibim, bak kalp demiyorum direkt beyin diyorum. Düşüncelerimi kontrol edemiyorum hocam, bir düşünmeye başladım mı saatler geçiyor… Bir de bakıyorum ki on bir olmuş! Lan ben iki saattir ne düşünüyorum diyorum kendime…”

“Onu soracaktım ben de,” dedi araya girerek, “tam olarak ne düşünüyorsun?”

“Beşiktaş’ı düşünüyorum hocam. Kaptan abiyi, Raskolnikov’u, eden bulurları, varyemezleri, kuru fasulye pilavları, asfalttaki izmaritleri, babamın kemerlerini, dandini dandini dostanaları…” 

Konuşmadık bir süre. Duymak istemedim de diyebilirim. İçerisi ısınmış, alnım boncuklaşmaya başlamıştı. Gülümseyerek beni dinliyordu. Konuyu başa döndürüp adını bilmediğim ve belki de bir sabah vakti ekmek bıçağıyla boğazıma saldıracağım sahneden ötürü hiçbir zaman da bilemeyeceğim bir bilimsel teknikle beni tekrardan konuşturmaya hazırlanıyordu.

“Kamuran ile aranız nasıl?”

“İyi.”

“Sadece iyi mi?” 

“Evet, sadece iyi”

“…”

“Peki yaptığınız şeyle ilgili hiç pişmanlık duyuyor musunuz?” diye sorunca, sinirlendim.

“Hayır hiçbir pişmanlığımız yok, biz ne yaptıysak özgürlüğümüz için yaptık.” 

Beni sakinleştirmeye çalıştı. 

“Bakın doktor hanım, bu işler öyle kolay değil, hele ki yargılanacak kadar asla basit değil. Ben bu dünyanın ne ifrit bir dünya olduğunu hepinizden iyi biliyorum. Çok uzun yıllardır biliyorum hem de. Yaşanmaya değer bir şeylerin bir yerlerde organ yetmezliği yaşadığını da, yaşama sevincinin sigarayı günde üç pakete çıkarttığını da, çok kültürlü bir yalnızlığın hala bir yalnızlık olduğunu da, her şeyleri biliyorum ben… Benim asıl özgürlük dediğim şey öyle bir şey ki…” dedikten sonra boğazım düğümlendi ve ağlamamak için bir solukta masadan kalkıp kaçtım. Bir daha da geri dönmedim oraya. O da bir daha beni oraya çağırmadı. Kalsam ne olacaktı ki zaten?

Bana durmadan, “Hiç mi yok, yaşamaya değer bir şeyler?” deyip duracaktı.

“Yaşamaya değer bir şey yok, ölümü uzaklaştıran şeyler var sadece,” deyip duracaktım ben de. Musluğun altına kafamı daldırıp kanayan burnumu yıkadıktan sonra, ölmek için hiç kullanılmamış, parlak bir ekmek bıçağı almaya gitmişken.

***

Ölemedim İrem. Oysa çok inanmıştım, başarmanın öbür yarısını başarabileceğime. Her şey hazırdı, çıkardım naylon kartondan, sürdüm gözyaşlarımı ama götüremedim gövdemden yukarıya. Şurama kadar geldi de yapamadım. Usulcacık yere bıraktım. Hırsımdan titriyor, bir türlü sakinleşemiyordum. Üstüm başım paramparçaydı. Ne bulduysam yerle bir ediyordum. Bu hırsım, hıncım kimeydi? 

Belki de bizlere, mukavvadan yeni bir hayat yaratmayı öğretmelilerdi. Taze bir mutluluğu çizdirebilmelilerdi. En baştaydı belki de ilk defa görmezden gelinen hatamız. ‘‘Hata aramak büyük bir hataydı’’ diye yazan ilk ergenliğimize güvenmeliydik. Sivrilip karşımıza dikilen öfke kontrolsüzlüğümüz ile el ele çayırlarda koşan panik atağımızın canını okumasını bilmeliydik. Uçlarını zorladığımız tahta kalemlerin bir gün mutlaka bize de kırılacağını kabullenmeliydik. Taptıklarımızın ölümlerini unutmak sadece yedi gün sürerdi, öyleyse kandırmamalıydık kendimizi ve mezar kabuklarına direnmemeliydik. Yalnızlık yalın gelen bir duyguydu, erken susturduklarımızı yalnızlığa dahil etmemeliydik. Daha ne diyebilirdim ki kendime? Başka ne kalmıştı ki bana hırsımı hatırlatan? Ah bir bilsem şuramda çıldıran yılmışlığımı… Her saat bir hücresini boğazlıyordu soyut sansaryanlarda!

***

Kaçıncı günü olduğunu unutmuştuk. İşkencenin kıçına moloz bağlamış, küflenmeyi bekliyorduk. Yeryüzünün eski bir coğrafyasında, sırtını kireçlere yalatan başka birilerini bulamazsanız şayet, onlar bizdik. Biz sevişememiş ve ölememiştik. Gerçi kimi arkadaşlar ilkini ölmekle eş değer tutuyor olsa da… Aman neyse. Bense ölememek sevişmektir diyorum be kardeşim, var mı! Sırf inat olsun diye, kendi kendiyle kahraman güreştiren şairlerden neyim eksik? Soruyorum: Ana fikir ‘‘sıkılmak’’ olunca roman bizim biyografimiz olmuyor muydu? ‘‘Uyanmak’’ olduğu zaman uyumak da bir sıkıntı değil miydi bizim için? “Sıkılıp tekrardan bir şeyler giymeyeceğimizi bilsek çıplak gezeriz, düşünün, o kadar sıkılıyoruz yaşamaktan, yaşarken…” diyen biz değil miydik?  Neydi peki o zaman bizi o delikten kurtarıp yaşama döndüren? Bu özgürlük tutkusunun sebebi neydi?

Ne zaman ki sırtına melanet hırkası geçirmiş bir adet Kral aptalının abdalca davranışlarını bir adet İrem açıklamaya kalksa içimde bir adet tel kopuverir. Bir düzenbazla sevişemezmiş. Ona göre, ben Kamuran’la birlikte ahlaksız bir düzenbazmışım. Fakat sonra ona “Camus da bir düzenbazdı İrem,” diyorum o ise hiç gecikmeden “Camus’un aklı fikri sevişmekte değildi,” diyor. 

“Ah be,” diyorum. “Ah be, senin ten renginde dünyadaki bütün renkleri görebilen bir adamdım ben, şimdiyse dünyanın kendisine dahi tahammülüm kalmamış bulunmakta. Asgari şartlı bir ölüm düşlüyorum İrem, sadece asgari şartlı bir ölüm.” 

Özgürlük böyle bir şey.

Editör: Elif Türkoğlu

Latest posts by Berşan Koca (see all)

Yorumlar kapatıldı.