İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Âşıklar Bayramı: Yolda Geçen Bir Hesaplaşma Hikâyesi

2008 yılının karlı ve duygusal bir sabahında Sonbahar filmini izlediğimizde çarpılmıştık. Neden böyle söylüyorum, çünkü sevdiğim adam ile tanışmama, hayatıma dahil olmasına vesile olan bir film Sonbahar. Filmi izlerken, perdenin içinden ruhumuza akan duygu selinin bizi esir almaması mümkün değil. Karakterlerin derinliği, diyalogların yalınlığı ve sinemanın tüm estetiği bu filmde mevcut. Türkiye Sinemasının değerli sinemacılarından Özcan Alper Sonbahar filminde hayata dönüş operasyonlarını, Gelecek Uzun Sürer filminde Kürt sorununu ve faili meçhul cinayetleri, Rüzgârın Hatıraları’nda ise Ermeni soykırımını ve varlık vergisini işledi. Bu üç filmin de göbekbağıyla bağlı olmasını göz önünde bulundurarak Özcan Alper sinemasının duyarlı kadrajını yakından izleyebiliriz. Yönetmenin, politik duruşunu açıkladığına hiçbir yerde rastlamadım, ancak tamamen insani ve sinematografik açıdan ele aldığı derin hikâyeleri tane tane anlatıyor. Bu üç filmde de toplumsal ve kişisel hafızaya dair çatışmaları yerinde sorularla irdeliyor. Bu açıdan filmlerin bir üçleme olduğunu düşünüyorum. Toplumsal hafızanın sinemadaki yerini itina ile işliyor Özcan Alper. Şu sıralar yeniden adından söz ettiren yönetmenin Netflix’e çektiği Âşıklar Bayramı filmi, gösterime girdi. 2020 yılında Attila İlhan Roman ödülüne layık görülen kitaptan uyarlanan filmin senaryosunu, kitabın yazarı Kemal Varol ve yönetmen Özcan Alper yazdı.  

Âşıklar Bayramı filminin başrol oyuncuları usta oyuncu Settar Tanrıöğen ve oyunculuk kariyerini hızlı ve sağlam adımlarla çıkan Kıvanç Tatlıtuğ. Kemal Varol’un güçlü kaleminden sinemaya uyarlanan filmin hikâyesinde, 25 yıl sonra bir gece, yıllardır görmediği oğlunun kapısında beliren bir babayı takip ediyoruz. Çoğu yorumda yol hikâyesi olarak adlandırılıyor film, ancak ben daha çok “yolda geçen bir hesaplaşma” filmi olduğunu düşünüyorum Âşıklar Bayramı’nın. Film sert bir hesaplaşma duygusu ile ilerlemiyor, yumuşak karnımıza dokunuyor. Ebeveyn yoksunluğu. Kemal Varol’un 2019 yılında yayımlanan kitabı, güçlü konusu ve kurgusu ile okuyucuların ilgisini çekmeyi başarmıştı. Kızgınlığın, kırgınlığın, suçluluk duygusunun, hayatından çıkartmak ile kopamamanın çatıştığı bu güçlü romanın beyazperdeye uyarlanması okuyucularını oldukça sevindirdi. Dümdüz bir yolda ilerleyen arabanın içindeki virajlı hikâye şimdilerde izleyicinin de boğazında düğümler oluşturuyor. Settar Tanrıöğen’in filmin hazırlık aşamasında 13-14 kilo verip saz eğitimlerine yeniden başlayarak hazırlandığı film, birçok açıdan izleyicinin takdirini topladı.

Kıvanç Tatlıtuğ’un bambaşka bir karakteri canlandırarak izleyicileri ile buluştuğu film, filmografisine artı bir puan olarak işleniyor. Yakın zamanda yine Netflix ekranı için çekilmiş bir denizaltı hikâyesinde rol alan Tatlıtuğ, sadece yakışıklılığı ve magazinel yönüyle değil, oyunculuğu ile de dillerde. Şu döneme kadar yaptığı televizyon ve beyazperde işlerinde her zaman hakkını vererek canlandırdığı karakterlerin ilk sırasına yerleşebilir Yusuf karakteri.

Özcan Alper’in yönetmeliğinde çekilen film, sakin bir hesaplaşmanın izlerini üzerinde taşısa da Anadolu geleneği, aşk, yoksunluk, üzerine. İnsanın yaşamını sorguladığı her film gibi. Settar Tanrıöğen, sinemanın en karakteristik yüzlerinden biri olarak kendine yakışır bir oyunculuk çıkarmış elbette. Karaktere verdiği ifade insanı incitiyor, ama zaten incinmiş ve incitenbir duygusu var karakterin. Filmin açılış sekansı oldukça etkileyici. Sarı bir çocuk; bir omuz, bir dokunuş ve donan bir kare. Yusuf’un evine girerken takındığı tavır, tedirginlik, -ki burada ciddi bir vücut dili var- açtığı şarkı, yaktığı sigara, içtiği rakı, okuduğu kitap aslında bize karakterle ilgili çok şey söylüyor. Öylece izliyoruz akan sahneleri. Sonra gerçek bir ses geliyor, geçmişten. Kapının merceğinden bakan Yusuf, ellerini nereye koyacağını bilemiyor. Geliyor, gidiyor, bakıyor ve sonunda o kapıyı açıyor. Çünkü biliyor ki o kapı elbette açılacak, kaçış yok. Kapıda ise Heves Ali var, Yusuf’un kaçtığı, kaçarken çok yaklaştığı babası. Film başlarken içimize çöken kasvet ve karanlık film boyunca devam ediyor. Özcan Alper sinemasında var olan ve çoğu zaman değişmeyen unsur karanlık. Başrollerin üzerine yüklenen yönetmen, her filminde olduğu gibi bu filmde de başrollere çok yüklenmiş. Yan karakterlerin oldukça az olduğu filmde izleyici bir eksiklik hissediyor. Çünkü yan karakterler, yan unsurlar hem başrollerin üzerindeki yükü azaltır hem de filmin akışını pekiştirir. Özcan Alper bu unsurları kullanmayarak yine önce başrollere sonra da sinemasının en temel unsurlarından biri olan mekâna yüklenmiş. Mekân Özcan Alper sinemasının en tatlı destekçilerinden. Bütün filmlerinde bu tatlı desteği izleyici ile yakından paylaşıyor. Tozlu, topraklı yollar, bozkırın içinde kalmış avuç kadar yeşillik, Anadolu’nun eşsiz mimarisi ile kadrajı çok güzel dolduruyor yönetmen.

Yusuf’un sürekli oynadığı gözlükleri, Heves Ali’nin durağan bedeni ve elinden eksik etmediği sazı… Yusuf ile aralarında geçen diyalogları ne kadar içi boş bulsam da filmin rengi beni üzmeye yetti. Bir film izleyenini üzmeli mi bilmiyorum, ama birçok film birçok açıdan üzüyor ve belki de üzmeli. Güzergâhının hesaplaşma olduğu yollar içinde akan film, sessiz bir film aslında. Az kullanılan diyaloglar oyuncuların yüzüne, bedenine, bakışına derin bir yorgunluk olarak yansıyor. Yine filmin açılış sekansı da estetik bir kadrajla verilmiş. Heves Ali’nin hastalığına dair tüm ipuçlarını bu yolda izliyoruz. Yusuf’un, babası üzerindeki etkisi göz ardı edilemiyor; çünkü terk edilen çocuklara dönmek bunu gerektiriyor. Yolcuğun Kırşehir’den başlaması ve Anadolu’nun yegâne geleneklerine çıkması izleyiciyi hem görsel zenginliğin hem de geleneksel duyguların kucağına bırakıyor. Neşet Ertaş ve Muharrem Ertaş’a saygı duruşu da önemli bir ayrıntı. Ozanlık mertebesine dair cümleler hem etkileyici hem de hatırlatıcı. Filmin sanırım en etkileyici kısmı burada. Heves Ali ve Yusuf ile çıktığımız yolculuk, birçok koldan izleyicisine saldırıyor dersek yanlış olmaz. Yusuf’un kanayan yaraları yolla birlikte akıyor, travmalarının hesabını sorduğu babası ise sessiz. Film aktığı sürece hâkim olan hüznün dozu kaçmış olsa da izleyici bu dramın içine başarılı bir şekilde çekiliyor. Âşıklar Bayramı’nın dram ve ajite arasında gidip gelen finali, ajiteye yenik düşüyor. Sinemasının tüm unsurlarını ustaca kullanan Özcan Alper, bu konuda izleyiciyi biraz şaşırtıyor. Birçok açıdan alkışa layık görülen filmi, bize yeni bir duygu, yeni bir başlangıç, yeni bir kadraj sunmuyor, ama vasata alışkın bu sektör içinde hepimizin izleyebileceği bir seyir sunuyor. Babasına öfkeli her çocuğun, aslında babasına benzediği fikri ile incelemeyi sonlandırırken, Kemal Varol’un güçlü ve çok çeşitli dilini ısrarla tavsiye ediyorum. Ayrıca yüzünde Anadolu’yu taşıyan Laçin Ceylan -zere kadın- saygı ile.

Editör: Onur Özkoparan

Yorumlar kapatıldı.