Yazar: 18:10 Öykü

İskoçya’da Bir Bahar

Bahar kendi kendine “Başka iklimleri seviyorum. Sıcaktan soğuğa ve soğuktan sıcağa gitmeyi de!” diyeli henüz birkaç ay olmuştu. İskoçya’da hava bir ya da iki dereceydi. Hâlbuki İstanbul’da bu mevsimde hava sıcaklığının 20-25 dereceyi bulduğu olurdu. Kör talih! Hava sıcakken soğuğu, soğukken sıcağı özlemek tipik insan ikilemi olmalıydı. Aslında aldığı karar sonucu çıktığı tatilden hoşnuttu. Onun için tatil kabuğunu bırakan salyangoz olmaktı, özgür, umarsız ve rahat. Farklı şehirler görmese, müzeler gezmese, insanlar tanımasa kendini yenileyemezdi sanki. Şimdi şarj olma vaktiydi. Bir haftadır İskoçya’daydı ve şimdiden birkaç izlenim edinmişti: İngilizceye benzemeyen bir İngilizce konuşuyorlardı, etrafta kedi, köpek yoktu ve sokakta, otobüste, her neredelerse kadınlar yüksek sesle kahkaha atıyordu. En son Glasgow’dan Edinburgh’a yolculuk ettiği otobüste üç genç kız aşırı derecede gülüp eğlenmişti. Bahar o kadar yorgundu ki uyumak istiyor ama uykuya daldığı ender anlar kızların gülme sesleri ile bölünüyordu. Bir buçuk saat süren yolculuk boyunca Bahar dahil kimse kızların kulak tırmalayıcı seslerinden rahatsızlık duymadı, şikâyetçi olmadı, en azından bu seslere herhangi bir müdahalede bulunmadı. Böylece yarı uyanık haldeki Bahar’ın yorgunluğuna bir de şaşkınlık eklendi. Türkiye’de olsa şu ana kadar birkaç kişi seslere ve kızlara müdahale eder hatta otobüste kızların tarafını tutanlar ve onları susturmak isteyenler diye gruplaşmalar olurdu. Tartışmanın en hararetli anında kaptan ya da muavinin hakemliğine başvurulmak istenir, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” soruları yankılanır ya da birileri otobüsten atılmakla tehdit edilirdi. Kafasındaki senaryolara gülümseyen Bahar bütün yolcular gibi hiçbir müdahalede bulunmayıp gürültüye katlandığı için kendisini çok medeni hissetti. Gerçi civarındaki otobüs yolcuları ya çikolata renklilerdi ya da bilumum üçüncü dünya ülkesinden gelme gibilerdi. Gürültü yapan kızlar gibi sarışın ya da İskoç değillerdi. Belki başlarına iş almamak ya da uğraşmamak adına, belki İngiliz vatandaşlıkları yok diye katlanmış olabilirlerdi. Yine de kim bilebilir? İnsanları görüntüleri ile yargılamanın çok eski ve çağımızda istenmeyen bir davranış biçimi olduğunu Bahar da biliyordu ama elinde değildi.

Hostelin mutfağında çayını yudumlarken birkaç gün önce birlikte Isle of Sky turuna katıldığı medeni insanları hatırladı Bahar. Onlar İskoç değildi, çoğu Amerikalıydı. Amerikalı olmasına Amerikalılardı ama Bahar’ın filmlerde izlediği klasik Amerikalılara benzemiyorlardı. Hatta onları teker teker alıp Türkiye’deki farklı bölgelere koysa tip olarak hiç de yadırganmayacaklarını düşündü. Bahar’da fena halde “Peki ama aslen nerelisin?” sorusunu sorma arzusunu uyandırmalarına rağmen ırkçı olarak düşünüleceği korkusu ile dürtüsüne gem vurdu. Peki, bu insanlar neden medeniydi? Çünkü Isle of Sky’a gidecek olan tur otobüsü yanlarına gelmiş, buna rağmen otobüs sırası beklemeye devam etmiş, otobüsün önüne ve ardından içine atlamamışlardı. Bahar’a göre insanların bencil gözükmeme, bilakis özgeci ve fedakâr gözükme çabası takdire şayandı. Öte yandan çılgınlar gibi kendini otobüsten, uçaktan, vapurdan bir an önce atmaya çalışmak ya da milletin hakkına girerek sıraları hiçe sayıp öne geçmek nasıl bir anlayışın ürünüydü? Empatisizliğin ve bencilliğin ürünü olsa gerek, diye düşündü. Aklına müzedeyken kol çantasına çarpan sekiz dokuz yaşlarındaki çocuk geldi. Çocuk çarpar çarpmaz utanmış ve Bahar’dan özür dilemişti. Mahcuplaşan Bahar da çocuğun özrünü kabul ettiğini gülümseyerek göstermişti. Türkiye’de sürekli talep, ısrar ve inkâr eden, sonra da ağlayan çocuklara denk geliyordu, özür dileyenine pek rastlamamıştı. Demek ağaç gerçekten yaşken eğiliyordu. İskoçların medeniyet hanesine hemen bir artı daha yerleştirdi. Ama çocuğun da hareketli, spontane olanı makbul değil miydi? Böyle sürekli özür dilemeye ne gerek vardı? Bir orta yol belki bulunabilirdi. Aklına müzede yaşadığı başka bir olay geldi. Aynı müze mi bir an hatırlayamadı. Hayır, aynı müze değildi. Çocukla çarpıştığı müze Edinburgh’taki İskoçya Ulusal Müzesi’ydi. Diğer olay ise Londra’daki Tate Britain Müzesi’nde gerçekleşmişti. Bu sanat müzesinde gezinirken savaşla ilgili bir tablonun önünde tablo ile ilgili bilgileri okuyordu. Bu esnada bir adam usulca yanına yaklaşmış ve konuşmak istediğini söyledikten sonra “Şimdi burada sadece birkaç cümle ile anlatılmış bir savaş var ama benim atalarım bu savaştan etkilendi. Büyük büyük dedem bu savaşta öldü. Ben bu tabloyu görünce çok duygulandım ve kendimi açmak istedim. Çünkü buralar benim ait olduğum topraklar. Beni dinlediğiniz için çok teşekkürler,” dedi. Afallayan Bahar adamın minnetini içtenlikle kabul etti ve böylece yaşadığı gariplikler hanesine bir artı eklemiş oldu. Müze bahsini bir tarafa bırakmak isteyen Bahar hostelden dışarı çıktı.

Mis gibi soğuk havayı içine çekti, beresini kafasına iyice yerleştirdi ve “İyi ki yanıma almışım,” dediği eldivenleri giydi. Hostelin kapısından birkaç metre uzaklaşmıştı ki yerdeki kusmuğun az ilerisinde yatan yırtık pembe sigara paketi dikkatini çekti. Türkiye’de sigara paketlerinin sigara içmeyi caydıran resimli uyarılarla basılmasından yıllar sonra yeni bir standartlaşmaya gidilmiş ve paketler bu sefer karalara bürünmüştü. O sebeple şeker pembesi sigara paketi ona çok cazip geldi. Fotoğrafını çekmek için iyice yere eğildi. Tam o sırada hostelin kapısı açıldı ve yaşlı bir adamın hostelden dışarı çıkışı ile Bahar’ın pembe sigara paketinin üstünden doğruluşu bir oldu. Bahar utangaç bir tebessümle yaşlı adamı selamladı. Yaşlı adam karşılık verince durumla yüzleşmeye karar verdi ve adama “Beni yakaladınız,” dedi. Yaşlı adam Bahar’ın telaffuzunu anlamamış olacak ki sigarasını yakarken “Pardon, öksürük mü?” diye sordu. Bahar kendini anlatmaya kararlı bir şekilde “Yok yok,” deyip açıklamaya geçti: “Benim ülkemde sigara paketleri hep siyah, pembe yok. O yüzden fotoğrafını çekiyordum,” dedi. Yaşlı adam beklenen soruyu sordu. “Hangi ülke?” Bahar “Türkiye,” diye yanıtladı. Konuşma boyunca da kendini haklı çıkarmak istercesine sigara paketinin başka fotoğraflarını çekmeyi ihmal etmedi. Anlatma sırası yaşlı adama geçmişti. “Geçen haftaydı, hatta geçen hafta bile değil geçen gün, yok yok, cumartesi günü, yani dün akşam aslında, burada bir güvercin öldü.” Adam hostelin duvarı ile yerin birleştiği köşeyi gösteriyordu. Devam etti. “Ölü güvercinin yanına ufak bir kutu içinde viski koydular. Sarhoşluktan öldüğü düşünülsün diye, ha ha,” Adam gülerken Bahar da espriyi anladığı belli olsun diye “Ha ha ha,” dedi. Ama şimdi yaşlı adam niye böyle bir olay anlatıyordu? İskoçların mizah anlayışından hazzetmediğini bir kez daha kavradı. Sıkılganlıkla düşündü. “Acaba bana alkolik muamelesi mi yapıyor? Acaba pembe sigara paketi ile ilgili verdiğim cevap onu tatmin etmedi mi? Bana inanmadı mı?” Yine de adama selam vererek yoluna devam etti, adam da sigarası bittiğinden kapısında beklediği hostele geri döndü.

Bahar yılların alışkanlığıyla yere bakarak yürüyordu. Cumartesi akşamının izleri pazar sabahının kusmuklarından kendini belli ediyordu. Taze hava iyi gelmiş olacak ki ağzındaki sıcak nefesi soğuk havaya üfleyerek sigara baloncuğu, göğe yükselen halkalar yapmaya çalışarak eğleniyordu. Birazdan ücretsiz Edinburgh yürüyüş turuna katılacaktı. Tarihi binalar arasından Eski Şehir’e ulaştı ve Copper Stil Bar’ının önündeki tur rehberine kendini tanıttı. Tur başlamadan önce bütün katılımcılar geldikleri ülkeyi söyledi. Bahar katılımcıların İngilizcesinden İtalya, İspanya, Almanya, Singapur, İskoçya ülkelerini seçti.  Evet, katılımcıları üç aşağı beş yukarı anlamıştı ama tur rehberinin telaffuzunu güçlükle anlıyordu. Gerçi gözlemlerine göre diğer turistler de Bahar gibiydi. İskoç esprilerinin eşlik ettiği yürüyüş boyunca ara sokaklardan küçük meydanlara açılmak bir gizemi ayyuka çıkarıyordu: Şehrin romantikliğini… Yağmur yağmaya başladıkça bina tonozlarının altında dinleniyorlardı. Tura katılanlardan çekik gözlü bir adam Bahar’a yaklaştı. Bahar onun Japon olduğunu düşünüyordu. Adam “Türkiye’densiniz demek,” diyerek adının Liu olduğunu ve Singapur’dan geldiğini söyledi. “Benim çalıştığım firma Türkiye’de bir fabrika satın aldı. Belki benim de gitme durumum var. Hangi şehirdensiniz?”. Bahar “İstanbul,” dedi. “Evet, İstanbul’da fabrika. Orada yaşamayı önerir misiniz? Yaşam koşulları nasıl?” Bahar eğer maaşını dolar ya da euro olarak alacaksa yaşamın kolay olabileceğini, Türkiye’de yoğun bir enflasyon ortamı olduğunu, İstanbul’un imkânları bol, güzel ve kalabalık olduğunu, büyük bir şehir olduğunu anlattı. Liu kızının Londra’da üniversite okuduğunu, onu ziyaret ettikten sonra beraber Edinburgh’a geldiklerini ama yürüyüş turuna yalnız katıldığını, Batı’da Çinli olmanın zor olduğunu ifade etti. Bahar yüzünde zerre kırışıklık olmayan Liu ile empati kurdu. Her ne kadar Liu’nun Japon olduğunu sansa da Çinli olmak zor olmalıydı. Belirgin çekiklikte gözleri, bariz yüz ve vücut yapıları vardı. Mesela Bahar Çinli değildi, sarı ırk ayrımcılığına uğramıyordu ama sarışın Avrupalı gibi de değildi. Sahi nereliydi? Onu da çok bilmiyordu, ortalama bir ırk olarak oradan oraya savruluyordu. Türkiye’de kendisini ne kadar yabancı hissediyorsa yurtdışında da o kadar yabancıydı. Mesela İskoçya’ya geldiğinden beri telefon şirketleri ve banka kredi pazarlamacıları dışında telefonu çalmamıştı. Yanında arkadaşı olduğunda onların telefonu sürekli çalardı; işle ilgili danışılıyor, işyerinin, çalışanların ve olayların dedikodusu yapılıyor ve firma, sektör belki ülke kurtarılıyordu. Arkadaşlarının kendisini adayacak bir işi olmasını, mesai saatlerini bırak mesai dışında, tatilde, tiyatroda, sinemada sürekli işle ilgili mesajlaşmalarını ve konuşmalarını, bu sayede kendilerini özel ve önemli daha doğrusu “işe yarar” hissetmelerini garipsiyordu. Özetle işin kendisine, hayatına, zamanına egemen olmayışını seviyordu. Mümkün olsa hiç işe gitmezdi. En son hadsiz iş arkadaşları hangi para ile İskoçya’ya gittiğini sormuşlar, Bahar’ı sinir etmişlerdi. Onlara neydi hem? Gezmeyi seviyor, gezmeye öncelik veriyordu. “İnsanlar neden bu kadar meraklılar, neden her şeye burunlarını sokuyorlar?” diye düşünmekle birlikte kafasında verilecek bir açıklama arıyordu. Sonunda buldu: “Aa evet param yok. Borç para verir misin?” derim. Bir daha para mevzusu açacak olan kişilerden para istemeyi kafasında kurguladı. “Ha ha haha,” diye kendi kendine güldü. Hadi bakalım şimdi sorsunlar parasını. Cevaplar hazır. Soruya soru ile karşılık verecek, borç isteyecek!

Gerçekliğe döndüğünde bu sefer işin ve işteki insanların gezide, üstelik yurtdışı gezisinde aklına gelerek çok değerli zamanını çalmalarına kızdı. Düşünmek, kurmak, kurgulamak da anı yaşamasına engel oluyordu kuşkusuz. Düşünceler sağanağından yağmurun dinmesi ile kurtuldu. Turla birlikte merdivenlerden inip Prenses Caddesi’ndeki bebek fil heykelinin önüne geldi. Rehber 2012 yılındaki skandaldan, ölen bebeklerin krematoryumda yakılıp yakılma sonrası küllerini isteyen ebeveynlere küller yok diye verilmediğinden, hâlbuki küllerin krematoryumun bahçesine gömüldüğünden bahsetti. Skandalın ortaya çıkmasından sonra olaydan etkilenen 250 aile için bebek fil heykelinin yapıldığını, bu olayın hiç unutulmaması için güçlü hafızası ile ünlü filin seçildiğini, bahçeye de unutmabeni çiçeklerinin ekildiğini anlattı. Bahar her şeyi bu kadar hatırlamanın ne gereği olduğunu düşündü. Olayın skandal boyutunu anlamak zor geliyordu. Sonuçta bebekler yakılmıştı, aileler zaten bebeğin küllerini etrafa dağıtmak için istiyordu. Krematoryum görevlileri ise bebek küllerini gömmüştü. Biraz daha düşünüce görevlilerin işlerini ihmal ettiğini ve zaten bebek kaybettikleri için üzülen ebeveynlere bir darbeyi de verilen sözün tutulmayışının vurduğuna kanaat getirdi. Yine de bu olaya skandal demek abartılı gelmişti. Türkiye’de bu olay skandal olmazdı. Zaten Türkiye’de krematoryum da yoktu. Bahar’a hortumu önüne düşmüş oturan yavru fil heykeli şimdi daha hüzünlü ve yalnız geldi. Bahçede bir başına yenidoğan ölümünü ve ölü doğumu sembolize ediyordu. Tabii bir de hatırlamayı, unutmamayı… Acaba Türkiye’de de böyle bir heykel var mıydı? Ya da bebek ölümleri, kürtajlar, ölü doğumlar, düşükler için ne simge kullanılırdı? Konuşulur muydu? Gözünde biriken yaşı yanağına düşmeden sildi. Kendi kendine “Belki bir çocuğum olsa kendimi daha ait hissederdim hayata,” dedi. Yarım saat önce yanına ikinci kez gelip çocuğu olup olmadığını soran, cevabı beklemeden “Senin çocuğunun yaşı büyüktür,” diyen Çinli Liu’ya da kızmıştı. Hiç medeni olmayan bir hareket… Kaç yaşında sanıyordu ki bu adam Bahar’ı? Çinli ve Singapurlu adı altında yeni bir hane açtı ve bu hanedeki medeniyet puanına eksi verdi. İnsanlardan kaçtığı zamanlarda bile zorla burnunda bitip muhabbet kuran kişilerden saçmalamadıkları müddetçe şikâyetçi değildi. Ama şimdiden kendisini yalnız ve kimsesiz hissetmiş, gerçek dostlarını ve İstanbul’un kedileriyle köpeklerini özlemeye başlamıştı. Ne zaman yeni bir ülkeye veya şehre gelse “Ben burada yaşayabilir miyim?” sorusu aklından geçerdi. Acaba İskoçya’da yaşayabilir miydi? Yok bu sefer fazla düşünmeyecekti. Yaşayamazdı! Esprilerini kim anlar, onu kim güldürürdü? Hem İstanbul’un her şey bir arada konseptine alışmıştı: Boğaz, lüks, avamlık, kalabalık, kargaşa, deniz, hareket, heyecan, spontanelik, kir, pas, neşe…

Bebek file “Güle güle,” diyerek pembe sigara paketinden bir sigara çıkardı, yağmura karşı sigarayı yaktı. Havaya savurduğu dumandan baloncuklar eşliğinde puslu gri gökyüzüne baktı.

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Ayşe Yektamur
Latest posts by Ayşe Yektamur (see all)
Visited 24 times, 1 visit(s) today
Close