Yazar: 18:30 Öykü

Kimseler Ölmesin Pinalar Da Yaşasın

“Baharcığım, Bahar, Bahar?” Kim sesleniyor bana, ne zamandır, neden adımı ezberler gibi ısrarla, diye düşünerek sesin geldiği yöne baktı Bahar. Müdürün yeni gözdesi Selin’di bu. Selin kuruma geleli bir yıl olmuştu. Elli yaşındaki kadının yeniliği su götürürdü ama müdüre göre yeni elemandı, yani en az dokuz-on yıllık eski çalışanlar tarafından mağdur edilen, benimsenmeyen, istenmeyen bununla birlikte çok çalışan, iş bilen, uğraşan biriydi. Halbuki eski elemanlara göre Selin geçimsiz, müdür yalakası, ispiyoncu kadının tekiydi. İşleri gereksiz yere uzatır, tekrar tekrar saydığı ve kaydettiği demirbaşlar üzerinden çok çalıştığına dair prim kasardı. Bahar’a sıklıkla ziyaretçiler ile fil arasında geçen bir hikâyeyi hatırlatıyordu.

Hikâyede, fili hiç görmemiş, tanımamış kişiler karanlık bir odadaki fili elleyerek onun ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Filin her bir organına dokunup onun farklı bir özelliğinin farkına varırlar ama organları bütünleştirip fil olduğunu anlayamazlar. Kulaklarına dokunduklarında yelpaze, dişini ellediklerinde sivri bir nesne, bacaklarına temas ettiklerinde ise sütun olduğunu sanırlar. Selin’in de bacaklarını elleyen onun fil olduğunu düşünürdü. Fil hikâyesinin ana fikri aslında olaylara tümsel bakmanın, önyargılı olmamanın önemiydi. Kimseyi tek davranışı yüzünden yargılayamazsın / yargılamamalısın da denebilir. Hele bu çağda dış görünüşüyle asla! Nitekim Selin gerçekte fil değildi. Şahsen Selin de böyle bir kanaatte değildi. Selin’e göre Selin bakımlı, hoş, üstelik iş ahlakı ve disiplini gelişmiş bir kadındı. Cildi yumuşak ve pürüzsüz, kilosu boyu ortalamaydı. Hatta uzun lülelerini sallaya sallaya dolaştırdığı sarı saçlarını kahverengi yapma gerekçesini eşinin tatil yöresindeyken onu Rus sanması olarak göstermişti. Saçını yıllardır sarı kullanan kadının saçının sarı olduğunu tatildeyken fark etmek nasıl bir kocalık, saçlarını kahverengi yapma bahanesi olarak Rus zannedilmeyi kullanmak nasıl bir zekâ oyunuydu, şahitler ancak beni anlar. Galiba tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştu. Her Rus sarışın olmadığı gibi her sarışın da Rus değildi. Bu gerçeklikti. Selin’in fillikten Rusluğa geçişinde Hüsnütalil sanatına atıfta bulunmak Hüsnütalil sanatı yapmak anlamına geliyordu. Bu da edebiyattı.

Bahar Selin’in kahverengi lülelerine “Efendim,” diyerek döndü. Lüleler Selin’in yüzünden uzaklaşırken “Bir imzan vardı, şuraya atar mısın,” diye sordu Selin. Bahar “şuraya” ibaresinin mesnedi evraka, sanki üzeri numaralarla dolu kâğıdı ilk kez görüyormuşçasına baktı: “Bu imza olayı da nerden çıktı? Biz bunları imzalamıyorduk,” diye sordu. “Evet ama imzalamanız gerekiyor. Müfettiş gelse, sorsa büyük sıkıntı. Bereket ben geldim artık imzalatıyorum,” diye belirtti Selin kendinden memnun bir halde. Alt dudağını büken Bahar “Evraklar imzalanmıyor demedim zaten. Biz bu evrakları imzalamıyorduk. Müdür imzalıyordu,” diye çemkirdi.  Selin “Hayır, ama sizin imzalamanız lazım çünkü nöbetçi eleman sizsiniz,” diye karşı koyunca, Bahar da iş uzamasın diye imzayı atıverdi. Ama kafasına takıldı. Bahar’a göre imzayı nöbetçi atmamalıydı. Hem böyle herkesten imza dilenerek iş bitmezdi ki! Pratiklik, pratik zekâ, beceriklilik gibi kavramlar vardı ama Selin’de bunların zerresi yoktu. Daha ziyade vatan, millet ve particilik yaparak koltuğa oturmuşa benziyordu. Hem müdüre her şeyi anlatıyor, gizli saklı bırakmıyor, karşılığında isteklerini yaptırıyordu. Ne de olsa müdüre yarenlik yapmak bedava yapılacak bir iş değildi. Deşifre olmak, dışlanmak, sevilmemek, sayılmamak gibi riskleri içinde barındırıyordu. Onun ne çektiğini kim bilebilirdi! Sözünü saydırmak, egosunu onaylatmak için bazen temizlik ve güvenlik elemanları ile kavga eder, sonra iftira soslu yalanlarla onları müdüre gammazlardı. Aslında çalışanlarla iyi geçinse müdürün başını ağrıtmasa müdür onu daha çok sevecekti, ama her halükârda müdürün minaresinin kılıfı hazırdı: “Eskiler yenileri bir türlü sevemedi, benimseyemedi, arasına alamadı,” ya da “Kötü niyetten yapmıyor ki bunları!” İşte arkasını dayadığı gücün sürekliliğini böylece sağlamış oluyordu. Mütemadiyen kavgadan, tartışmadan, zıtlıktan besleniyordu, fırsatını buldu mu da iş dayatıyordu. Ne de olsa müdür hep yanında, hep onun tarafında olacaktı. Müdüre yaslananın sırtı yere gelmezdi. Al sana pratiklik, pratik zekâ, beceri: Herkesle iyi geçinmek yerine sadece tek kişi ile iyi geçinmek… İşte tasarruf, işte enerjinin korunumu yasası, işte kurnazlık hakikatte buydu! Hikâyedeki akıllı kişi Selin’di. Bu sebeple kötü olmaya değmez, kötü olmaya gelmezdi.

Bahar telefonundaki resimlere dalmış, yazı özlüyordu. Yaz mevsiminin sıcaklığını, şefkatini, heyecanını ve rengini. Son resimde elinde pina isimli dev bir midye kabuğu vardı. Pina kapalı değildi, dolayısıyla kabuk iki değil, tek bir taneydi. Eli pinanın yanında küçücük kalıyordu. Kim bulmuştu bu dev kabuğu, yoksa derinlere dalıp mı çıkarmıştı? Sonrasında şezlongun altına bırakmış, belki unutmuştu. Ama Bahar unutmadı. Bu orijinal yaratığın kabuğunu alıp eve götürdü. Şaşkınlık içinde midye ile ilgili araştırma yapmaya başladı. İnternetten edindiği bilgilere göre dev midyenin ismi “pinna nobilis”ti. Boyu yüz yirmi santimi bulan, elli yıl kadar yaşayabilen çift kabuklu yumuşakçaların gayet yararlı olduğunu, denizi temizlediğini öğrenmişti. Maalesef Ege ve Akdeniz’de bulaşıcı hastalık yüzünden ölüyorlar, nesilleri tükeniyordu. Bir habere göre pinalar Marmara’da çoğalıyor, benzer tarihli başka bir habere göre Marmara’da da ölüyorlardı. Pinalar hakkında aydınlanmış olmanın getirdiği bilinçle yaz başında deniz kenarında bulduğu ve inşaat malzemesi sandığı plastik şeylerin aslında pina parçaları olduğunu anlamıştı. Otuz beş yıldır Marmaralı olmasına rağmen ilk kez pina diye bir yaratık duymuş ve görmüştü. Demek ki Marmara’da da pinalar vardı. Ölünce diğer irili ufaklı midyeler, yengeçler, yosunlar, deniz minareleri gibi kıyıya vuruyorlardı. Peki kıyıdaki pina parçaları, kabukları neyi kanıtlıyordu? Marmara’daki pinalar çoğalıyor muydu, yoksa ölüyor muydu? Hangi bilgi doğruydu? Varlığından ölmeleri sayesinde haberdar olmuştu. Ölmeselerdi, Bahar hiç bilmeyecekti. Şimdi ise odaklanmış düşünüyordu: Denizin derinliklerinde acaba neler oluyordu?

Selin’in sesiyle kendine gelerek elinde pinalı resim, düşüncelerinden uyandı: “Baharcığım, Bahar, Bahar!” Duymazlığa geldi. Bu kadının dengesiz yılışıklığından sıdkı sıyrılmıştı. “Bahar Hanımcım, Bahar Hanım, Bahar Hanım!” İstediği mesafedeki iş yeri seslenişi “Bahar Hanım,” olarak karşılandıktan sonra sese döndü: “Ne vardı Selin Hanım?” İçinden “Ha şöyle Hanımlı Beyli konuşalım iş yeri burası,” demek geliyordu. Zaten başlarına ne geldiği bilinmeyen pinalara üzülmüştü. Birden bire içine korkutucu bir his doğmuş gibi ürperdi. Evet, evet, artık emindi: Marmara’daki pinalar da ölüyordu. Üstüne bir de Selin? Yine ne istiyordu? “Canım, dosya numaralarını yazacaksın evraka,” diyen Selin’e “Mesaimin bitmesine üç dakika kaldı. Hem nöbettekiler onu yazmıyor ki,” diye cevap verdi Bahar. Renk vermeden evraklarını toparlayıp kapıdan çıktı Selin. Bahar ise mesaisinin bitmesine iki dakika kala müdürün yanına çağrıldı. Müdür kayıtsız bir sesle: “Bahar Hanım dosya numaralarını artık nöbetçiler de evraka yazıyor,” dedi. “Ama ama Müdüre Hanım on yıldır böyle bir şey yapmadık. Hem benim vaktim de yok!” Bahar’ın sesi titremeye başladı. Demek bir dakika içinde müdüre yetiştirmişti. Selin gerçekten hızlıydı! Derken müdürün gözlerindeki neşeyi gördü. Eski çalışanlar üzülünce, sinirlenince kadın mutlu oluyor, gözleri çakmak çakmak bakıyordu.

Yarım pina bulmuştu bir kez. Aynı bıçağa benziyordu. Genişleyen oval kısmı transparan, kahverengi turuncu arası bir renkteydi. Güneşe tutulduğunda ışığı geçiriyordu. Uçlara doğru sivrilen kısmı ise sedefliydi. Sedefin altında bildiğimiz midye dokusu vardı. Saplasa birine öldürse neyle öldürdüğünü bulmaları zaman alırdı. Polisiye kitaplarda cinayet aleti olarak kullanılabilirdi. Midyenin kırılgan yapısı yüzünden saplandığı yerde kalma, içinde dağılma olasılığı yüksekti. Ayrıca pina organik maddeydi; yani karbon, hidrojen ve oksijen içeriyordu. Sanki tırnak, toynak, diş gibiydi. Hem denize dair iyot, bakteri, virüs, yosun, parazit falan da bulunurdu. Belki düşündüğü kadar sır dolu bir cinayet silahı değildi. Parmak izi, parmak izi bulunur muydu acaba yoksa o da dağılır gider miydi? Organik, suda eriyen, kopan, parçalanan bir bıçak mesela katili ele verir miydi? “Cinayet silahı yoksa cinayet de yoktur!” Öyle miydi? Yok, yok “Ceset yoksa cinayet de yoktur!” Böyleydi! Gazete manşetlerinde “Pina Katili” olarak yer alırdı. Böylece pinayı küçük büyük herkese tanıtmış olurdu. Nesli tükenince… Laf-ü güzaf! Pinayı o kadar tanıtmak istiyorsa, birilerini öldürmeden de bunu yapabilirdi. Zaten ne öldürmesi? Saçma sapan fikirler arada beynine doluşurdu, yoksa eyleme geçtiği geçeceği yoktu. Hem pinaya yazık değil miydi? Madem artık deniz diplerinde olmayacaktı hiç değilse müzelerde yer alsaydı, kötü de bilinmeseydi!

Bahar müdüre öfkesini titreyen sesiyle göstermişti. Hatta çaresiz duruşuyla onu mutlu da etmişti. Şimdi hakkını korumak üzere bir hışımla Selin’in odasına gitti. “Benimle doğru düzgün iletişimini kur, yoksa senin işini yapmam, haberin olsun,” diye bağırdı. Selin tam bir Rus edasıyla “Başlatma şimdi iletişiminden! Yeter be! Kibar ol, kibar ol sonra, manyağın tekine çat,” diye haykırarak koltuğundan ayağa kalktı. Kahverengi lüleler Selin’in kafasından bağımsızlığını ilan etti. Önce boşlukta sallandılar, sonra dolana uçuşa yere yuvarlandılar. Afallayan Bahar polise, savcıya, vesaireye şikâyetçi olunacak bir durum yaratmamak adına bir dakika önce sarf ettiği ve asla küfür, aşağılama, sataşma içermeyen cümlenin özne, bağlaç ve yükleminin yerlerini değiştirerek tekrar benzer bir cümle kurdu: “İşlerini yaptırmak mı istiyorsun? Önce düzgün iletişim kurmayı öğren!” Mahalle ağızlı olduğunu yeni öğrendiği Selin’le muhatap olmamak için odadan aceleyle çıkıp kulaklarını tıkayarak merdivenleri ikişer ikişer inmeye başladı. İçinden “Sen hiçbir şey bilmiyorsun. Marmara’da da pinalar ölüyor,” cümleleri geçiyordu. Etrafa saçılan kahverengi lülelerini toparlayan ama ağzını gevşek bırakan Selin ise Bahar’ın ardından “Kaçma, kaçmaaa,” diye bağırıyordu. Kökünü müdürün ateşlediği, havada hep asılı kalan eski ve yeni elemanlar arasındaki gerginlik zaman zaman işte böyle patlardı.

Bahar bir gün astroloğa gitmişti. Astrolog ona “Baharcığım senin güneşin on ikinci evde. Bilinçaltı, gizli düşmanlar, psikolojik rahatsızlıklar, hapishane, sürgün evi bu ev. Aklında olsun, olur da suç işledin, yakalanıp hapse düşme ihtimalin çok yüksek,” demişti. Belki o yüzden öldürme yanlısı değildi Bahar. Bir anda bu eylemi gerçekleştirecek kadar dürtüsel, spontane, cinnetvari davranacak türde cinli, hareketli bir insan da değildi. Öfkesini kontrol altına almayı üç aşağı beş yukarı becerebiliyordu. Peki, öldürme ile ilgili vicdanı, sorumluluk ve suçluluk hissi neredeydi? Vicdanını bir süre önce sürgüne göndermişti. Belki on ikinci evde tek başına yaşıyordu ya da gurbette mülteci olmuş konuşulan dili bile anlamıyordu. Kendisini Selin’in elinden kurtarıp dışardaki temiz ve soğuk havayı solurken “Bu insanlar yüzünden hapislerde çürürsem asıl o zaman vicdanım rahat etmez, kendimi ömür boyu affetmem,” diye düşündü. Başını aşağı yukarı sallayarak düşüncelerine onay verdi. Pinayı da gördüğü herkese anlatarak, hatta hakkında yazarak meşhur ederdi. İlla cinayet silahı olacak diye bir şey yoktu. Zaten nesli tükeniyordu. Belki yazarlara ilham olurdu, belki çevre gönüllüleri tarafından korunurdu, belki kamuoyu oluşturulur sosyal sorumluluk projeleri yürütülürdü. Ya da Pina Seven ve Koruyanlar Derneği kurulur; Marmara Pinası, Ege Pinası, Akdeniz Pinası olarak şubelere dağılırdı. Yazık ki Ege Pinası ve Akdeniz Pinası kalmadığı için ilgili şubeler kurulamayacaktı. Ama olsun toplanmak, çalışmak isteyen için belki alternatif fikirler, isimler değerlendirilirdi. Böyle düşündü Bahar, sonra aklına yine cinayet düştü. Yok, yok, cinayet kolay iş değildi; hakkında daha planlı, programlı düşünmek gerekiyordu. Cinayet bunu hem hak hem talep ediyordu. Artık başka bahara!

Editör: İlknur Sıdar Gülbay

Latest posts by Ayşe Yektamur (see all)
Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close