Yazar: 18:21 Öykü

Şok Edici Etkiler

“Onlara şöyle denecektir:

Şüphesiz bu sizin için bir mükâfattır. Çalışma ve çabanız makbul görülmüştür.”

İnsan Suresi 22. Ayet

Mutfak dağınık. Toplayamadım. Fırsat olmadı. Gerçekten nefes almadığını anlayana dek başında beklemeliyim. Çok şükrediyorum. Bütün kabuslarım sona eriyor. Beni adeta kemiren, kanatan o paraziti vücudumdan atmayı başarıp birden sağlığıma kavuşacağım. Hissediyorum. Yine de şaşkınlıktan kalkamıyorum yerimden. Büyülenmiş gibi eserimize bakıyorum Nalan Teyze.

Bana güzel olmadığımı ima ettiği anları; beni nasıl aşağıladığını, bana sık sık kasabalı deyişini, beni konuşturmadığını, hamile kalmasaydım benim gibisiyle evlenmeye tenezzül dahi etmeyeceğini, doğurduğum ama yaşatamadığım bebeğimi düşünüyorum. “Madem çocuk ölünce boşasaydın,” dediğim ve burnumun üstüne yumruğu yediğim gün anama hastanede “Beni al da eve götür” dediğimde anamın “Olmaz, vaktinde oynaşmasaydın,” deyişinin burnumdan ziyade kalbimdeki acıyı koyulaştırdığını hâlâ hissediyorum. Zaten ondan sonra uydum akıllılıktan sustum akıllılığa geçiş yaptım. Ne oldu diyenlere sevgili kocam “Ayağı takılmış düşmüş geri zekâlı,” karşılığını çoktan verdiğinden görevimi öğrenip “Geri zekâlı gibi düştüm,” yanıtını verip daha da konuşmadım.

Hastane dönüşü senin gelmek istediğini söyledi Kapıcı Hasan. Alışık değildim insanlarla görüşmeye. Görüştürmezdi. Sevgili kocam yalnız yaşayan bir kadının sıkıntı vermeyeceğini düşünmüş olsa gerek ki, “Buyursun gelsin,” dedi. Seni tanımıyordu, kendi sonunu hazırladığını bilmiyordu tabii.

Nalan Teyze’m, sen geldiğinde gözümün içine baktın, elimi tuttun. Moraran göz altlarıma hafifçe dokundun ve geri çektiğin parmaklarını öptün. Konuşmadın. Gözlerinle beni anlar gibi baktın gözlerime. Süt bıraktın ve gittin. Süt. Oğlum doğduğunda ona veremediğimden bana acı veren, beni ekşi ekşi kokutan, daha da tahammül edilmez kılan şeyi. “Bi ilacı varsa verin de kesilsin, kokusuna dayanamıyorum,” demişti hani sevgili kocam. Doktor hanım, belki hep bunu yaşadığından otomatikleşmiş hareketler eşliğinde bir reçete kağıdına Dostipen yazmıştı. Bütün prospektüsü okumuştum. “DOSTIPEN bebeğin emzirilmemesi gereken durumlarda süt üretimini (laktasyon) engellemek için kullanılır. Ayrıca bebeğinizi emzirmekten kesmeniz gerektiğinde de kullanılabilir,” yazılıydı. Bu denli acı bir işlev yüklenen ilacın adında “dost” kelimesini kullanmak kesin aklı kıt bir erkeğin fikridir değil mi Nalan Teyze? İşte o günden beri nefret ettiğim süt, seninle, sanki kendimle barışımın simgesiymiş gibi karşımda bembeyaz bayrağını açtı.

Sevgili kocam kapıcıya “Bu ne biçim bi kadın böyle?” diye sormuştu. “Yazık otuz yıldır yalnızmış, kocası ölmüş, çocuğu yok kadının, sadece çarşıya pazara gider gelir, kimseye bulaşmaz, kendi halinde biridir, mecbur kaldıkça bir iki kelam eder, çoğunlukla susar, güldüğünü hiç görmedim, evine saçı naa böyle yapılı kadınlar gelir gider, çok antin kuntin, sosyetik yemekler yapmayı bilir, o kadınlar gelip gittiğinde artanlardan bize de verir, kocası asilzadelerden Cevdet Beymiş, aniden ölüvermiş adam. Kadıncağız bir başına kalakalmış,” yanıtını almıştı. Sahi sen yaptın değil mi Nalan Teyze? Öyle tak diye gitmedi adam, zaten o gitmese sen gidecektin değil mi? Kapıcının yemek demesiyle sevgili kocamın ağzı sulandı, “İstesek bize de yemek yapar mı?” dedi önce, sonra “Bir süreliğine canım, hanım iyileşene dek,” diye devam etti. Kapıcı “Kadının ihtiyacı yok ama belki hayrına yapar,” dedi biliyor musun, kocamı aşağılama fırsatını boş geçmemişti. Aferin.

Ondan sonraki gün elinde iki çeşit yemek bir de çorbayla gelmiştin, hatırlıyor musun?  Sofrayı kurmuş, kumaş peçeteleri getirmiştin, servisi de kendin yapmıştın. Malum ben hastaneden yeni çıkmıştım. Daha ayağa kalkamıyordum. Sevgili kocam peçetesini gömleğinin yakasına sokup önce çorbasını içmiş, sonra da yemekleri silip süpürmüştü. Bana sadece çorbayı servis edip diğer yemekleri tattırmamıştın. Çorbanın tadı enfesti. Sevgili kocam lezzetten damağının çatladığını söylemişti. Sen gidince “İşte böyle kadınlarla evlenilir,” ile başlayan aşağılamalarına kaldığı yerden devam etmişti. Senin kocan işini bilmiş, seçip de almış ama neredeymiş onda o talih. İlk kurşunu isabet eden acemi bir askermiş o. Çok pişmanmış bana rastladığına. Sen işte tam da o gün sevgili kocamın çerçevenin içinde duran resmini bana göstere göstere çıkarıp gözlerimin parladığını görünce doğru yolda olduğunu anlamış ve Nalan Teyze’m oluvermiştin.

O günden sonra her canım yandığında çerçevenin boşluğuna baktım ben. Güneş yeni batmış da gökyüzünde eflatunlar, pembeler uçuşuyor gibi bir his bıraktı bende. Senin evinde de mi boş bir çerçeve var Nalan Teyze’m?

O günden sonra defalarca evimize gelip gittin. Bana kendi ellerinle koyduğun yemekleri yedirdin, kocama adını bile bilmediğim yemekleri servis ettin. Kocam her birini büyük bir iştahla yedi. Ama bugün… Bugün farklı. Kapıya kadar geldin ama içeri girmedin. Alelacele sevgili kocamın eline yemekleri tutuşturdun, gözlerinin içine baka baka “Afiyetler olsun, yarasın,” deyip gittin. Bana sadece başınla kısa bir selam verdin.  O an çerçevenin içindeki kuşları gördüm ben. Yemin ederim.

Kapıyı kapatır kapatmaz cebinde sakladığı emir kiplerini çıkaran kocam sanki birazdan elinde tuttuğu kabın içindekileri kendisi yemeyecekmiş gibi yemek kaplarını bana verip “Sofrayı kur,” dedi. Yemeklerin geleceği saati bildiğimden çoktan sofrayı kurmuştum ama sevgili kocam sofrayı kurduğumu fark etmedi. İlk defa, yapmayı bildiğim bir yemeği getirmişsin: nohut, pilav. Sevgili kocam ben yapsam burun kıvırır da sen yapınca öyle olmuyor.

Bu akşam kanlı ay tutulması olacak dedi televizyon. Sen de duydun mu? Şok edici etkiler bekleniyormuş.

Ben de ekmeği kesip bıçağı masaya koydum, ışıl ışıl. Ay gibi parlıyor diye. O da ay gibi kanlanır mı bilmeden.

Senin gelmene yakın hep senden konu açan kocam bugün de “Çoluğu çocuğu neden yok bu kadının, bunun öğretecek çok şeyi var ama böyleleri değil senin gibiler doğurur zaten. Sen de doğura doğura işe yaramaz bir oğlan doğurdun, çok şükür öldü de kurtulduk,” dedi. O an içimdeki dalgalı deniz coşup taştı. Sana da böyle mi olmuştu? Çerçeveye sığındım yine, hâlâ eflatun gökte süzülen martılar vardı orada. Doktor, sütümü keserek bana dostluk edecek olan ilacın psikiyatrik ilaçlarla kullanılmamasını tembihlemişti. Garantici kocam iki paket almıştı ve paketin birine ihtiyaç kalmamıştı. İlacı kullandığım ilk gün oğlumla aramdaki o bembeyaz bağ birden kopuvermişti. Vücudum dünden razıydı sanki onunla bağını kesmeye. Günü gelirse diye sakladığım o dost paketin içinden bir tane alıp diğer ilaçlarımla birlikte yuttum. Senin de ilaçların var mı? Midem bulanıyor benim. Ne yazıyordu yan etkilerde: Anormal veya olağan dışı düşünceler, mide bulantısı vs. Normal yani.

Nasılsa sofra hazır diye düşünüp nohut kokusu sinmiş mutfağı öylece bırakıp hazırlanmak için odama gittim. En güzel elbisemi giydim. Hani şu beni ilk gördüğün gün giydiğimi elbisemi. Belime dek uzanan saçlarımı başımın tepesinde tutup televizyondaki protestocu kadınlar gibi tek hamlede kestim. Tüm güzelliğimi aynada bırakıp sofraya döndüm. Sevgili kocam, her zamanki gibi yüzüme bakmadan masaya oturduğundan tüm bunları görmedi. Normal insan, “Eline sağlık,” “Afiyet olsun,” “Nasılsın? İyi misin?” falan der. Bir kere olsun der, Allah rızası için der. Yine demedi. Senin kocan da demez miydi?

Senden öğrenerek yaptığım salatadan tırtıklarken “Kadının yaptığı nohut bile bir başka, seninki gibi köylü yemeği değil,” dedi. Tepki vermemeyi öğrendim artık. Konuşmanın işe yaramadığını biliyorum. Sustum. Suskunluk bunları delirtiyor değil mi, ben de anladım.

Bugün yine oğlumuzun yaşamadığına şükretti bu adam. Yine. Ben de şükrediyorum. Hem de günlerdir, aylardır. Bunun gibi bir babası olmadığına şükrediyorum. Şükürlerimizi yarıştırıyordum nice zamandır. Senin de kızın olacaktı, öyle mi?

Ah bıçak, tüm ışıltısıyla masada ay gibi parlarken yemeği beğendiğini anlatan homurtuları arasında birden sevgili kocam, ağzına aldığı lokmadan sonra kafasını kaldırıp bana baktı, sonra kafası çat diye düştü tabağın üstüne. Bir özür bile dilemeden öylece öldü. Çok şükür son lokmasıymış. Allah senden razı olsun. Yoksa elim bıçağa uzanıyordu.

İşte o an çerçevedeki martılar, eflatun gökyüzünün çevrelediği bir denizin üstünde uçmaya başladılar. İçimden gülme geldi. Güldüm. Sen de gülmüş müydün?

Ay kanlı mı tutuldu bilmem ama kesinlikle şok edici etkileri oldu.

Midem bulanıyor.

Mutfak dağınık. Toplayamadım. Fırsat olmadı.

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Nur Hayat Buran
Latest posts by Nur Hayat Buran (see all)
Visited 29 times, 1 visit(s) today
Close