İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İlan: Akşamüstü Tüm Mahallede Renk Kesintisi Olacaktır!

Bugün allı turnayla flamingonun aynı canlılar olduğunu öğrendim. Açıkçası biraz hayal kırıklığına uğradım. Aslında bugüne kadar, allı ya da telli olsun, bir turnanın neye benzediğine dair fikrim bile yoktu. Benim için, dertli türkülerde önemli roller oynayan kuşlardı sadece. O yüzden bana daha alaturka gelen bir yönleri vardı. Ama flamingo, hem isim hem de görünüm olarak daha alafranga geliyor bana. Hatta çağrışımdan olsa gerek; flamingo deyince, ellerini çırpıp ayaklarını yere vuran, kırmızı bol eteğini savurarak dans eden ateşli bir kadın gelir aklıma. Bu arada ben bir turna olsam, türkülerdeki turnalara karşı takınılan hoyrat tavra ayar olurdum! Gel turna, git turna, gitme turna, eylen turna, eylenme turna, yâre selam söyle turna, şeker söyle turna, balla kaymağı da unutma, ne gezersin be havada, bak kanadın takılmış göçmen buluta… Başlatmayın kardeşim turnanızdan, sanki babanızın uşağı var. Siz eşinizden, çocuğunuzdan bir bardak su isteyemeye bile çekinin, sonra da bana emirler yağdırın. Yürüyün gidin be! Bir turna olsam, işte bunları söylerdim. Ama değilim.

Bu sıralar tutuğum. Pek bir şey yazamıyorum. Ne zaman elime alsam kalemi, öylece kalıyorum. Gerçi klavyeyle yazıyorum ya ağız alışkanlığı işte. Güzel bir öykü yazmalıyım diyorum her defasında kendi kendime. Ama ne yazmalıyım, nasıl başlamalı öyküye? Bilemiyorum. Aklıma bir bok gelmiyor. Bazen tek satır yazamadan öylece kalıyorum bilgisayarın başında. Belki de bu tutukluğumun sebebi kafamı kurcalayan çok meselenin olmasındandır. Mesela bir sigara paketinin içerisinde neden yirmi dal vardır, ya da bir kibrit kutusunda neden kırk çöp? Yoğurt ve peyniri ilk olarak kimler bulmuştur? Kadınlar ne zaman ve neden bacaklarına ağda yapma ihtiyacı duymuştur? En önemlisi de vücuttaki organ ve kemikler, Türkçe isimlerindeki yaratıcılığı kim ya da kimlere borçludur? Omurilik soğanı, elmacık kemiği, bademcik, adem elması, kulak memesi, köprücük kemiği, kürek kemiği, iman tahtası, kaval kemiği, kamış kemiği, leğen kemiği, susamsı kemik…

Benim favorim kuyruk sokumu. Garip, ama bir o kadar da güzel bir isim tamlaması. Hani şey gibi; yara kavlamak. Canınız acır; ama keyif de alırsınız. Neyse, öyle bir şey işte. Beni etkileyen kısmı, daha çok sokum tarafı. Sokmak fiilinden türeyen ve farklı çağrışımlar yapan bir kelime. Ayrıca bazı yörelerde lokma anlamına da gelir. Örnek: “Koca dolmayı bir sokumda yedi!” Aslında güzel bir kafe ismi de olabilir: Sokum Kafe. Gözleme, ayran, sıkma, meşrubat…

Aydan memlekette. Babası öldü geçenlerde. Ben de gittim tabii cenazeye, birkaç gün kaldım. Sonra ben döndüm, o ise kaldı. Babasının ölümü bahane oldu sanki ona. Yirmi gün oldu. Daha da gelmeye niyeti yok. Babası hayattayken üç günden fazla kalmazdı o evde. Bu ölüm bizi ayırdı gibi. Her evlilikte çocuk olması şart sanki.

Allah rahmet eylesin kayınbabam değişik biriydi. Çerezciydi, işinde de ciddiydi hani. Çok tipik bir mesleki özelliği vardı. Asla karışık çerez satmazdı. Karışık çerez almakta ısrar eden müşterilerini kovduğu da olurdu. “Bak oğlum!” derdi bana ara sıra, dükkânında onu ziyaret ettiğim zamanlarda. “Yemişleri asla karıştırmayacaksın. Fındık fındıklarla, leblebi leblebilerle, fıstık da fıstıklarla olmalı. Bunları karıştırırsan, birbirlerini bozarlar. Mesela üzerlerine leblebi tozu yapışan bademleri düşün. Peki o zaman, güzelim bademlerin saf tadını alabilir misin? Ya da uzun süre aynı ortamda kalan antep fıstığıyla fındık, kendi öz aromalarını koruyabilir mi?” Tabii bunlar cevapları belli olan öylesine sorulmuş sorulardı. “Sonunda birbirlerine benzerler!” diye devam ederdi, “Ne antep fıstığı antep fıstığı, ne de fındık fındık olur.” Duyduğuma göre işleri devralan büyük kayınım, kayınbabamın “Dükkânımda karışık çerez satmayın!” vasiyetini dinlememiş. Kırkı çıksın bari diyenleri de terslemiş. Şimdilik sadece süper lüks karışık satıyormuş. Kaju, antep fıstığı, fındık ve bademden oluşan bir topluluk…

Aslında düşünüyorum da, kayınbabamdan esinlenerek bir öykü yazabilirim. İşte bu, neden olmasın! İlham perileri iş başında. Bana lazım olan birbirinden farklı üç kişi. İlki katı ahlak kurallarına sahip dürüst birisi olsun. İkincisi sinsi ve üçkâğıtçı bir tip olsun. Sonuncusu da arzularından tamamen arınmış hayatı sikine takmayan birisi olsun. İlkine fındık, ikincisine badem, üçüncüsüne de fıstık diyelim. Bu üçünü alıp ıssız ve aynı yerde yaşamaya bırakacağım. Aynı evde yatıp kalkacaklar, aynı sofraya oturacaklar, aynı tarlayı işleyecekler… Şimdi can alıcı soru şu: Sonunda hepsi kendi özelliklerini koruyabilecekler mi, yoksa birbirlerine mi benzeyecekler? Zor bir öykü olacağa benziyor. Ama kotarabilirsem iyi bir iş çıkar ortaya… Ya da şöyle bir şey olabilir. Bu sefer karışık çerez temasından biraz uzaklaşıyor gibiyim. Bir adam var elimde. Kişilik bölünmesi yaşıyor. Ortamına göre bazen fındık, bazen badem, kimi zaman da fıstık oluyor. Ancak sonunda karakterlerden biri baskın çıkıp diğerlerini eliyor. Acaba hangisi baskın çıkacak? Bence badem olur bu. Doğal seleksiyon sonucu fındıkla fıstık elenir.

Açıkçası ben, bu tiplerden fıstık olmayı tercih ederdim. Zaten yaşam şeklim de o yöne doğru kayıyor. Bir süredir evden yürütüyorum işleri. Akşama kadar balkonda pinekleyip duruyorum. Al işte, sokağın başında Münir gözüktü. Alt komşumuz. Her iki yanına salınarak yürüyor. Maymun gibi. Kendini rolüne iyice kaptırmış belli. Maymunlar Cehennemi’nin yakında çekimleri başlayacak Türk versiyonu için, oyuncu seçmelerinde kedine bir rol kapmayı başardı. Tabii bunda fiziki özelliklerinin avantajı yadsınamaz. Sonrasında hummalı bir çalışmaya girdi Münir. Filmde bir şempanzeyi canlandıracakmış. Bu yüzden sık sık hayvanat bahçesine gidiyormuş. Maymunları gözlemleyip yaşam özellikleri hakkında fikir ediniyormuş. Hatta bakıcılarını kafalayıp maymunların kafeslerine girdiği de oluyormuş. Geçen hafta eşi, bana Münir’i şikâyet etti, “Aman abi!” dedi, “Münir seni dinler. Konuşsan ya şunla. İkide bir eliyle götünü karıştırıp kokluyor, dahası zorla bana da koklatıyor. Yerli yersiz otuz iki dişini göstererek sırıtıyor. Maymun gibi çığlıklar atıyor. Hadi ben alıştım neyse, girdiği o kafeslerden biti de getirdi zaten. Geçen dayımlar çaya geldi. Bu boyu devrilesice yengemin arkasına sıçrayıp, bit arar gibi kadının saçlarını karıştırmaya kalkmasın mı? Rezil oldum valla. Dayım küplere bindi. Maymunluk buna mı kaldı be abi? Babam da söylenip duruyor. Belliydi zaten sıfatından bunun maymun olduğu diyor…”

Kadını sakinleştirip gönderdim. Dün de Münir’le konuştum: “Abartma oğlum!” dedim, “İşle özel hayatını karıştırma. Sette maymun oluyorsan ol, ama eve geldiğinde bırak şebekliği.” Baktım pek oralı değil. Belli işini çok ciddiye alıyor, “Bu rol benim için çok önemli abi.” dedi, “basamak gibi düşün. İlk önemli rolüme bir maymun olarak başlayabilirim. Ama rolün insanı hayvanı, küçüğü ya da büyüğü olmaz. Bakma abi sen, böyle böyle yürürüz İnşallah.” Bari kadını rahat bırak dedim. Kafasını sallasa da dediklerimi pek sallamadığı belli oluyordu. Ben de ne bok yersen ye dedim içimden. Aha gördü beni! Göğsünü kaşıyıp sırıtıyor, şimdi de heyecan içinde uhaaa demeye başladı. Geri zekâlı! El sallayayım bari.

Münir dün bana senaryodan da bahsetti biraz. Ona da kostümcü anlatmış. Filmin senaryosu aslına göre biraz farklı olacakmış. Başkahraman yine bir maymun. Adı Sezer. İktidarsızlık hastalığının tedavisi için bir dizi teste tabi tutulduğu sırada, üzerinde denenen bir ilaç sayesinde bu Sezer’in zekâ seviyesi önemli derecede artacakmış. Ancak yürütülen çalışmalar, hastalığın tedavisinde başarısızlığa uğrayınca proje rafa kalkacakmış. Denek maymunlar yok edileceği sırada, bilim adamlarından birisi, kendisine kripto paralar hakkında şaşmaz tüyolar veren Sezer’i kurtaracakmış. Ardından bilim adamlığını bırakıp ticaret ve borsaya atılan bu adam, Sezer sayesinde ciddi paralar kazanacakmış. Sezer bir gün, bu adamdan hayvanların cennete gidemeyeceğini öğrenip buna çok üzülecek ve durumu değiştirmenin yollarını arayacakmış. Bunun için de kendisine insansı özellikler kazandıran ilacı üretmeye kalkışacak ve sonunda başarılı da olacakmış. Ardından bu ilaç sayesinde, suret olarak hayvan kalsalar da insanlar gibi düşünen ve konuşan yaratıklar haline getirecekmiş türünü. Böylece türünün cennete girmek için bir şansı olacakmış. Ancak Sezer tüm zekâsına rağmen, cennete girmek için insanları rol model almak gibi ölümcül bir hata yapacakmış. Ve biraz geç de olsa, maymunların cennetten çok cehennemi boylayacağını anlayacakmış. Elindeki ilaçları ve formülü yok etmek üzereyken oğlu tarafından ihanete uğrayıp maymunların liderliğini kaybedecekmiş… Senaryo fena değil. Bakalım nasıl bir şey çıkacak ortaya? Merakla bekliyorum, en çok da Münir’i izlemek istiyorum…

Bu vakitlerde mahalle uyanmaya başlar, şöyle bir silkelenip uyuşukluğunu üzerinden atar. Aha da çocuklar, gülüşerek bakkala koşuyorlar. Dondurma dolabına ulaştılar bile. Beşinci kattaki adam da çıkardı oğlunu, akülü arabasıyla birlikte. Şimdi başlar akülü arabanın kulağı tırmalayan sesi. Çaprazımdaki evin kızları da aşağı indi nihayet. Birazdan çeteyi toplayıp yakar top oynamaya başlarlar. Çocuklar, ah çocuklar! Bana ne kadar da uzaklar. Daha doğrusu ulaşamayacağım kadar uzaktalar…

İşte, sonunda başlıyor. Belediye sabahtan anons etmişti zaten: “Bugün akşamüstü tüm mahallede renk kesintisi olacaktır…” Ne kadar süreceği belli değilmiş. Daha önce hiç bu kadar hızlısı olmamıştı. Nasıl da soluyor renkler öyle! Önce göğün mavisi, ardından ağaçların yeşili. Şu topa vuran kızın saçları sarı değil miydi? Hatırlıyorum, karşı bloktan beni kesen şu güzelin yüzü de esmerdi. Nihayet her şey ve herkes soyundu renklerinden; gülüşler bile. Öyle ki aşağıdan gelen çocuk kahkahaları artık kulaklarımı tırmalıyor. Umarım kimse unutmaz renklerini çıkardığı yeri. Bu sıralar sık olmaya başladı renk kesintileri. Korkarım giderek alışıyorum ben bu renksiz dünyaya. Peki renkler olmadan yaşanır mı? Daha da önemlisi güzel öyküler yazılır mı? Bilemiyorum. Belki de tutukluğumun ana sebebi budur ha: Renklerimi kaybedişim…

Yorumlar kapatıldı.