İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hepimizin Ağrısı: Dünya Ağrısı

Dünya bir ağrı, hepimizde var ve hepimiz aynıyız[1]

Welt “dünya”, schmerz “ağrı-acı”; yani “Dünya Ağrısı”. Almanca bir sözcük olan Weltschermerz, bu yönüyle hisler üstü bir kelime olarak, hüznün, acının ve ağrının bütün yönlerini, türlerini ihtiva etmektedir. Bugünkü anlamıyla ilk defa XVIII. yüzyılda Alman aydınlanmacı ve edebiyatçı Jean Paul tarafından Selina oder über die Unsterblichkeit der Seele (Selina ve Ruhun Ölümsüzlüğü) adlı romanında kullanıldığı rivayet edilir. Bireyin hem kendi yetersizliğinden (melankoli) dolayı hem de beklenmedik bir anda karşısına çıkan sarsıcı bir üzüntü veya acı olayının ürettiği bir durumun tarifidir. Jean Paul bu durumu aynı zamanda dünyanın mevcut koşullarının yetersizliğinin bir parçası olarak görmektedir.[2]

Bir varoluş sorunsalını karşılayan Weltschmerz kavramını bilmeden ya da bilerek, farkında olarak herkes yaşar. Bu durumun farkında olanlar hâlâ acı çektikleri için daha da içlenir daha çok acı çekerler. Bu zihinsel depresyon hali, dünyanın içinde bulunduğu durumu, ideal ve ütopik bir dünya ile kıyasladığınızda hissettiğiniz depresyon ve duygusuzluk halidir.[3] Mürşit karakteriyle romanın temel konusu olan dünya ağrısını bu şekilde açıklayabiliriz: Yükümüz ağır mı ağır, yaşamı taşıyoruz.

İnsanın delilikle bilgelik arasında sallandığı nokta, yaşadığı yere ve dünyaya uymaz. Uymadığı için insana şehir de zaman da dünya da dar gelir.

Romanda birey – toplum, yer – insan, gerçek – hayal çatışmalarıyla görürüz ki dünyanın kendisi bir ağrıdır insan için. Birey ve toplum hafızasındaki travmalar bu çatışmaların kaynağıdır. Unutmak, yok saymak, bastırmak hem bireyde hem de toplumda yaralar oluşturur. Yazarımız, kitabın başlığıyla bile ağırlığını hissettiğimiz bu vicdan ağrısının kaynağına, dünya ağrısına dikkat çekmektedir.

Ama nasıl unutabildi herkes? Bunu, öncekileri, sonrakileri. Nasıl hiç yaşanmamış gibi devam edebilirler?[4]

Maraş Olayları, linçler, ölümler hiçbir yere kaybolmamıştır; aslında unutmak diye bir şey yoktur, unuttuğunu sanmak vardır. “Gerçeğin kuyusu bir cehennem[5]dir. İnsan cehennemini yaşar. Bu travmalar Mürşit için rüyalarla ortaya çıkar. Madenci’yle konuştukça da her ikisinin sırları gün yüzüne çıkmaya başlar. Okuyucu da bu sırların peşinde dünya ağrısını çözümlemeye. Bu bir varoluş çabasıdır.

 “Birbirlerine anlattıkları varlıklarının dağılmış parçalarını umutsuzca toplama çabasından yeniden bir bütün olma umudundan başka bir şey değildi.”[6]

“Hasta bir dünyanın hasta insanlarıyız.”[7]

Toplumda mutlu görünen insanlar, bu yaralanmalarını hayatlarında hep bir şeyleri değiştirmeye ya da unutmaya çalışarak yok sayarak rahatlatıyorlar. Bu insanlar toplumdaki normaller, Mürşit ve Madenci ise normal olamayanlardır. Toplumun çoğunluğu olan normaller, eskimiş derilerini atıyorlar, çabucak eskiyecek yeni, canlı bir deriyi kuşanıp hayata devam ediyorlar. Mürşit karakteri ise yeniden doğamıyor, ağır ağır çürüyor. Anlamak, farkında olmak her şeyi değiştiriyor ancak yine de her şeyi anladığını inkâr edememenin acısını yaşıyor. İnsanlar içinde, onlar gibi olmadan yaşamaya çalışıyor. Aslında hepimiz hissediyoruz bu yalnızlığı zaman zaman. Ama Ayfer Tunç’un da dediği gibi insanlı da insansız da olmuyor.

İnsana değmeden yaşanmıyor. İnsanoğlu insansız bir hayat bulamadı.[8]

  Mürşit kitapçıda rastladığı bir kitapta okuyor şu cümleyi: İnsan Bir Uçurumdur.

 İnsan Bir Uçurumdur, Fernando Pessoa’nın özgür irade, yanılgı, duyum ve özgürlük meselelerini en çok Aquinolu Tomasso, Kant, Schopenhauer, Hegel, Platon, Leibniz, Herakleitos, Pascal üzerinden sorguladığı eseridir.[9] İnsanın kendi uçurumu ve başkalarının uçurumu ile karşılaşması, sorgulamaları Mürşit’in özgürlük ve irade, kader sorguları “İnsan Bir Uçurumdur” leit motiviyle tekrarlanarak ele alınır. “Uçurum” romanda farklı karakterler üzerinden somut bir biçimde de çıkmaktadır karşımıza. Yaşadıklarımız yazgı mıdır? Kabullenme midir? Güçsüzlük mü? Yoksa biz mi belirleriz her şeyi? Özgür müyüz? Bu sorular Mürşit’in rehberliğinde bizim de cevap bulabileceğimiz sorulardır romanda.

Ayfer Tunç Dünya Ağrısı’nda, insanın varoluşu ve kişiliğinin oluşumu konularını çok boyutlu ele alırken bireyin varoluşunda toplumun ve ailenin etkisi, duyarsızlaşma, yabancılaşma, eksilme, aşk-sevmek, anlam arayışı, toplumun linç kültürü, ahlak anlayışı noktalarına vurgu yapar. Olay örgüsünün katmanlı yapısı, karakterlerin zenginliği, katmanlı yapıları, sırları ve yazarın kendine has anlatım özellikleri güçlü, sürükleyici, sorgulayıcı bir roman kurgusu oluşturur.

Toplumun etkisi

Çıkar ilişkileri, yancılık, kâr etme, zengin olma tutumları, kimlik dayatmaları, toplumdaki erkeği yüceltme eğilimi, başarı dayatması, insanın utanmaya alışması… Karakterlerde ve toplumda gördüğümüz varoluş sorunlarıdır.

Maraş Olayları, Mürşit’in de Madenci’nin de vicdan ağrısıdır ve çocukluklarından itibaren onların varoluşlarında etkisini hep göstermiştir. Toplumun reddediş, unutuş yoluyla bastırdığı tüm yaşanmış toplumsal olaylar toplumsal hafızada ve bireyde etkisini sürdürmektedir.

Toplum yapısında eksilme diğer önemli nokta. Ağaçların kesilmesi, kilisenin yıkılıp spor salonu yapılması, Muharrem Gazinosu, farklı kültür, inanışta olan kişilerin toplum tarafından yok sayılması, aşağılanması yok edilmesi (Ermeniler, Aleviler vb). Toplumsal kimliğimizdeki yok oluşlardır aynı zamanda.

Toplumsal “linç” eylemi, iyi yetişmiş bir bireyin bile bilinçli düşünme yetisini yok etmektedir. Gerçeğin yok sayıldığı ve sonucun nereye varacağı belirsiz bu olaylar hem toplumda hem bireyde en büyük travmaları oluşturur.Maraş Olayları, Peynirci’nin, Hamal’ın linç edilmesi, Kamar’ın cenazesinde topluluğun tepkisi gibi.

Toplumun ahlâk anlayışı ve ahlâksızlığı, kitapta tecavüze verdiği linç tepkisi ve genel evlerin varlığına tepkisizliğiyle de ortaya koyulmuştur.

Ailenin etkisi

Bireyin varoluşunda ailenin büyük etkisi vardır. Mürşit, kötülük yapamayacak kadar iyi yetiştirilmiş bir karakterken suçu onun ruhunun ayrılmaz bir parçası haline getiren yine kendi anne ve babasıdır.

Duyarsızlaşma

Mürşit’in taşlaşması babasının istemediği hayallerine veda etmesi, babasının ölümü sonrası otelin başına geçmesi, İstanbul’dan döndükten sonra oluşmaya başlar yavaş yavaş.  Suçluluk duygusu, hayalkırıklığı Mürşit’te bir karaktere dönüşür. Aynı anda iki şey hisseder hep, iki aradalık, onda hiçbir duygu fazla uzun yaşamaz. Umutsuzluğun denizinde boğulacak gibidir.

İçi yok oldu onun. Bir kabuk artık, güneş ve rüzgâr, soğuk ve yağmur toza dönüştürsün, toprağa kavuştursun diye beklediği.”[10]

Yabancılaşma

Adını bile tam bilmediği, tanımadığı insanların hikâyelerini dinler Mürşit. Yakınındaki insanlar hakkında çok az şey bildiğini fark ederek yabancı hisseder kendini. Bir an gelir en yakınındaki kişinin bile aslında hiç tanımadığı bir yabancı olduğunu anlar. Bu durumu bizim de kendi yaşamımızda anlamamızı ister yazar. Duygusuz bir eşya gibi, kaybolmuş gibi olduğu yere uymayan ait olamayan… Çünkü kaybolmak kendini bulmaktır biraz da.

Aşk-Sevmek

Mürşit için aşk, yaşadığı boşlukta hayatın anlamı olabilir ya da anlamsızlığa katlanabilmenin tek yolu. Madenci de Mürşit de sevilmişler ama âşık olmamışlardır.

Pehlivan’ın kızı, Kör, Arzu, Damat karakterleri ise aşk konusunun farklı boyutlarını oluşturur kurgu içinde. İntihar da farklı karakterler ve hikâyeleri üzerinden tekrar eden bir motiftir. En temel felsefe sorunsalı olarak intihar için, yaşamın yaşamaya değer olup olmadığı, anlamı anlamsızlığı noktasında kendileri için bir yaşama nedeni olan (yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de) düşünceler ya da düşler uğrunda ölüme giden insanları belirtir Albert Camus[11]. Ayfer Tunç, dünyanın anlamsızlığından çıkış yolu arayan bu karakterlerle okurun da bu sorgulama ve arayışa katılmasını sağlar.

Romanın Katmanlı Yapısı – Kurgusu

Mürşit, Madenci(Uzay), Şükran, Elvan, Özgür, Pehlivan, Pehlivan’ın kızı Hülya, Çetin, Muhsin Abi, Kibar, Eczacı Oktay, Kuruyemişçi Şakir, Kahvaltıcı Mürsel, Hasta bakıcı, Siyah Paltolu müşteri, Çetin, Ayakkabıcı Kamer, Fotoğrafçı Selim, Öğretmen Öznur, Yönetmen Sinan, Otelci Beyazıt, Cumhur… Romanın içinde kurguyu oluşturan pek çok olay halkasının kahramanlarının bir bölümüdür.

İki ana karakter dışındazengin bir şahıs kadrosuylaşehri, taşradaki insanları tanırken aslında her yerde toplumda var olan karşımıza çıkabilecek karakterleri, toplumu, insanı tanımış oluyoruz. Mürşit’in, ezilmiş insanların hikâyelerini dinlemesi de aslında gerçeğiyle, içine hapsettiği korkusuyla yüzleşmekten kaçıştır.  Okur için ise dünya ağrısını görebilme, kendisinde de fark edebilme imkânı.

Karakterlerin katmanlı yapısı ve Sırları

Mürşit ve Madenci karakterlerinin içlerinde derinlerinde sakladıkları sırları yavaş yavaş ortaya çıktıkça insanı oluşturan unsurlar görünür oluyor. Bu katmanlı yapı diğer karakterlerin hikâyelerinin anlatımı sırasında da romana zenginlik katıyor. Babalar ve çocukları gibi.

Mürşit-babası, Mürşit – Özgür, Mürşit – Elvan

Madenci ve Babası, Arzu ve Babası, Pehlivan ve Kızı, Hamal ve oğlu…

Karakterlerin isimleri de önemlidir kurgu içinde. Kitabı okuduğunuzda bu karakterlerin işlevleriyle nasıl örtüştüğünü yazarın kurgusal ustalığını göreceksiniz. Mürşit ana karakter “yol gösterici”dir. Madenci (Uzay), Mürşit’in sakladığı sırrı katman katman ortaya çıkaran kişi. Cumhur “topluluk, halk” linç olayında Mürşit’i yönlendiren güç olarak çıkar karşımıza. Hayatını eşine ve ailesine adamış ve hiçbir zaman bu durumdan yakınmamış Şükran “gönül borcu” Mürşit’in karısıdır. Oğlunun adı ise Özgür, Mürşit’in olamadıklarının, olmak istediklerinin temsilcisi.

Tüm zorluklara rağmen yakınmayan ve mutlu olmayı başaran karakterler de var: Kör, Şükran, Pehlivan, Elvan, Madenci’nin ablası, … “Nasıl bir inatsa bu yaşamak[12]

Romanda yazar, beklediğimiz durumlardan farklı bir kurguyla şaşırtır. Romanın sonuna kadar merak unsurunu, okuyucunun düşünmesini, anlamasını, sorular sormasını canlı tutmayı başarır. Kısa, akıcı ve aynı zamanda şiirsel anlatım özellikleriyle sürükleyici bir dil yaratır. İronilerle kimi zaman güldüren ifadeler bu ağrının etkisinde bile gülümsetiyor insanı.

Sen bana kahve yap, ben de sana bu hayat yaşanabilir bir şeymiş gibi yapayım Halil, dedi içinden.”[13]

Mekân isimleri ve olay örgüsü arasındaki bütünlük, mekânın, eşyanın insanların ruh halini yansıtan özelliklerle romanda yer alması anlatımın gücünü arttıran yönlerden. Karakterin yalnızlığı da mekan yönüyle sadece şehirle ya da dünyayla değil, sonsuzluk içinde bir boşluk duygusuyla katmanlı yapıyı devam ettirir. Yer isimlerinin seçimi de kurguyu güçlendiren bir işlevdedir, mekanın adı geçmişi, yaşanan olaylar ve özellikleriyle verilir: Susuztepe, Tuzlukaya Konakları, Delidağ, Bihuş Çayı, Yanık Ekber Camii, Gülören Tesisleri, Yaban Mahallesi, Muharrem Gazinosu gibi.

Hiçbir yol onu hiçbir yere götürmez. Hancı doğdu o, adı üstünde otelci. Gidemiyor, kalamıyor. Hayat bir pergel diye düşündü, ama ben pergelin sabit ayağıyım, küçük büyük daireler çizenler başkaları.”[14]

Anlatım Özellikleri

Roman, tamamına yayılmış imgesel bir anlatım özelliğine sahip. Metaforlar, çağrışımlar zenginleştirir bu anlatımı. Rüya, Uçurum, Taş, Boşluk, Unutma, Kavanozun içindeki cenin gibi imgeler görürüz.

Çağrışımlar (şiirsellik),  ironi, iç konuşma, bilinç akışı, kozmik zaman, geriye dönüşler, Leit motivler (kavanoz içindeki cenin, rüya, sözler ) anlatımın modern roman unsurları olarak çıkar karşımıza. Bununla birlikte yazar, dili kurarken oluşturduğu özel ve dikkat çekici söz öbekleriyle okumanın niteliğini daha da arttırıyor ve hayranlık oluşturuyor: Şükran acısı, suçluluk hissi ruhunun derisi, inkârın adı pasif uyku, Duygusal Taşlaşma Çağı…

Dünya Ağrısı’la ilgili son olarak,  Maden’cinin odası, otel, varoluş sancısı açısından Anayurt Oteli, Mürşit – Turgut karakterlerinin varoluşsal sancıları toplumla ilişkileri açısından Tutunamayanlar, aşk ve intihar konularında da Genç Werther’in Acıları kitaplarıyla özdeşleşen yönleri söyleyebiliriz. Bu eserler gibi insanı derinlerinde, karanlığında en anlaşılmaz sırlarıyla anlatabilen güçlü bir eseri okumanın mutluluğunu hissettim Dünya Ağrısı’nda.

Medeniyet, insanlığın yarayı saklamasıyla değil, görmeyi ve sarmayı bilmesiyle, öfkelenmemekle değil, öfkeyi ifade etmeyi bilerek sevmediği durumların da bilincinde olarak onlarla hayata devam edebilmesiyle gerçekleşecek. Yaşama gücümüzle hayatı her yönüyle yaşayabilmemiz dileğiyle teşekkürler Ayfer Tunç.


[1] Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı, İstanbul: Can Yayınları, 2020, syf  246

[2] www.yeniyasamgazetesi3.com

[3] www.onedio.com

[4] Ayfer Tunç, age, syf  123

[5] Ayfer Tunç, age, syf 281

[6] Ayfer Tunç, age, syf 143

[7] Ayfer Tunç, age, syf 217

[8] Ayfer Tunç, age, syf 144

[9] Fernando Pessoa, İnsan Bir Uçurumdur, İstanbul: Zeplin Kitap, 2020.

[10] Ayfer Tunç, age, syf 134

[11] Albert Camus, Sisifos Söyleni, İstanbul: Can Yayınları,2017 syf 22.

[12] Ayfer Tunç, age, syf 29

[13] Ayfer Tunç, age, syf 153

[14] Ayfer Tunç, age, syf 215

Latest posts by Melike Kara (see all)

Yorumlar kapatıldı.