1974 İstanbul doğumlu olan Mukadder Gemici Dergâh, Hece, İtibar, Post Öykü, Muhayyel,              Mahalle Mektebi, Aşkar, Tohum gibi farklı dergilerde yayımlanan hikâye ve denemelerinin ardından, 2011 yılında Asla Pes Etme adlı ilk hikâye kitabını çıkardı.  Bu kitabı TYB ve ESKADER tarafından Yılın Hikâyecisi ödülüne layık görüldü. Yazar 2016 yılında Kar Makamı, 2017 yılında da Nuh’un Kızı adlı hikâye kitaplarını okurları ile buluşturdu. Üzerine konuşacağımız Hatırlı Yara isimli kitabı ise 2020 yılının Ocak ayında Dergâh yayınlarından çıkan son kitabı. İçerisindeki on bir hikâyeye ev sahipliği yapan bu kitap isminden de anlaşılacağı üzere tam bir yara.  
   
    “Elleme bene, ağlayecem ben… Hiç elleme bene…”

    Her yara iz bırakır muhakkak ama bazıları içimizi bir daha eski halini hatırlayamayacağımız kadar değiştirir, allak bullak eder. Deyim yerinde ise yaralar sebebiyle, iç denilen o yer kocaman boşlukları olan bir kevgire döner. İnsan tutup o boşluklara kimi zaman yokluğuyla, kimi zaman varlığıyla; bazen sözleriyle bazen de eylemleriyle yarayı oluşturan insanları ya da anıları koyar. Odanın tam ortasına bırakılan bir kutu düşünün. Hepimizin evinde olabilecek, üç beş resim üç beş eşyanın konduğu bir hatıra kutusu. Maziye dair bir takım güzellikleri içine hapsedip, kapağı her açıldığında “ Geçmiş yattığı yerden uyanıp kalksın, kim ne hatırlamak istiyorsa hatırlasın.” diye icat edilmiş bu kutu;  evi, evin duvarlarını, evin eşyalarını, evde yaşayanları neden koyu bir yasa boğar? Yazar daha ilk hikâyesinden kendine muhatap olarak hep kalbimizi seçeceğinin de işaretini vermiş oluyor.
    Kitapta ağır ağır ilerlerken Anadolu’nun bir köyünde geçen hikâyeyi bitirdikten sonra kendimizi ansızın başka karakterle, karakterin bile aşina olmadığı bir evde buluyoruz. Yabancı da olsak başkasının penceresinden kendimizi görüyor, kendi çocukluğumuza rücu ediyoruz. Büyümüş bir insan için çocukluğuna dönmek ise son derece meşakkatli. Tıpkı bir hikâyesinde Gemici’nin de dile getirdiği gibi.

  “Sağa yatık ağaç dalı, çay tadı, tereyağlı yumurta kokusu, diri karpuzların ikiye ayrılırken çıkardığı ses… Bunlar duruyor muydu yeryüzünde? Yoktu elbette, iyi hiçbir şey yoktu. Şimdi durduk yere neden bütün vücudu ağrıyordu dayak yemiş gibi?”

  Yazar hikâyelerini peş peşe dizdikçe bizim de yara algımız değişime uğruyor. Semtimize hiç gelmemiş, ta uzaklardan bir ihtimal adını duymuş olduğumuz yeni yaralarla tanışıyoruz. Bir hikâyenin içinde vatanımızı kaybediyor, dilimizi unutuyoruz. Dil bilmemenin çaresizliği çağıran şeylerden biri olduğunu öğrenirken, yanı başımızda duran ve bizim bilmediğimiz o dili bilen küçük kıza güveniyoruz. Dalgalarla nasıl başa çıkılacağını bir çocuktan öğreniyoruz. O da babasından başka bir şey öğreniyor.

    “Baba bu havuz ne kadar büyük diyor Lina. Evet, kızım Allah’ın havuzları hep büyüktür.”

    Öyle yaralar vardır ki oluştuğu an fark edemeyiz, dönüp hayatımızı incelememiz gerekir. Biz bir takım varsayımlarda bulunsak da gerçek ancak onunla karşılaştığımızda gerçektir.
Öyle de yaralar vardır ki dinlenilmemiş bir baba sözü, kendisine güvenilmemiş bir evlat gibidir. Yazar hikâyelerinde bunları da misafir ediyor hatta masallardaki kızları da. Dönüp bize, tam da gözlerimizin içine masallardaki kızlar da düşebilir diyor. Hem de kendilerine bakarken. Ama babalar, özellikle de güneşin olmadığı zamanlarda evlatlarının arkasında bitiveren o gölgeler, ne kadar kıymetli diye hatırlatıyor. İnsanlar, günümüzde kendi yüzüne bakmak için artık aynadan çok telefon ekranını dolayısıyla da selfiyi kullanıyor.  Çokça poz verilen ve çokça çekilen fotoğraflarda insan ne arıyor? Yazarımız tam da bunu soruyor hem de dertli bir babanın dilinden.

“Babasının içinden, aradığın nedir diye sormak geliyor. Kendinde, o tanıdık yüzde kimi arıyorsun?”

“Kızının selfileri bitmek bilmiyor. Nasıl anlatmalı bu çocuğa; kadınıyla erkeğiyle bakan, gören ve yiyip bitiren bakışlara poz veriyorsun.”

“Kaç kişi bakacak, kaç kişi beğenecek o fotoğrafları? Sürekli bir başkasını takip eden o yüzlerce, binlerce, milyonlarca gözü kör etmek istiyor.”

   
Ve yazar kitabını Kudüs’ün kapısına dayanan bir hikâyeyle sona erdiriyor. Anadolu’nun bir köyünde başlayıp Kudüs’te biten kitap her çağdan derdi bir araya topluyor. Willa Cather, “Aslına bakarsanız insana ait sadece birkaç tane öykü vardır ve bu öyküler çağlar boyunca sanki daha önce hiç anlatılmamış gibi tekrar tekrar anlatılır.” der. Biz de soralım, insana ait kaç yara vardır? Anlatılan yara ne kadardır, saklanılan yara ne kadar? Şunu söyleyebiliriz ki bu kitap yara neydi, nasıl oluşurdu, bir yarayla nasıl yaşanırdı sorularının cevabını; yaşamının her kademesinde yara ile karşı karşıya gelme ihtimali yüksek olan biz insanlara sık sık hatırlatıyor. Ve tanı diyor, kendi yarandan yola çıkarak diğer yaraları da tanı, onların da yürek kanatan varlıklarını kabul et. Sen yaşamamış olabilirsin ama yaşayanlar orada işte, hayatın tam ortasında; hatırlı yara sahipleri olarak varlar ve var olmaya devam edecekler.
   
İyi okumalar…

Latest posts by Ayşenur Yalçın (see all)