Yazar: 19:20 Öykü

Enişteler ve Kulakları

Kurtlar ötelerde ulurken ve ılık kanı başının sağ yanından boynuna, boynundan da sırtına sızarken kulağını bulmak için çırpınmıştı. Aksi gibi yıldızların feri dinik ay da incecikti, tırnak ucu kadar bir son hilal vardı. Ziyaca noksan semayı bulutlar bir tutup bir serbest bırakıyordu. Ayak bileklerine sarılan balçığa bata çıka, etrafa saçılmış ve çamur tarafından yarım yamalak yutulmuş meyve sandıklarının arasında eşinmiş, eşindikçe düşünmüş, düşündükçe de daha bir iştiyakla aranmıştı. Şimdilerde, avluda yumruk kadar meyveye duran şeftali ağacının kokusunun hüküm sürdüğü yuvasına, bir uzvu eksik olarak döndüğünde neler olup biteceğiyse elbette aklının kıyısına dahi uğramamıştı.

Karısı, kaza yaptığını şirketin gönderdiği gençten dinlemişti: “Adana’da devrilmiş kamyonu yenge, Kadri Abi’nin hiçbir şeyi yokmuş, yemin olsun. Patron, yengen içini ferah tutsun diye bin defa tembihledi, durumu iyiymiş, bak az evvel yemin verdim. Maldan yana kaybımız varmış ama onun da ziyanı yokmuş, formalite icabı hastanede kalacakmış, kâğıt kürek işleri falan, bilirsin sen de yenge, sonra da gelecekmiş işte.” Böyle demişti çocuk. Allah beterinden saklasındı.

Şoför Kadri’nin, köşeli yüz hatlarına vurgu yapan elmacıklarıyla, mütemadiyen çatık ve kalın siyah kaşlarıyla, ıssız geceleri anımsatan, kuzgun gölgesinden bile kara bakışlarıyla, tek teli dökülmemiş kırlaşmış saçı ve son beş yılda dergâha gide gele saldığı gür sakalıyla çeldiği nazarın haddi hesabı yoktu. Karısı, mahallede onu kocasına yakıştırmadıklarını bilirdi. Uzun yola gittiğinde, hele hele gençliğinde Bulgar’a, Rus’a, Yugoslav’a hamûle çektiğinde, komşularının omuzlarını kaynatarak “Aman seninki de iyi cesaret,” demelerindeki edepsizliği sezerdi. Bilirdi. Bunlar yetmez, yüzüne söyleyemediklerini de meymenetsiz ağızlarına mercimekli börekleri teperlerken konuştuklarını; biber salçalı kısırla dolu tatlı kaşıklarını sehpadan kursaklarına dahi taşımayı beceremeyip halılara dökerlerken yazıp çizdiklerini; çay bardaklarına ayda bir süründükleri ucuz rujlarının kızıllığını ve yalancı brovnilerin kakaolarını bırakırlarken kocasına sağda solda garsoniyerler, içlerine de manken bedenli dilberler uydurduklarını bilirdi. Karısı tüm bunları bildiği gibi tastamam kocasını göz değmesinden sakınacak ayetleri, sevindirecek âdetleri, gece yatmadan mutluluk çayının yudumları arasına sıkıştırılacak poğaça börek tariflerini de bilirdi. Ne ki tüm o bildikleri az evvel belirttiğimiz gibi noksansız kusursuz, jön kocası içindi. Eksik erkeği ne avutur nereden bilecekti?

Şoför Kadri zifiri gecede kopan uzvunu ararken hiç yüpürmemişti, zihni besberraktı. İki şey düşünüyordu sürekli. Daha doğrusu iki kişiyi. Kulakçı Enişte ile Kulaksız Enişte’yi. El öpmekten usandığı ama susamlı şeker yemekten, ambalajlarını uç uca ekleyip uçurtma kuyruğu yapmaktan katiyen yılmadığı yaşlarda, bayramdan bayrama gördüğü büyüklerdi ikisi de. Annesinin pek basitçe izah ediverdiği dolaşık akrabalık bağlarının farklı uçlarındaydılar. Kulaksız Enişte’nin sol kulağının kepçesi yirik bir kartonu, su çekmiş bir mukavva kenarını andırıyordu. Kulak deliğinin üstünde, kepçenin başlaması gereken yerde kopuşu, yırtılışı, beceriksiz ve kör bir bıçağın soğuğunu anımsatan, mide kıvrandıran bir yarım kalmışlık vardı. Bu kulağın her bayram ayrı bir hikâyesi olurdu: Değirmende uyuyakaldığı bir yaz fareler hohlaya hohlaya kemirmişti; boğuşurlarken eşi ısırıp koparmıştı da ancak kavga bitince fark etmişlerdi; Sivas’ta komutanı köpekliğine onu hep üç beş nöbetine verdiğinden en sonunda bir gece soğuktan düşmüştü de sabah içtimasında çavuş “Kulağın nerede oğlum?” deyince uyanmıştı… Kulakçı Enişte’yse mahluktu. Maltepe tütün ve dumanı kokan sıcak soluğunu bayramda elini öpen kendisi de dahil tüm çocukların kulaklarına üfler, kepçelerinden ısırık almakla ürkütürdü. Takma dişlerini damağından ayırıp şaklatır, dudaklarının üzerine bindirip gösterir ve bunlar ne çok kulak kaptı bir bilseniz, diyerek gülerdi. Şakacı bir canavardı. Kendinden başkası ona kulakçı demiş midir acaba diye düşünmüştü. Şoför Kadri ne diye bunları düşündüğünü bilmiyordu fakat işte zihni bunlarla meşguldü.

Hastanede epey uğraşmışlardı. Şoför Kadri eti ete tutturmaya çalışan ipliğin sesi ve hissi ile saatlerce sedyede yatmıştı. Başı çevresinde çalışan yeşil önlüklü, boneli, maskeli kadın ve erkeklerin göz bebeklerinde kendi yarımlığını görmeye çabalamıştı. Operatörün habbelenen alnı ve başını sıklıkla sağa sola sallaması bir şeyleri ima etmiyor, her şeyi doğrudan söylüyordu. Aynaya baktığında karşılaşacağı yeni Şoför Kadri’yi tam da o an kabullenmişti. Kulaksız Enişte’nin asimetrisine aşinaydı. Tentürdiyotla lekelenmiş sargı bezleri henüz açılmamışken cüzdanında taşıdığı vesikalıklarda sağ kulağını kapatarak görüntüsüne alıştırmıştı kendisini. Hey gidi Şoför Kadri! Hey gidi geçginliği güzellikte delikanlılığıyla yarışan Şoför Kadri! Artık hafif profilden çektirirdi fotoğrafları olur biterdi. Hamd ederdi. Bazı yüzler vardır acıyı, noksanlığı, özrü taşımak için yaratılmışlardır. Öyledir elbet ya. Gözü dikine kesen bir faça, tavşan dudak, kesik burun, mor ve sarkık göz altları, parlak bir dazlaklık, kıvrık kulak… Bunlar kimine öyle yakışır ki süsü zannedersin. Ne olacak sanki ya, ona da yakışacaktı… Yakışmadı.

Kazanın ardından Kadri ve ailesi için şarampole uçan bir tırdan sağ çıkmanın teselli olmadığı bir hayat başlamıştı. İlk birkaç ay dergâha daha sık gidip gelmiş ancak ilk ramazanın peşinden ayağı tak diye kesilmişti. Tırın kasasından etrafa saçılan, ezilip patlayan elmalar gibi oracıkta kalmayı, toprağın ve haşeratın besini olarak yitip gitmeyi beceremediğine hayıflanıyordu. Yaşıyor olmak kopuk uzvunun yerini doldurmuyordu. Kızları babalarının geceleri ulumasına, uluyarak ellerini başının iki yanına kapamasına ve hıçkırıklar içerisinde ağlamasına uyandıklarında, ona sarılmak ve hiçbir şey kaybetmediği yakışıklılığından, yüzünün güzelliğinden bahis açmak istediklerinde kızlarını yalancılıkla suçluyordu. Karısı, aynaya baktıkça yiten bir kocaya neyin merhem olacağını bilemiyordu. Kocası o içerideyken yatak odalarına zinhar uğramıyor, daha da fenası bırakın elini eline sürmeyi, kuyu karası bakışlarını bile ondan esirgiyordu. Eve gelmediği gecelerde neredeydi? Karısının ütülerken ağladığı beyaz Sümerbank gömlekleri giyip üstten üç düğmesini döşündeki siyah tüylere açıp artık tümden uzattığı saçlarını başının eksik yanına doğru özenle tarayıp turunç esanslı parfümünü sıkıp evden çıkıp gittiğinde nerelerdeydi. Karısı, sigara ve meyhane kokan kıyafetleri kızlarına fark ettirmeden yıkayıp asmaya çabalıyordu. Kızları eve uğramayan babalarını pijamayla görmeyi, sakallı yanağını öpmeyi ne kadar özlediklerini kimseyle konuşamaz oldular. O pek uzak ıhlamur ve kestane kokulu zamanlarda babalarının koltuğun kenarında çıkarıp top ettiği, muhakkak pantolonuyla bir renk çoraplarının yokluğunun bile ne derece büyük olduğunu, o devasa yokluğun evi esir aldığını, tek çarenin bu evden kaçmak olduğunu planladılar. Aşktan uzak ama umutça dolgun evliliklere bel bağladılar. Annelerine göre babaları güçlüydü, toparlayacaktı. Kocasının dergâhtan, Şoförler Odası’ndan, mahalleden ne kadar dostu varsa peşine gönderdi. Şeyhine dek gidip anlattı durumu. “Kızlarının hatırı için otur,” dediler. Bir zaman gündüzleri suskun, geceleri öfkeli, evi bekledi. Ruhsuz bir görev bilip bekledi. Beklemek dışında tek şey yapamadan bekledi. Birer yaz arayla kızlarını everdi. İş diye çıktı görücülerin karşısına. Sol yanını vererek oturdu. Berbere tövbeliydi artık. Saçları ve hiç de eskisi gibi olmayan kırçıl sakalı yarımlığının perdesiydi. Dolaptan bulduğu eprimiş bir takım giymişti her iki görücüye de. Can acıtan, cana sürten, can kanatan kupkuru bir tonla “Münasiptir,” demiş ve geceleri kendi adına noktalamıştı.

Ona göre Kulaksız Enişte’nin eksik kepçesi Kulakçı Enişte’nin koleksiyonu arasındaydı. Kulaksız Enişte’nin Allah vergisi güzelliğine mide bulandırıcı gölgeyi düşüren bu sırrı taşımak o çocuk yaşlarda basbayağı güçtü. Bayrama uyanacağı gecelerdeki heyecanı, bu iki ziyaretin fikriyle kemirilirdi. Kulağını bulana dek hep bunları düşünmüştü. Ancak kanlı pelteyi yerden alıp naylon torbaya atınca başka şeyler düşünebilmeyi başarmıştı. Evet. Başka şeyler. Bir sürü başka fikirler. Evi, karısı ve kızlarının dahil olduğu tertemiz, yaşam solutan, merhamet kokulu, şükran duyuran, iç okşayan, coşkuyla sarılma arzusu uyandıran başka türlü şeyler… O gün evine sağ kulağı noksan döndüğünde, karısının saçlarını sevmesi için dizine yatabilir, ne zamandır görmediği kızlarını beklerken olan biteni anlatabilirdi. Kızları geldiğinde verilmiş sadakası olduğunu söyleyebilir, şükredebilir, bir imtihandır geçti gitti diyebilirdi. Yapamadı.

Hastane dönüşü karısı kapıyı açtığında karşısında yalnızca ufacık, kısacık, ölçülemez bir zaman için kocasını görmüştü. Hemen peşine yüzü aydınlandığı gibi kararmış, gözleri kısılıp noksanına isabet etmişti. O bakış, o acı tam da ameliyatlı yerine çarpmıştı. Bir uzvunu yitirmek gibi değildi içinde hissettiği kopuş. Bu kopuşta acı bir yırtılış, beceriksiz ve kör bir bıçağın soğuğunu anımsatan, mide kıvrandıran bir yarımlık vardı. Yirmi beş yıllık karısının rengini attırmış, ürkütmüştü. Midesini bulandırmıştı. Tiksindirmişti. Görmüştü. Tüm neşesi, bilgeliği ve olağanca yakışıklılığına rağmen Kulaksız Enişte onun gözünde nasıl yarım, nasıl eksik, nasıl yenikse işte öyleydi.

İkinci kızın da evden çıkmasıyla o da bir daha dönmemek üzere çıkıp gitmişti, belki de çekip gitmişti demeliydik. Karısının yamyam komşularına bitimsiz dedikodular armağan ederek gencecik manken bedenli bir dilberle gitmişti.

Editör: Gülhan Tuba Çelik

M. Talha Özmen
Latest posts by M. Talha Özmen (see all)
Visited 28 times, 1 visit(s) today
Close