Yazar: 14:00 Öykü

Boyatmayacağım

Tavanı boyayacaklarmış. Sıvaları dökülüyormuş. Bana sordular mı? Yok! Her şey eskiyor bu evde. Mobilyalar, halılar, kapılar, o herif. Önce onları değiştirelim, yenileyelim de sonra benim tavanıma sıra gelsin. Hem boyacı tavandaki gülen suratları bozmadan onlara renk verebilecek mi? Geçmişi bir fırça darbesiyle yenileyebilecek mi? İmkânsız! Boyatmıyorum. Ne tavanı ne kilidi bozuk kapımı ne de çatlaklarla dolu duvarlarımı.

“Kızım, eşyaları çekebildin mi ortaya doğru? Boyacılar birazdan gelir.”

“Anne! Ben kimsenin odama girmesini istemiyorum. Bunu kaç defa söyledim. BO-YAT-MA-YA-CA-ĞIM!”

“İyi bakalım. Akşam baban gelince anlatırsın her şeyi. O zaman görürüm seni.”

Baba. Hangi baba acaba? Akşamdan akşama eve gelen, ağzı anason kokusuyla meşk eyleyen. Sararmış sakallarına yapışmış mezeler ve küf kokusunu bastıran ter kokusu. İş kazası sonrası gece mesailerini bırakan adam. Üvey. Şam Babası!

“Ona da anlatırım, sen merak etme. Senden çok mesaim oldu benim onunla.”

“O ne demek kız? Senin dilin büyüdükçe uzadı. Başımıza da kaldın.”

“Turşumu yapar kaldırırsın işte rafa, daha ne istiyorsun? Seyirlik!”

Kafamın hemen sağından hızlıca geçen anne terliği. Yaşlandıkça hedefi şaşan cinsinden. Hemen ardından gelen şangırtı. Kim bilir bu sefer ne kırıldı? Belki o herifin rakı şişesi kırılmıştır. Kısmet. Sol eli başörtüsünde, sağ eli aksayan sağ bacağını ovalıyor. Eski gülen kadın yok artık. Geçmişteki sessizlikler yaş ilerledikçe gün yüzüne çıkıyor. Yorgunluğun ötesinde. Bıkkınlık. Benden, o heriften, hayattan. Kadermiş.

“Anne, iyi misin? Bak yine bacağın aksıyor. Yardım edeyim.”

“Yardım edecekmiş. Boyu devrilesice.”

Ellerime damlayan yaşlar. Hatıralarla dolu her biri. Yüreğim kaldırmıyor, çok tuzlu. Ağır! Yerler ellilerden kalma motifli kare taşlarla kaplı. Soğuk. Soba da yanmıyor bugün. Boya yapılacak çünkü. Annem titriyor. Sinirden gibi yapıyor ama üşüyor. Sessizliğine, çaresizliğine üşüyor. O da her şeyin farkında. Ne yapsın? Telefon rehberinde anne ya da baba yazmaması, koskoca dünyada kanını bilmemek. Benim rehberimde ne yazıyor gerçi? Korkutucu.

“Hadi naz yapma al yanaklım. Divanın altına tahtayı da sıkıştırdım. Tıngırdayıp durmaz. Üstüne de yorganları attım mı mis. Dinlen azıcık.”

“Kızım. Güzel gözlüm. Çok dua ettim biliyor musun? Her gün. Vardır bir bildiği dedim. Vardır da!”

Yalnızlık mı insanı inanca itiyor yoksa çaresizlik mi bilmiyorum. İnanılanın yukarıda mı yanımda mı olduğunu da bilmiyorum. Var mı yok mu? Bu soru bana gereksiz geliyor. Tek bildiğim, bu gecekondu içerisindeki yirmi yedi yılım. Ağlamayı unuttuğum, çığlık atmayı kestiğim anlar. Terledim. Pis bir koku geliyor burnuma. Kapı da çalmadı. Yüzümü yıkamam lazım. Üstü çarşafla örtülmüş eşyalar ve tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmış duvarlar. Çıplaklık. Küçücük evde banyo bu denli uzakta olabilir mi? Başım dönüyor. Ellerim mozaik kaplı taş lavaboyu yakalıyor. Aynadaki görüntüme takılıyor gözlerim. Elmacık kemiklerim belirgin, gözlerimin altı çukur. Işıltı yok. Başımda iğne oyası namus örtüsü, alnımda soğuk ter damlaları, kulaklarımda annemin ağlamaklı sesi.

“Özür dilerim kızım. Çok özür dilerim.”

Ben bu hayatta yalnız değilim aslında. Annem var mesela. Şu an içeride. Ağlıyor, duyuyorum. Arkadaşlarım da var. Biri Ayten, geçen sene evlendi. Şimdi bir aylık bebeği var. Topaç gibi. Anası kılıklı. Diğeri de Meltem. Çok görüşemesek de derdimi hep dinler. Sağ olsun. Çalışıyor, mektepli tabii. Yüreğim kimsesiz. Ben de annem gibi sessizim işte. Kendime her gün ona benzemeyeceğimi söylesem bile ben de o oldum. Yalnız ve sessiz.

“Sesimi çıkarabilseydim olmazdı bunlar. Bilemedim.”

Ben de bilemedim. Babamı bilemedim. Bizi terk ettiğinde yedi yaşındaydım. Yüzü tavandaki gülen suratlarda kaybolup gitti. On yaşındayken üvey babanın iyi bir şey olup olamadığını da bilemedim. Kapımı kilitlemem gerektiğini de… Her gün bana çikolata getiren üvey adamın ellerinin vücudumda dolaşmasını da… Ayten ile evcilik oynarken ona anlattıklarım karşısındaki şaşkın bakışlarını da bilemedim. Annemin beni susturduğunu, gözlerinin kabul edip sözlerinin inkâr ettiğini de. En çok, haftanın dört günü yalnız uyumadan tavanda babamın yüzünü arayışlarımı bilemedim.

“Hanım Abla! Hanım Abla! Kapıyı açar mısınız? Hanım Abla! Boyacıyız biz. Kürşat Abi gönderdi.”

Dönüş vakti. Annemin ağlaması kesildi. İğneli namus örtüm yine başımda. Eşyalar mevta pozisyonunda. Yerler kullanılmayan örtülerle kapatıldı. “BO-YAT-MA-YA-CA-ĞIM!” Kararlıyım.

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Kubilay Özer
Latest posts by Kubilay Özer (see all)
Visited 25 times, 1 visit(s) today
Close