İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Dibe Çökmemiş Çay Edebiyatı

Akşamüstleri nadiren yaptığım yürüyüşlerden birinde: “Edebiyat neye düşmandır?” diye sordum kendime. Bu soruya verilecek çok cevap vardı tabii ama en çok edebiyat parçalamak meselesi kurcaladı zihnimi. 

Edebiyat parçalamak, yani öznelliğe ve orijinalliğe savaş açmak… Hani sıkça karşımıza çıkan; abartılı duyguculuk, etkisi sınanmış ifadelere bel bağlama, klişelerle haşır neşir olup kolay yolu seçme gibi, duydukça ve gördükçe insanın tansiyonunu zıplatan şeylerden söz ediyorum. Son zamanlarda, hatta uzun zamandan beri dikkatimi çeken bir durum var. Sosyal medyada ve edebiyat dergilerinde şairlerden bazı alıntılar yapılıyor, bıkmadan usanmadan aynı sözler çıkarılıyor karşımıza. Biraz olsun sıkışan mavi edebiyatına ya da çay edebiyatına sarılıyor anında.

Cemal Süreya’nın şu dizelerini çoğumuz biliriz: “İki çay söylemiştik orda, biri açık / Keşke, yalnız bunun için sevseydim seni.” E tabii Cahit Zarifoğlu’nu da unutmamak gerek: “Ateşe hakiki bir çay koyalım. Şehri unutanlardan olalım.” cümleleri daima hafızalardadır. Çay ve edebiyat ikilisinin bir arada olması sadece şiirlerde değil filmlerde ve dizilerde de karşılaşılan bir durumdur. Örneğin, Leyla ile Mecnun dizisini sevenler çayın orada da ne derece kıymetli olduğunu bilirler. Erdal Bakkal’ın demlediği ve her biri kendi arkadaş grubumuzdanmış gibi yakın hissettiğimiz karakterlerin bakkalın önünde çaylandığı sahneler epey fazladır. Yalan yok! Benim de oldukça hoşuma gider bu sahneler. 

“Çaysız sohbet, aysız gökyüzüne benzer.” diye bir söz bile vardır. Madem öyle, çayın güzelce demlenmesine ve suyun dibine çökmesine müsaade etsek, her fırsatta onu ateşin üzerinden alıp da kullanmasak, gönlümüzden kopup geliyor gibi görünen ancak hakikatte öyle olmayan ifadelerle onun soğumasına, bayatlamasına mahal vermesek daha güzel olmaz mı?

Şunu baştan söyleyeyim sevgili okuyucum: Burada bahsettiğim şairlere ve nicelerine, yine burada sözünü ettiğim dizi ve benzerlerine de hiçbir lafım yok. Aksine her birine derin bir sevgi besliyorum; fakat benim bir derdim var. Başta dile getirdiğimiz edebiyat parçalamak meselesi, çay edebiyatı da olmak üzere dört bir yandan kuşatıyor bizi. Yazarlar ve okurlar kolay yolu seçiyor. Hâl böyle olunca çay da gökyüzü de, duygular da fikirler de, var da yok da abartılıyor. Kimse ilgilenmiyor yeni bir şey söylemekle. 

2019 yılında Şair Ahmet Murat Özelle bir röportaj gerçekleştirmiştim. Bu konu hakkındaki bir cümlesini aynen aktarıyorum: “Ya yeni bir şey söyle ya da yeni bir yolla söyle.” 

Amaçların arasında bunlar yoksa yazmanın bir anlamı da olmaz elbette. İşte o zaman tekrar ede ede yorulan hecelere rastlarsın. Edebiyat sayfaları, dergiler ve kitaplar edebiyat yağmacılarının eserleriyle yatıp klişeleşmiş anlatılarla kalkar.  

Bugünlerde çay, bir edebiyat ürününde soğuk, tatsız ve bayatlamış bir vaziyette karşınıza çıkabileceği gibi, kafanızın üzerinde uçarken de görülebilir. Emin olun ikisi de aynı etkiyi bırakacaktır. Elbette ben, yalnızca çay edebiyatı özelinde dile getirmeyeceğim derdimi. Edebiyata hiç yakışmayan siyasi meselelere de pek değinme taraftarı değilim. Sadece sormak niyetindeyim okurlara ve yazarlara: Neden kullana kullana aşınan sözüm ona edebi ifadeler bu kadar çok çıkar oldu karşımıza?.. ve neden yeni bir şey söylemeye veya yeni bir yöntemle okuyucunun karşısına çıkmaya meyyal yazarlar azaldı? 

Bu soruları sorarken: “Azalmadı.” cevabının geleceğini de gözden uzak tutuyor değilim. Zaten vasata hayran olmak kronik bir hastalıktır bizde. Yalnız edebiyat değil, her alanda yeterlikten mahrumiyet, her dalda bir umarsız aranış vardır: Din, bilim, tarih, siyaset…

Zaten bir toplumda din, insanları korkutarak anlatılıyorsa, üstelik siyaset, tarih ve bilim de sulandırılıp istenen şekil verildikten sonra vitrine çıkıyorsa, edebiyatın bu hengâmeden sağ kurtulmasını beklemek hayalperestlik olur. Bu yaralanmış düzenin edebiyattaki tezahürü de “kolaycılık” sanırım.

Hem eline kalemi alanlar hem de yazmasa dahi yapmacık bir edebiyat üzerinden geçinenler, emek ve kabiliyet yerine kestirme yolu tercih ediyor. Edebiyatın böylesi, gelenin geçenin tekmelediği bir taş, özensizce yapılan bir heykel yahut soğuk bir ceset gibi bekliyor. Bekliyor ki, birileri gömsün onu; fakat pek çokları bu cesetten memnunlar. Onlar, cansız dahi olsa görüntüsüne karşı hastalıklı bir hayranlık besliyorlar bu cesedin. Bense cesedi gömmek istiyorum.

Komşuyum hayatın her zerresiyle. Yaşamanın adabını öğretiyor bana komşularım ama kül bile veremiyorum onlara. Tam da bu noktada edebiyat devreye giriyor ve bu talepkâr, bu susamış, bu kendini arayan insana bir rehber oluyor. Burada bahsettiğim rehberlik, insana bir yolu işaret eden ve onu bu yolda ilerlemeye sevk eden türden bir rehberlik değil, kendi yolunu arama konusunda bir yardımcı hükmünde. Bünyesinde bu denli önemli özellikler barındıran edebiyatın parçalanması ve dökülmesi, ardından her canı isteyenin giydiği iğreti bir elbiseye dönüşmesi kabul edilebilir mi?

Cemal Süreya’nın ya da Cahit Zarifoğlu’nun bir şiirinde geçen bazı ifadeleri edebiyat ürünlerinde, günlük hayatta veya sosyal medyada kullanmak tabii ki suç değildir. Yeri geldiğinde son derece güzel bir fikir olarak da değerlendirilebilir; fakat bunu sürekli abartarak, hırpalayarak, elini suya daldırıp da rastgele bir şeyler çekip çıkartır gibi alelade bir biçimde yapmak, suç değilse de yanlıştır. Sizce bu durum, çok güzel olduğunu düşündüğünüz rengârenk bir balığı arkadaşınıza göstermek için sudan çıkarıp balığın ölümüne sebep olmak değil midir? Neden izin vermeyiz balığın suda, kuşun gökyüzünde olmasına? Alışılmışın dışına çıkamamaktan mıdır aşınmış ifadelere bağlılığımız?..  

… 

Tüm bu sorularla uğraşıp edebiyatın düşmanlarından birinin peşine takılmışken yürüyüş yolunda epey bir mesafe kat ettiğimi zannediyordum. Bir turdan fazla atmamış olmama rağmen fazlasıyla yorgun gibiydim. Zihnimdekileri eyleme geçirememiş olmanın ağırlığı çöküyordu ruhuma. Biraz küskün, bir hayli durgundum…

Eskiyi hatırlıyorum, bir şairin ölüm yıl dönümü sebebiyle düzenlenen bir söyleşiye katılmıştım. Sadece bir tanesini tanıdığım üç kişilik bir yazar grubu şair hakkında konuşuyorlar, sorulan soruları kendilerince cevaplandırıyorlardı. Sonlara doğru söyleşinin konusu olan şair hakkında: “İsmi geçtiğinde sizin zihninizde neleri uyandırır, sizce Türk şiirine ne gibi yenilikler kazandırmıştır?” sorusu soruldu yazarlardan birine. Sorunun tam olarak böyle olduğu konusunda bir garanti veremem ama verilen cevap ve ardından karşılaşılan manzara çıkmıyor aklımdan. 

“Mavi” diye yanıt verildi bu soruya. Gökyüzü, mavi, bulutlar… Başka bir şey?.. Ölümünün üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ adı anılan ve şiirleriyle insanı değiştiren, her okuyuşta sizde uyandıracak yepyeni hisler bulan bu şair için söylenecek tek şey bu mu? Mavi!..

Daha sonra diğer yazarlar tarafından durum toparlanmış olsa da o anı unutamam. Yazar, söylediklerinin oldukça önemli şeyler olduğunu düşünerek mağrur bakışlar atıyor, ara ara başını sağa sola çevirerek etrafındakileri seyrediyor ve yeni bir söz bekliyordu soruyu soran arkadaştan; fakat o arkadaş, bu sırada şaşkınlığını gizlemek için büyük bir gayretle çabalıyor, yarım yamalak gülüşünü sahte mimiklerin arkasına gizliyordu. Her hâlinden belliydi istediği cevabı alamadığı. Kaldı ki, sorusunun ikinci yarısına tek bir karşılık bile gelmemişti. Anlayacağınız, çay edebiyatıyla sınırlı değil benim derdim. Edebiyatı tahribe talip olan ve ustalıkla yazılan dizelerin niteliğiyle ilgilenmeyip suyunu çıkarana kadar onları kullanan herkesle problemim var.

Bana öyle geliyor ki, tüm bu anlattığım “kolaycılık” sorununun sebebini aramamız gereken yer çocukluğumuza kadar gidiyor. Sürekli dert yandığımız eğitim hayatı bu hususta da olumsuz etkiliyor hepimizi. Edebiyat atmosferini bulanıklaştıran problemler, çocukluktan itibaren gelen bir eksiklik, bir bozukluk ve kolaya kaçma alışkanlığı sonucu ortaya çıkıyor. Aileden başlayan ve daha sonra okulda devam eden eğitim hayatı boyunca öğrenci, kendisine ve topluma faydalı olmak adına değil, bir şekilde verilen görevi yerine getirmek adına derslere girip ödevlerini yapıyor. 

Daha sonra büyüyor ve liseye başlıyor bu çocuk. Başına geleceklerden bihaber… Mahiyeti meçhul bir sistemde oradan oraya savruluyor. Derslerde; edebiyat ve düşünce, ilim ve duyarlık hakkında pek bir şey görmüyor tabii, çünkü yazar-eser isimlerini ezberlemekle meşgul… 

Netice itibarıyla biliyor ama bilinçli olamıyor. İkisi arasındaki fark sandığımızdan çok daha büyük olsa gerek.

Bilmek ve bilinçli olmak üzerine düşünürken kendi konumuz özelinde bilgiyi iki türe ayırabiliriz: Birincisi, tek tek olgulardan oluşan, ayrı ayrı bir anlam ifade etse de yalnız kalınca bize bir bakış açısı, bir düşünce yapısı oluşturmayan bilgilerdir. Öğrendiğimiz yazar-eser isimlerini bu bilgi türü içerisinde düşünebiliriz. İkincisiyse prensiplerin bilgisidir. Bu türden bir bilgiye sahip olan insan, hangi şartta hangi bilgiye ulaşması gerektiğini kavrar ve mevcut durumda hangi yola çıkıp gerekli bilgiye ulaşacağının da farkındadır. Maalesef biz, birinci türden bilgiye odaklanıp prensiplerin bilgisini es geçiyoruz. Dolayısıyla bilgi sahibi olsa dahi bilinçli olamayan bireyler yetişiyor. 

Şimdi sormak istiyorum: Zihnine ve gönlüne yığın edilmiş bilgilerle ne yapacağını bilemeyen birinden yeni bir şey söylemesini veya derdini kendine has bir üslupla dile getirmesini bekleyebilir miyiz? Elbette o, etkisi sınanmış kalıplar üzerinden edebiyat yapmaya kalkışacak, beğeni alacağından emin olduğu bir yazarın sözleriyle oyun hamuru gibi oynayacaktır.

“Edebiyat neye düşmandır?” sorusu üzerine düşündüğüm yürüyüş boyunca kafamı kurcalayan konular aşağı yukarı böyleydi. Sebepler ve sonuçlar kalabalık, çareyse tek ve basit… Edebiyat parçalamaktan, yapaylıktan, çay edebiyatından, hele de dibe çökmemiş çay edebiyatından köşe bucak kaçmak… Onlara yakın olandan mümkün mertebe uzak durmak… 

Yazının başlarında bir derdim olduğundan söz etmiştim. Sayılarının fazla olmadığını bilmekle birlikte edebiyatın bileğindeki prangalardan rahatsız olarak benimle aynı derdi paylaşanların varlığından haberdarım. “Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur.” der Rasim Özdenören. 

Biz sahip olduğumuz dertten mustaribiz ama bir dert sahibi olmaktan da memnunuz. Hüzünle dahi iyidir aramız. Düşman değiliz mutsuzluğa!

Oğuzhan Okuyucu
Latest posts by Oğuzhan Okuyucu (see all)

Yorumlar kapatıldı.